Çarşamba, Nisan 21, 2010

sen de ceddinin hatalarından birisin...

bir zaman bir yerde duyup etkisi altına girdiğimiz hareketler, sözler gibi nereden duyduğumu hatırlamıyorum... küçük olmalıyım bilinçaltımda köklü yer ettiğine göre...
şöyleymiş; kim ne yaparsa karşılığını görürmüş, tamam eyvallah...
ve bazen direkt kendine değil eşine, dostuna, çocuğuna etkisi olurmuş bu yapıp ettiklerinin... aman öyle yapma/deme çocuğundan çıkar sonra gibi cümleler var ya, ondan...
hmmm...
yani başına kötü, hoşuna gitmeyen birşey geldiğinde çok sebep arama, senden öncekilerin yaptığı birşey vardır illa... hatta öyle ki, geometrik bir tümevarımla diyebiliriz ki biri başıma taş atmışsa bunun müsebbibi kabil/habil'dir...
yok ya...
işte bu etkilenme sebebiyle benden sonra gelecek neslimi kendi hatalarımdan temizlemek için uzun süre "allahım yapıp ettiğim ne varsa sonuçlarını bana yaşat da, benden sonrakileri sorumlu tutma" diye dua ettim, zinciri kırayım istedim...

düşünebiliyor musun aslında nasıl bir suçluluk ve eziklik duygusunu da taşır bu, sen aslında kendin değilsin, kendi hayatını yaşamıyorsun da, başkalarının suçunun, günahının, yanlışının vebali için varsın, seninle kefaret ödeniyor gibi birşey... yani sen, senden öncekilerin yanlışısın...
bu etkiyle zaman zaman babamdan, bazen de annemden şüphe ettim... gençliklerinde ne yapmışlardı ki ben bunları yaşıyorum şimdi dedim. yaşadığım şeyin acıtırlığının derecesine göre neredeyse öfke duydum... sevgilim beni aldatır, lan babam da mı aldatırdı acep derdim... biri laf sokuşturup ağzıma mıçar, yoksa annem de zamanında falan filan derdim...

ha diğer sakatlığı da yaşadıklarının, yaşattıklarının sorumluluğunu almama, yüzdelere bölüp ceddinle paylaşma durumu...

yok arkadaşım, öyle kümülatif hatalarla yaşamıyoruz... kabul edemiyorum bunu, evet bir toplamın elemanlarıyız, etkileşim halindeyiz, tabii ki hatalarımdan sadece ben etkilenmiyorum, çevrem de etkileniyor... dengeye inanıyorum yani, ama bırakalım şu kalıtsallığı...

mutlaka bunlar insanların geçmişine ve geleceğine karşı sorumsuz ve bencil davranmaması için öğretilen şeyler... ama bak canıma okumuş, yok muydu zihinsel ve psikolojik olarak daha az tahrip edici bir öğretme yolu...
velhasılı siz de taşın altına elinizi koyun da bari zinciri kırın, yaptıklarınızın sonuçlarını da kendinizin yaşaması için dilekte bulunun... valla bak, lütfen...
ya bi dakka yaaa... ya doğruysa be...


ha bir de şey var... iki elin bile birbirine hakkı geçmeyecekmiş dedilerdi... herhal primattım ki o sıra, sağ elimle ne yaparsam solla da yapıyordum... ahahaha...hey allahım ya...

Salı, Nisan 20, 2010

kıskanıyorum seni be kadın!

ben aklımdan geçenleri yazmaya üşenirken, senin benim aklımdan geçmiş olanları yazmanı kıskanıyorum...

kelimeleri dizişini, benzer şeyler yaşamış, hissetmiş olduğumuzu gördüğüm ama benim dile dökmediğim o cümlelerini kıskanıyorum...

genellemelerini, tespitlerini, ders verir gibi konuşmanı kıskanıyorum...

bunları neden benim yapmadığımı, senin yapabildiğini bildiğim için kıskanıyorum...

sen yaz yine ben okurum...

ağıma nasıl düşürsem...

son zamanlarda ben yozlaştım, bakış açım kaydı falan sanırım...
birbiriyle konuşan bazı insanların yüzünde hep o ifadeyi görüyorum...

böyle konuşuyoruz falan ama amaç ve son belli ifadeli cümleler, jestler, mimikler... flörtleşme değil dediğim başka türlü, saçma sapan... anlatamadım neyse...

işe neden sizi almalıyım...


mülakatlardaki her sorudan bir makale yazılır aslında, ama bazılarından kitap bile çıkar...

hiçbir zaman doğru cevabının ne olduğunu bilemeyeceğimiz bu sorulara ruh halime göre değişir şekilde bazen afilli, bazen ukela, bazen umursamaz, bazen normal cevaplar veriyorum...
"işe neden sizi almalıyım"
"çünkü ben aslanım, kaplanım... çünkü sizin ihtiyacınız benim... çünkü proaktifim, sorumluluk bilincim yüksek, sabırlıyım ama tezcanlıyım, takım ruhuna sahibim, mükemmelliyetçi değilim ama detaycıyım, septik yaklaşırım, çözüm odaklıyım...bıızzzzt vızzzt..."
"peki neden siz de bir başkası değil yani?" -münasip olsa birşeyler demek ister insan ama-
misal bu 2. vurguda sizin diğer adaylardan farklı neyiniz olduğunu soruyorlar sanıyorsunuz ve "çünkü ben farklıyım" demek istiyorsunuz değil mi... biraz öyle, ama aslında kendileriyle ne kadar benzeştiğinizi soruyorlar...

aynı insan ilişkilerindeki gibi... zıt kutupların çekim hikayesini bir kenara koyalım, kendimize benzer olanları seçiyoruz aslında.
sosyal medya sağolsun, epey insan görüyor, tanıyorsun...

farklılaşmanın bir noktadan sonra aynılaşma olduğunu anlıyorsun... da peki o zaman neye göre ayrışacağız, ayrışıyoruz... seçim/seçilim neye göre oluyor yani.
anasını satayım herkes manyak, herkes çok tatlı, herkes zeki, herkes çirkin, herkes güzel... herkes herşey... herkes aaa aynı ben...

ve diyor ki insan; madem bu kadar benzeşiğiz, neden bu tatminsizlik... neyin arayışındayız...
evet yavaş yavaş asıl amacıma geliyorum, eheh... aslında uyar ama, hepimiz kardeşiz bu kavga ne diye şarkısını söylemicem yok...

be hey insanın oğlu!! oğlu lafın gelişi değil ha... bana ne bana ne beni al beni al onu alma'dan başka diyebileceğim birşey yok... ayrışamıyorum, anlıyo musun... yorma beni...
ay tamam be biliyoruz ooefff... kimya, fizyoloji,ince nüanslar zart zurt işin içinde... katil de uşak değil...

aklımızdan esas 3 cümle geçti yer heba olmasın diye 10 yapıp yazdık işte, ne var niye kızıyosun... hadi esas 3 cümlenin hangisi olduğunu falan bul sinirin azalsın...

Perşembe, Nisan 08, 2010

yaşlılık ve evlilik oyunu...

yolda yürürken rastladığım teyzeleri görünce oynuyorum, yaşlandığımda nasıl olcam, bu kimin yaşlılığı acaba oyununu...
misal geçen kızıl saçlı tontiş bi teyze gördüm; boyu kısalma evresine çoktan girmiş, elinde ona ağır gelir gibi duran minik bir market poşetiyle ve karınca adımlarla yürüyen, muhtemelen torun torba sahibi... acaba dedim,ama yok sanmam öyle olmazdım...

sonra istiklal'de arkam sıra yürüyen ve yanındakiyle konuşan; kendisine teyze desem, teyze sensin diye kızabilecek, arkadaşına eski zaman/şimdiki zaman beyoğlu karşılaştırması yapan, tam yanımdan geçerken de söylediği birkaç ajans ismiyle beraber, gençliğim onlarla ve buralarda geçti işte diyen, patlıcan moru tonlamalı siyah saçlı, dik duruşlu, genç kız edasıyla yürüyen "teyze" gibi olur muydum... sanmam, belli ki yazsa kitap olabilecek şeylerle doldurmuş gençliğini...

bir tane daha vardı bak, otelin önünde pat diye karşıma çıktı... hani böyle insan sollarken biriyle burun buruna gelir gibi olursun ya, öyle oldum onunla da... beyaz tenli, esmer uzun saçlarını öylesine tokayla tutturmuş gibi toplamış, gözlerini siyah kalemle gençliğinden kalma alışkanlıkla ya da hala genç olduğunu düşünen, muhtemelen kayışları kopmuş bakış açısıyla-aşağılama için değil bu tanım- çerçevelemiş teyze gibi olur muydum... ne gençken ne şimdi kalemi böyle kullanmanın güzellik vermediğini söyleyen olmamıştı demek... olmazdım, ben hiç öylesine saç toplamış gibi dışarı çıkamazdım, toka kullanamazdım ki...
arkadaşlarımdan buldum ama kim hangisi olurdu diye, eheh...


bir de, en fazla yarım saat aynı ortamda bulunma muhatablığını yaşadığım ve öylece etkileşimde bulunduğum biriyle film izlemeye, pasajları dolaşmaya, boğaz'ı izlemeye gidiyor, evleniyor ve çocuk doğuruyorum... hahahah... bir pide döner ve bir limonata eşliğinde etkileşiyor, bir dolmuş yolculuğu süresince de diğerlerini yapıyorum... harikalar diyarı'nda olan kimdi ki... acıyın diye yazmadım be bunları, komik... kihkih...

Cumartesi, Nisan 03, 2010

şiddet eğilimi...

bugün motorda bir adama kafa göz girişesim geldi, ki düşününce o kadar da sinir olunacak bir durum yoktu. belki hatta ben kendi kendimi sinir etmiş de olabilirim... neyse...
takıldım tabii buna...
herhangi bir gerekliliğimiz olmasa kafasına patlatmak istediğimiz adama yine de şiddet uygulamaz mıyız, ağız dolusu küfür etmek istediğimizde susar mıyız? gelişmiş ve medeni insanı düşündüğümde, otomatik portakal geldi aklıma ve ilkel/öz benliğimizden korktum...

gerçi ben biraz deney yaptım sayılır bu konuda... o "gereklilik" ortada olmadığında ve aynı şartlar altındayken kişiliğinin esneme payı belli, sınırı aşmıyorsun... ama şartlar da değişirse, bilmiyorum işte...

offf yat uyu be...

Cuma, Nisan 02, 2010

birinciyim, birincisin, birinci...

ailenin ilk çocuğu olmak, ilk aşk, ilk maaş...
ilklerin anlamı başka olur derler, tüm ilklerim anlamlı değildi, ama çoğu hatırada yer ediyor evet... ilk çocuk olabilmeyi kaçırdığımdan olsa gerek ilk olabildiğim yer de çok değil, ilk konuşan olabilirim ama, eheh...

bunlardan farklı ilkler var bir de... (sözü) ilk söyleyen olmak, (kavgayı) ilk sonlandıran olmak, ilk adımı atmak, ilk giden olmak... mesajlaşma platformlarında ilk selamı veren olmak ve yine pencereyi ilk kapatan olmak... birinciliğe, ilkliğe yüklenen o bilinmedik anlam yüzünden mi nedir kimbilir, bu 2.kategoride olanları yapınca görünmez ve altına imza atılmamış bir sözleşmeyle güçlü ve üstün de olduğunu beyan edersin karşı tarafa... “yapabiliyorum”u göstermek gibi...

sebepli gidişlerde gerçekten gücü gösteriyor olabilir bu... vazgeçebilmenin, kangren olmuş bacağı kesebilmenin kararını verebilmek ve bunu yapabilmek adına...

ama, “sebepsiz” gidişlerde şu anlamlara da gelir bazen; geride kalan olmayı taşıyamayacağım için gidiyorum, güçlülüğüm değil güçsüzlüğüm, cesaretim değil korkum buna sebep... kandırmaca da olsa, ilk yapabiliyor olmanın desteğiyle yapıyorum bunu... gözüm yeterince kapalı olmadığı için gidiyorum... uğraşmaktansa kaçıyorum...
belirsizliğin ne zaman sonlanacağının müphem sancısındansa, belirliliğin anlık ağır acısını tercih ediyorum ve sana “ama neden sancısını” bırakıyorum, demek gibi...

acılar da, sancılar da bizim için... sebepli mi, sebepsiz mi yi tespit etmeli...



konuyla çok bağlantısı yok ama, canım ya nasıl ağlamıştı... :)