Çarşamba, Haziran 29, 2016

şehirlere bombalar yağardı her gece

aklıma filmler geliyor, pianist, shindler's list, la vita e bella, perfect sense... bunları izlerken kapıldığım şu düşünceleri hatırlıyorum. o şartlarda piyano çalmak, çikolata yemek, oyunlar oynamak, yere düşmüş bisikleti kaldırmaya çalışmak biraz "lüks" değil mi? lüksten kastım, ortalık yangın yeri, evler ev olmaktan, insanlar insan olmaktan çıkmışken ne gereksiz böyle şeyleri sürdürmeye çalışmak. böyle şeyler= insan olmayı devam ettirme çabası aslında. son aylarda yaşadığım ülkeye, şehre bombalar düşüp, insanlar ölürken aklıma bir de ahmet kaya'nın o en pelesenk şarkısı geliyor. "şehirlere bombalar yağardı her gece, biz durmadan sevişirdik..." bu sözleri ilk duyduğumda, iyi halt ediyordun anasını satayım diye düşünmüştüm, bomba patlıyor, insanlar ölüyor senin derdine bak gibi.
üzülmediğini, gamsızlık yaptığını sanmak ne haksızlıkmış. insanlıktan çıkmışların oynadığı, değiştiremediğimiz, parçası olmadığımız bir oyunun en çok etkileneni olduğumuz bir ortamda, insan olmaya çalışmayı sürdürmekten başka yapılabilecek bir şey yokmuş ama sanki. kanıksamak diyoruz. sonra aman alışmayalım, alıştıkça daha kötü olacak diyoruz bir yandan da. normalleştirmeyelim evet olanları. müzik yapmak, yemek yemek, gülümsemek, sevmek... sürdüreceğiz. olur da bu kötülük bir gün biterse ya da bittiğinde diyelim, iyilikler de tükenmemiş, güzellikler de unutulmamış ve yaşanabilir olmalı diye.

Çarşamba, Mayıs 11, 2016

emeği geçen herkese teşekkürler

emeği geçen herkese teşekkürler deyip gitsem keşke ama gidemem hiç.

illa kime, neyi, nasıl, neden diye açıklamam gerek diye düşünür, bir ton cümle kurarım.
ki açık kalan, yanlış anlaşılan, muğlak bir şey kalmasın.
kalmaz mı, kalır elbet.
sonra bunun böyle olacağını bilip ne uzun uzun açıklarım, ne kısacık bye derim. öylece kalakalırım.

iş hayatında öğrendiğim en nadide şeydir; yazarak ne kadar detaylı açıklarsan o kadar anlaşılamaz olur.

sorulabilecek tüm soruları kendin bulup sorar, cevaplarını da yazarsın. ama ya hiç aklına gelmeyen ve çok da alakalı olmayan bir soru çıkar, ya direkt anlamadım denir, ya okunmaz bile.
parantezler, dip not yıldızcıkları, tire içine ekler, ihtimalli, alternatifli cümleler, kelimeler.

tutunmakla bırakmak isteği arasında bir yerde; anlaşılmak, anlatmak isteğinin gereksiz yorgunluğu dışında da bir şey kalmaz.


emeği geçen herkese teşekkürler o halde.


Perşembe, Nisan 14, 2016

geride bekleyenin mi varmış ki


Gün doğmadan, 
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola. 
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında, 
İçinde bir iş görmenin saadeti, 
Gideceksin 
Gideceksin ırıpların çalkantısında. 
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı; 
Sevineceksin. 
Ağları silkeledikce 
Deniz gelecek eline pul pul; 
Ruhları sustuğu vakit martıların, 
Kayalıklardaki mezarlarında, 
Birden 
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda. 
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin; 
Bayramlar seyranlar mı dersin, 
Şenlikler cümbüşler mi? 
Gelin alayları, teller, duvaklar,  
Donanmalar mı? 
Heeey 
Ne duruyorsun be, at kendini denize: 
Geride bekliyenin varmış, aldırma; 
Görmüyor musun, Her yanda hürriyet; 
Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol; 
Git gidebildiğin 

Orhan Veli Kanık

Salı, Mart 29, 2016

yerle yekpare

ne güzel kelimeler var, yekpare mesela.

yere yığıldım desem, yerle yekpare oldum demiş olur muyum?

yere yığılmadım, yerle yekpare olacak şekilde uzandım.
biri gelip omzuma dokundu, yanın boş mu, dedi.
huşu içinde, hiçle buluşmamı bozan kişiye bakmaksızın, mırıltıyla, nasıl görünüyorsa öyle dedim.
bir şey görünmüyor, dedi. yani bir şey var gibi de görünmüyor, yok gibi de diye ekledi.
anladım ki benim gibi, konuşmayınca konuşmayan, konuşunca da laf oyunlarıyla boş cümleler kuran birisiydi.
benim gibi, bana benzer, var mıydı gerçekten.
eşim, benzerim yoktur benim derken kibir hissedenler bir tarafa, yalnızlık hissedenler diğer tarafa.
bir şey hissetmeyenler de mi var? onlar istediği tarafa geçsin.
neyse işte yine yaptım, lafı uzun, boş cümlelerle darladım.

boş yahu uzatma, ne yapmak istiyorsan yap, dedim sonunda.
ve gözlerim kapalı, nefes egzersizi yapıyormuşum gibi yaptım, ki anlasın ve beni daha fazla rahatsız etmesin. halbuki ne yapmıştı rahatsız etmek için, sadece basit bir soru. belki iletişim isteği, belki. neyse düşünce yok. empati yok.

pat diye bıraktı kendini yanımsıra. gözümü açarsam diyalog kurmam gerekecek, ama meraktan da çatlayacağım, kimdir, ne yapıyor tam şu anda. gözümü hafif araladım, çocukken uyku saati gelip, uykum gelmediğinde uyuyormuş gibi yaptığım ve kirpiklerimin arasından dışarı baktığım zamanlardaki gibi.

farketti, zira gözünü kırpmaksızın bana bakıyordu, avını süzen kedi gibi.
gülümsedi ya da ben öyle sandım. merhaba tekrar dedi. bence beni kesin tanıdı, bu cümleye kayıtsız kalmayacağımı biliyor. bu defa onu yanıltmak istemeyerek, tekrar olamaz çünkü daha önce merhaba demedin dedim.
gülümsüyor, bu defa kesin ve net. anladığımı anladığın, bilerek kapana atladığın için teşekkür ederim der gibi gözlerini kırpıyor, mayışmış kedi gibi.
ve ben kafamı diğer tarafa çeviriyorum, hırçın kedi gibi.

patisi omzuma dokundu ve orada kaldı.
geri çek yoksa çok fena olacak, cırmalayacağım diyorum içimden, nasılsa anlayacak diye.
daha da yerleştiriyor patisini, uyku öncesi yastığa gömülür gibi kafasını omzumla boynum arasına sokuştururken.

şimdi nasıl cırmalayayım? tamam cırmalamak yok, ama kendimi de bırakmayacağım.
çiviler üzerinde yatarmışcasına huzursuzlanıyorum, alışmak istemediğim bu duyguyla kavgalı gibi.
ve bunların hepsini anlıyor işte.

en iyisi kalkıp gitmek, çişim gelmiş gibi yaparım diyorum.

henüz hareket etmeden ben, çişin gelmiş olamaz diyor.
susadım diyorum.

peki o zaman diyor;
kendini yere bırakma hızına ters, okula gitmek için uyandırılmış ve yataktan kalkmak istemeyen çocuk gibi, isteksiz ama kararlı bir şekilde doğruluyor.

sezen aksu çalsın istiyorum aşağıdaki kafede, tesadüfmüş gibi ama ben söylermişim gibi.
git, git, git, git-me dur diye.
çalmıyor.




Salı, Ocak 12, 2016

şuracıkta...

şuracıkta, kendimi yere bıraksam,
çocukken yaptığımız gibi boylu boyunca yüzüstü yatıversem yere,
kimse ne yapıyorsun, kalk üşüteceksin de demese annemiz gibi ama,
saatlerce, günlerce, yıllarca kalıversem orada.

ya da tam şuracıkta; koltukta, kıvrılıversem,
uyusam, uyusam, uyusam... uyusam zamansızca ve zaman değişse,
her şey değişse,
bir tek sevdiklerim, başkalarınca sevilebilenler kalsa,
ve ben sonra uyanıversem taptazeymişcesine.

yok, tam şimdi, şuracıkta, önünde oturduğum masaya doğru yayılsam,
kafamı, masanın üzerine uzattığım kolumun üzerine yaslayıp, ölüversem.

Cuma, Aralık 04, 2015

güzel şeyler de olmuyor değildi

böyle bir başlık atıp metin kısmını bomboş bıraksam mesela.

duygularımın dipte ya da tavanda olduğu zamanlarda yazmak istemem biraz sıkıcı.
halbuki hayat içinde ufak tefek ne yaşıyorsak onlar oluşturuyor büyük kısmını da, yaşadığımız dibe çöküşler ya da yükselişler ise bizi şekillendiriyor.

sevdiğim insanların üzülmesine üzülüyorum. onlar için bir şeyler yapayım da, üzüntüye düşmelerine sebep olan şeyleri kaldırayım, bir anlık, birkaç dakikalık ya da saatlik de olsa kendilerini iyi hissettireyim istiyorum.
çünkü kendimden biliyorum ki, iyi hissetmeyi kişi kendi kendine beceremediğinde başkalarınca destekle gerçekleştiğinde de işe yarıyor.
şeye benzer bu; araba ilk gazı ya da marşı alamaz da iteklersin sonra bir anda çalışmaya başlar, onun gibi. unuttuğun bir becerini hatırlamak, montunun cebinde kalmış parayı bulmak, kışlık giysilerin arasında  en sevdiğin kazağı farketmek gibi.
güzel ve kıymetli şeyleri hayatın ve bazı insanların unutmamıza sebep olmasından sonra, onları tekrar hatırladığımızda, yaşadığımızda hissettiğimiz mutluluk var ya; bunlardan en keyif vereni kendimizi hatırlamak. milyarlarca gelip geçmiş insan arasında bir noktacık da olsak, bütün resmi oluştururken oradaki bir renk damlacığı olduğumuzu hatırlamak gülümsetiyor beni.

sizi de gülümsetsin.

Perşembe, Aralık 11, 2014

başıma gelmeyen iyi şeylerin sebebi benim

başıma gelmeyen iyi şeylerin sebebi benim.

kötü kötü şeyler düşünüyorum ve sanıyorum insanları sevmiyorum.
kağıt üzerinde her insanın hakkını savunup, varoluşlarının anlamına katkıda bulunabilecekken, mesela sokakta gördüğüm bazılarına hoşnutsuzca bakıyorum.
hatta bazıları için ileri gidip ne gerizekalı görünüyor, ne tuhaf, o saçlar ne biçim, kendine tarz yapmaya çalışmış ama pis görünüyor, şunu da seven var mıdır, ay şunlara bak ne biçim çift olmuşlar falan diyorum kendi iç sesimde. 
dediğim anda, düşünmemelisin böyle şeyler, ne ayıp, bak düşündün ya kesin yakın çevrende biri de böyle olacak dahası gidip bu eleştirdiğin, burun kıvırdığın, saçma bulduğun tiplerden birine aşık olacaksın diyorum, yine kendime.
sonra işte farkediyorum, insan sevmediğimi. insan sevmediğimden herhangi birini de sevemiyorum sanırım. 
hoşlanmak tamam, ama sevmek sıkıntılı.
takıntı tamam, ama bağlanma sorunlu.

iyi düşünmediğim için de iyi şeyleri kucaklayamıyorum sanırım.

yazdıklarım gerçek mi emin değilim.


/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/

markaların sahte ürünlerine itibar etmeyen, sahte olmasındansa olmasın diyenler olarak ilişkilerde sahteliklerle mutlu olmaya çalışmamız neden acaba?
seni seviyorum cümlesine açlığımızdan belki, parıl parıl sahteyim diye bağıran bir cümle üzerine bile 2 gün gerçek mi acaba diye düşünmek niyedir? 
gerçek olmasını istemekten desek... ama üzgünüm canım, malesef gerçek değil, sahte pırlantaları boynuna takacak olsan sırıtacak kadar bariz.
yoklukta takarım diyorsan sen bilirsin...

gerçek dediğimizin değeri nereden geliyor?


/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/*\*/

çocukken, ama epey çocukken evimizin oturma odasındaki divana yayılır, tavanına bakar, kirişle kolonun kesiştiği yerlerde düşüncelere dalardım. nedense o nokta önemliydi. bir açıdan aydınlık, diğerinden gölgeli...

o kesişme yerinde birden şunu düşündüğümü hatırlıyorum. 
bu ev, bu nokta sonsuza kadar var olacak mı? hep ama hep burada olacaklar mı? peki biz de olacak mıyız bu duvar tavan kesişmesine eşlik ederek?
annem ve babam kesin hep olacaklar, onlar olduğuna göre ben de olacağım. 
ölüm diye bir şey duyuyordum ama ölümün kimin, kimlerin başına geldiğinden emin değildim, bizim başımıza gelmeyeceğini ise neredeyse biliyordum. sanırım biz sonsuza kadar yaşayacaktık.

......