bi indie rock olsa, coverlansa felan... he canıma he...
Pazar, Şubat 26, 2012
aşk vs şarkılar
çok sevdiğim bir albümü hiç bıkmadan her gün ve defalarca dinlediğim zamanlar sonrasında bir gün geliyor ki, değil albümü ondan bir şarkı bile duymak istemeyecek kıvama geliyorum...
işte o gün, o albüme duyduğum aşk sebebiyle olduğunu anlıyorum bunun...
ve aşkın uzaklaşmak isteği doğurabileceğini hatırlıyorum...
birine aşık olunca da onu aklından çıkaramaz, bütün gün onunla ilgili şeyler düşünürsün, onsuz tek bir anın bile geç(e)mez olur ve uyandığında aklına ilk gelen o olur ya...
ve yine bir gün uyanıp yine aklına ilk o geldiği anda tuhaf bir rahatsızlık duyarsın, hatta nereden çıktı bu der -gibi- olursun ya... aynı albümde olduğu gibi işte; yok olmasın ama uzaklaşsın ister gibi olursun...
ne? olmaz mısın?! hmmmmm... neyse canım işte, olur öyle arada...
Pazartesi, Şubat 13, 2012
çay ya da kahve, işte bütün mesele bu...
çayı şekerli seven, şekersiz içen, koyu ya da açık tercih eden, sadece kahvaltıda bal-peynire yoldaş eden, bütün gün muntazam aralıklarla tüketen, içmeden güne başlayamayan, ayılamayan... aklıma gelen çay insanları. bir de bunun kahve versiyonlusu var tabii.
aslında her şey çay ve kahve kadar basit...
çaydan gideceğim yine...
misal ben çay insanıyım ve şekersiz ve normalden koyu içiyorum, içmeden ayılamıyorum hatta başım ağrıyor falan... psikolojik diyorlar kimileri, ama ben bu standartlar içinde yaşamaktan keyif alıyorum, benim doğrum bu... hal böyle olmasına rağmen evimde şeker de bulunduruyorum, kahve de, zira böylece misafirlerime seçme ve bunu ifade etme özgürlüğü verebildiğimi düşünüyorum.
ama allah sizi inandırsın bizim bir komşu var, çay insanı o da, ama evinde ne şeker, ne kahvesi varmış, hatta ve dahi evine çay insanı olmayan giremezmiş bile. marketlerde kahve kavanozlarını kırmaya kadar götürmüş birgün de, arkadaşlar zor zaptetmiş... kahve falı bakan yerlerin camlarına taş fırlatmışlığı da var hani, neyse ki isabet ettirememiş. sanki bir "tutmayın beni" havası var, bir şey yapacağından değil de, fazla dışavurumcu.
geçen markette çay reyonunda karşılaştım onunla, aynı pakete uzandı elimiz, mecbur muhabbet hasıl oldu. ama nasıl desem size, onunla aynı nesne üzerinden böyle bir ortaklığımız olmasından bile rahatsız oldum. çay çorbası, çaylı kek, çaylı peynir denemelerinden bahsetti, mutlaka tattırmak istediğini söyledi ayaküstü, bir de yazı göndermiş hükümete çay bakanlığı kurulsun diye. anlaşılan çay onun için sadece çay değil bir yaşam biçimi olmuş. ben onun çayla bu kadar "bir" olmasına saygılıyım sorun orada değil. ama şimdi ne de olsa başkasının, yani misal bir kahve insanının gözünde her ikimiz de çay insanıyız ya ondan. tamam ikimiz de çayı seviyoruz ama standartlarımız aynı değil sonuçta.
ve benzer durumların, konumların kahve insanları içinde de olması beni pek rahatlatmıyor.
zira insanların kendi standartlarına göre ve doğru bildikleriyle yaşamalarında sıkıntı yok, doğrularını ifade etmede de... sıkıntı doğrularını dayattıklarında ortaya çıkıyor.
çay ve kahve seven, çay veya kahve seven, çay da kahve de sevmeyenler demek yerine hepimize insan diyerek- herkese insan diye bakamayana bile- bakabilmek sorun...
o değil de, evi ev yapan fokurdayan çaydanlıktır yahu ;)
Perşembe, Şubat 09, 2012
Pazar, Ocak 08, 2012
Çarşamba, Aralık 28, 2011
not düşülsün...
düşündüklerimiz yüzünden yargılandığımız bir devlet yapısı içindeyiz ve bunu eleştiriyoruz.
ancak toplum ve birey bazında baktığımızda yargılanmanın yanıbaşında daha kuvvetli bir ters güç olarak ayıplanma yer alıyor. bu, "nasıl olur da böyle düşünürsün" baskısı düşünmekten ve bunu ifade etmekten caydırır bir hal alıyor.
biri(leri)nin düşündüklerine, doğrularına paralel olmayan, ters, çatışan bir şey söylediğiniz vakit kabul edilemez oluveriyorsunuz. dışlanmanız, "linç" edilmeniz an meselesi.
objektif olduğunu söyleyen insanların teraziyi kendi ellerine aldıklarında, çubuğun yere paralel durmasıyla çok ilgilenmediklerini de görüyorsunuz.
insanlar, sadece kendi penceresinden yola çığırtan ev teyzeleri halini alabiliyor, gerçekten ortada duran ise çok az.
ortada durduğunu zannederken, hali abartıp kanırtan, yontanlar da var, sonradan görme zenginler gibi geliyor bunlar da bana.
tanımlar bir resim çizmek için, yoksa ne ev teyzeleriyle ne de sonradan görme zenginlerle derdim var.
bundan bilmem kaç sene sonra, türk-kürt meselesi ne şekilde anlatılır bilmiyorum. şu an bile bu mesele ortak bir tanıma sahip değil. bilenler bilmeyenlere anlatsın desen, bilen de yok bilmeyen de, herkes her şeyi biliyor, kimse bir şey bilmiyor.
olayların sıcaklığıyla yaşandığı bölgeden kilometrelerce uzakta internetten ve tv'den gördüklerimle, rahat koltuğumda mantığımın çıkardığı sonuç; boktan bir kavga ve savaşın senelerce sürdüğü, kürtüyle, türküyle çocukların, ana-babaların şehit olduğu/ öldüğü, acılar yaşandığı.
savaş ve silah karşıtıyım, ama korkarım ki en karşıtın bile o bölge içinde psikolojisi ve davranışları değişir. "o bölge"...
-askerliği anlamlı bulmayan biri olarak- hiç canınızdan biri (mecburen)askerlik yaptı mı? o canınız askerdeyken çatışma haline girecek oldu mu? bir başkasının canını alacak duruma geldi mi? ve o canı aldı mı? kendininkini verdi mi?
kime öfke duydunuz, kimi suçladınız?
hala, her şey çok saçma...
hadi kilometrelerce uzağı bıraktık diyelim... aynı kentte; yan yana yolda yürüdüğümüz, aynı trafikte direksiyon salladığımız kaç insana tahammül edebilecek durumdayız?
farklı eğitim seviyelerinden, yaşam tarzlarından, kültürlerden geliyoruz ama insanlık tüm bu parametrelerden bağımsız.
ve insanlığı körelmiş, tükenmiş olanlarla aynı havayı solumaya bile tahammülümüz yokken, yaşamına, yaşam alanına, düşüncesine, varlığına saygı duymak ve dahi hoşgörmek uzak bir beklenti, zor sahip olabileceğimiz bir erdem bu durumda...
arada bir doğrularınızı güncellemeye çalışın, yargılarınızı esnetmeye ve bakış açınızı genişletmeye de... gördüğümüz göründüğü gibi olmayabilir.
ancak toplum ve birey bazında baktığımızda yargılanmanın yanıbaşında daha kuvvetli bir ters güç olarak ayıplanma yer alıyor. bu, "nasıl olur da böyle düşünürsün" baskısı düşünmekten ve bunu ifade etmekten caydırır bir hal alıyor.
biri(leri)nin düşündüklerine, doğrularına paralel olmayan, ters, çatışan bir şey söylediğiniz vakit kabul edilemez oluveriyorsunuz. dışlanmanız, "linç" edilmeniz an meselesi.
objektif olduğunu söyleyen insanların teraziyi kendi ellerine aldıklarında, çubuğun yere paralel durmasıyla çok ilgilenmediklerini de görüyorsunuz.
insanlar, sadece kendi penceresinden yola çığırtan ev teyzeleri halini alabiliyor, gerçekten ortada duran ise çok az.
ortada durduğunu zannederken, hali abartıp kanırtan, yontanlar da var, sonradan görme zenginler gibi geliyor bunlar da bana.
tanımlar bir resim çizmek için, yoksa ne ev teyzeleriyle ne de sonradan görme zenginlerle derdim var.
bundan bilmem kaç sene sonra, türk-kürt meselesi ne şekilde anlatılır bilmiyorum. şu an bile bu mesele ortak bir tanıma sahip değil. bilenler bilmeyenlere anlatsın desen, bilen de yok bilmeyen de, herkes her şeyi biliyor, kimse bir şey bilmiyor.
olayların sıcaklığıyla yaşandığı bölgeden kilometrelerce uzakta internetten ve tv'den gördüklerimle, rahat koltuğumda mantığımın çıkardığı sonuç; boktan bir kavga ve savaşın senelerce sürdüğü, kürtüyle, türküyle çocukların, ana-babaların şehit olduğu/ öldüğü, acılar yaşandığı.
savaş ve silah karşıtıyım, ama korkarım ki en karşıtın bile o bölge içinde psikolojisi ve davranışları değişir. "o bölge"...
-askerliği anlamlı bulmayan biri olarak- hiç canınızdan biri (mecburen)askerlik yaptı mı? o canınız askerdeyken çatışma haline girecek oldu mu? bir başkasının canını alacak duruma geldi mi? ve o canı aldı mı? kendininkini verdi mi?
kime öfke duydunuz, kimi suçladınız?
hala, her şey çok saçma...
hadi kilometrelerce uzağı bıraktık diyelim... aynı kentte; yan yana yolda yürüdüğümüz, aynı trafikte direksiyon salladığımız kaç insana tahammül edebilecek durumdayız?
farklı eğitim seviyelerinden, yaşam tarzlarından, kültürlerden geliyoruz ama insanlık tüm bu parametrelerden bağımsız.
ve insanlığı körelmiş, tükenmiş olanlarla aynı havayı solumaya bile tahammülümüz yokken, yaşamına, yaşam alanına, düşüncesine, varlığına saygı duymak ve dahi hoşgörmek uzak bir beklenti, zor sahip olabileceğimiz bir erdem bu durumda...
arada bir doğrularınızı güncellemeye çalışın, yargılarınızı esnetmeye ve bakış açınızı genişletmeye de... gördüğümüz göründüğü gibi olmayabilir.
Pazar, Aralık 18, 2011
saçmalığın hafifliği
yeni bestemin güftelerini paylaşıyorum sizinle...
çalan müzik aldı aklımı,
arabanın ön camını sandım kamera...
zoom yapayım derken unuttum freni...
girdim öndeki arabanın bagajına...
gözümü kapayıp açtım üç kere...
seni gördüm karşımda...
birden anladım ki her şey palavraydı,
sen vardın yanımda...
çok trafik vardı kullanmadım dört tekeri...
taktım kulağıma müziğimi,
yürüyen merdivenler oldu ağaçlıklı bir yol...
uçuyordum ama aşağı doğru, tökezlemiştim çünkü
yapıştım yere en sonunda akıttım pekmezimi...
gözümü açtım kapadım üç kere
seni gördüm karşımda
anladım her şey palavraydı,
sen vardın yanımda...
yanımda...yanımda...yanımda...
çalan müzik aldı aklımı,
arabanın ön camını sandım kamera...
zoom yapayım derken unuttum freni...
girdim öndeki arabanın bagajına...
gözümü kapayıp açtım üç kere...
seni gördüm karşımda...
birden anladım ki her şey palavraydı,
sen vardın yanımda...
çok trafik vardı kullanmadım dört tekeri...
taktım kulağıma müziğimi,
yürüyen merdivenler oldu ağaçlıklı bir yol...
uçuyordum ama aşağı doğru, tökezlemiştim çünkü
yapıştım yere en sonunda akıttım pekmezimi...
gözümü açtım kapadım üç kere
seni gördüm karşımda
anladım her şey palavraydı,
sen vardın yanımda...
yanımda...yanımda...yanımda...
Pazartesi, Aralık 05, 2011
çirkin bir çocuk vardı, onu özledim
sevdirdim ben kendimi size,
ne tatlı, şirin kız dediniz bir de...
görmediniz, göstermedim çirkin yüzümü,
içimden ağlayıp dışımdan güldüm yüzünüze...
iki yüzlüyüm ben bilmezsiniz,
neler biriktirdim ben özümde...
keşke göstersem içimdeki tortuyu,
ama inanmazsanız böyle bir birlikteliğe...
ön yargılarınızı kırardım belki,
yok ki iyi ve kötü bir şey diye...
çirkin bir çocuk vardı, onu özledim...
bütün bu dizeler düzmece.
ne tatlı, şirin kız dediniz bir de...
görmediniz, göstermedim çirkin yüzümü,
içimden ağlayıp dışımdan güldüm yüzünüze...
iki yüzlüyüm ben bilmezsiniz,
neler biriktirdim ben özümde...
keşke göstersem içimdeki tortuyu,
ama inanmazsanız böyle bir birlikteliğe...
ön yargılarınızı kırardım belki,
yok ki iyi ve kötü bir şey diye...
çirkin bir çocuk vardı, onu özledim...
bütün bu dizeler düzmece.
insan ol lan!
kusura bakma okurinsan, başlık biraz kaba görünüyor ama aslında değil, özünde iyidir...
çoğu kişinin bildiği bir alegori var, din derslerinden, sözlük ya da forumlardan, bir yerlerden illa duyulmuştur. dağlara, taşlara, ota, böceğe teklif edilmiş de bir insan kabul etmiş sorumluluğu...
insan olmak ağır bir şeymiş çünkü, ama biz salaklar kabul edip, ver anam babam ver, bize bir şey olmaz demiş cengaverlik etmişiz.
oradaki o sorumluluk kimine göre düşünebilme yetisiyle beraber kendi varlığını sorgulayabilme, çevresinde olan biteni anlama ve hıyarca davranmama olarak tanımlanır.
insan olmanın yükünü taşımak derken de, iyi insan olmak zordur, denmeye getirilir, ki çok yanlış değil tabii.
ama unuttuğumuz şu, insan olmaya öyle yüce anlamlar yüklüyoruz ki, mükemmel insan diye tanımladığımız ve aslında tüm insani özelliklerden arınmış yeni bir varlık oluşturuyoruz. ve bu bizim başkalarına tahammülümüzü, saygımızı sakata getiriyor.
lan gerizekalı arkadaşım - bu da kaba göründü dimi, bakma özünde incedir- insan olmanın sorumluluğunu taşımak şu; yeri gelecek kin duyacaksın, öfkeleneceksin, kıskanacaksın, ego-santirik olacaksın, hainlik ve/veya kötülük yapacaksın vs. vs. ve tüm bu erdemlilikten uzak his ve davranışlar içindeyken hatırlayacaksın; sen insansın ve bunlar da insani şeyler. kendini yargılamayacaksın, güzeli ve iyiyi herkes sever, sen kendini 'kötü' hallerinle de seveceksin. kendini sevdin mi, aferim mi istiyorsun,olmaz... tuzak kurdum sana, en kolay kendini seversin zati, yer miyim ben? sevgi böceği ol demiyorum, objektif ol yeter. nasıl ki suyun farklı basınçlar altındayken kaynama ısısı farklı, her insanın da öyle, yargılama. sen hiç bir şeye zıplamıyorsun, dellenmiyorsun diye başkasının da dellenmemesini bekleme diyorum. dellenmek kadar normal. özgür ol, özgür kıl.
ha tırtlayan yere geldik; özgürlük. düşünme ve bunu ifade etme özgürlüğü misal. herkesi eşit seviyeye getirebilecek tek durum. senin ifade ettiklerinden ben etkilenip sinir olabilir, kafanı kırmak isteyebilirim, bu da benim özgürlüğüm... değil. kafa kırma özgürlüğü diye bir kavramımız yok. ama elimizde denk kuvvetler prensibi diye bir şey var, sözlerime sinir olduysan sözlerinle karşılık verirsin, basit.
şimdi de zırt diyen yere geldik. hiç trafikte bulundun mu? sürücü olmanı tercih ederim, zira yolcuyken pek fark edemiyor insan. (metafor oldu bu sanki)
trafikte kimseye laf anlatamazsın, vakit ve iletişim dili, olan bitenin gerçekte ne olduğunu anla(t)maya yetecek kadar değildir.
haklıyken haksız görünür, yok yere küfür yer ya da edersin. çünkü çoğunlukla hiç de göründüğü gibi değildir olanlar ve bir milyon ön kabul vardır. taksiciler iğrenç, kadın sürücüler berbat, erkekler hırbo, polisler kaos yapıcı, yayalar salaktır...bir milyona sen tamamla.
bir terslik oldu diyelim, muhatab olmak isteyeceğin araç çoktan mekandan uzaklaşır. bak abicimler,aslında şöyleler içinde kalır, gerçi söyleyebiliyor olsan da çok farketmez, anlıktır ve haklı haksız yoktur. ya da haksız hep bellidir.
neredeeeen nereye, unuttum dimi asıl diyeceğimi...unutmadım da çok uzadı, sıkıldım.
neyse işte üstad, kimseye laf anlatılmıyor, bırakalım herkes kendini yaşasın.
çoğu kişinin bildiği bir alegori var, din derslerinden, sözlük ya da forumlardan, bir yerlerden illa duyulmuştur. dağlara, taşlara, ota, böceğe teklif edilmiş de bir insan kabul etmiş sorumluluğu...
insan olmak ağır bir şeymiş çünkü, ama biz salaklar kabul edip, ver anam babam ver, bize bir şey olmaz demiş cengaverlik etmişiz.
oradaki o sorumluluk kimine göre düşünebilme yetisiyle beraber kendi varlığını sorgulayabilme, çevresinde olan biteni anlama ve hıyarca davranmama olarak tanımlanır.
insan olmanın yükünü taşımak derken de, iyi insan olmak zordur, denmeye getirilir, ki çok yanlış değil tabii.
ama unuttuğumuz şu, insan olmaya öyle yüce anlamlar yüklüyoruz ki, mükemmel insan diye tanımladığımız ve aslında tüm insani özelliklerden arınmış yeni bir varlık oluşturuyoruz. ve bu bizim başkalarına tahammülümüzü, saygımızı sakata getiriyor.
lan gerizekalı arkadaşım - bu da kaba göründü dimi, bakma özünde incedir- insan olmanın sorumluluğunu taşımak şu; yeri gelecek kin duyacaksın, öfkeleneceksin, kıskanacaksın, ego-santirik olacaksın, hainlik ve/veya kötülük yapacaksın vs. vs. ve tüm bu erdemlilikten uzak his ve davranışlar içindeyken hatırlayacaksın; sen insansın ve bunlar da insani şeyler. kendini yargılamayacaksın, güzeli ve iyiyi herkes sever, sen kendini 'kötü' hallerinle de seveceksin. kendini sevdin mi, aferim mi istiyorsun,olmaz... tuzak kurdum sana, en kolay kendini seversin zati, yer miyim ben? sevgi böceği ol demiyorum, objektif ol yeter. nasıl ki suyun farklı basınçlar altındayken kaynama ısısı farklı, her insanın da öyle, yargılama. sen hiç bir şeye zıplamıyorsun, dellenmiyorsun diye başkasının da dellenmemesini bekleme diyorum. dellenmek kadar normal. özgür ol, özgür kıl.
ha tırtlayan yere geldik; özgürlük. düşünme ve bunu ifade etme özgürlüğü misal. herkesi eşit seviyeye getirebilecek tek durum. senin ifade ettiklerinden ben etkilenip sinir olabilir, kafanı kırmak isteyebilirim, bu da benim özgürlüğüm... değil. kafa kırma özgürlüğü diye bir kavramımız yok. ama elimizde denk kuvvetler prensibi diye bir şey var, sözlerime sinir olduysan sözlerinle karşılık verirsin, basit.
şimdi de zırt diyen yere geldik. hiç trafikte bulundun mu? sürücü olmanı tercih ederim, zira yolcuyken pek fark edemiyor insan. (metafor oldu bu sanki)
trafikte kimseye laf anlatamazsın, vakit ve iletişim dili, olan bitenin gerçekte ne olduğunu anla(t)maya yetecek kadar değildir.
haklıyken haksız görünür, yok yere küfür yer ya da edersin. çünkü çoğunlukla hiç de göründüğü gibi değildir olanlar ve bir milyon ön kabul vardır. taksiciler iğrenç, kadın sürücüler berbat, erkekler hırbo, polisler kaos yapıcı, yayalar salaktır...bir milyona sen tamamla.
bir terslik oldu diyelim, muhatab olmak isteyeceğin araç çoktan mekandan uzaklaşır. bak abicimler,aslında şöyleler içinde kalır, gerçi söyleyebiliyor olsan da çok farketmez, anlıktır ve haklı haksız yoktur. ya da haksız hep bellidir.
neredeeeen nereye, unuttum dimi asıl diyeceğimi...unutmadım da çok uzadı, sıkıldım.
neyse işte üstad, kimseye laf anlatılmıyor, bırakalım herkes kendini yaşasın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

