Üsküdar'daki evimizin bahçesi çocukken bana dönümlerce büyüklükte gelirdi.
Anneannemlerin evine gittiğini düşündüğüm 'gizemli' geçitleri, aşılmaz duvarları olan, kar yağdığında yığınları içinde kaybolduğum, babamın tavuklarını besleyip, horozundan korktuğum- horozlar hep çılgın oluyordu-evde beslediğim tavşanım eve sığmaz hal alınca bir köşesinde büyütmeye devam ettiğim, ördeklerimize havuz yetmeyince hortumla yıkadığım, demir salıncağında sallanmak dışında türlü çeşit maceralar yaşadığım-kimi zaman bir akrobat, kimi zaman bir gemi kaptanı gibi-, solucanları bölerek çoğaltacağımı düşündüğüm, evdeki bebeklerimi çıkardığım için annemden sıkı bir patak yediğim, ablamla, kuzenlerimle, şimdi hangisi ne yapar bilmediğim komşu çocuklarıyla beraber büyüdüğüm bahçe.
Bir de herkesin bahçesi var zannederdim, büyük bir nimet olduğunu yaşım ilerlediğinde anladım. Özellikle bunları anlattığım kişilerin, "Üsküdar'ın ortasında , gerçekten mi?" tepkilerini duyduğumda ayırdına varmıştım.
Bizim bahçenin bitişiğinde, içinde pek yeşilliği, bitkisi olmayan, toprak bir alan daha vardı. Bu boş alanın hemen bizim bahçe duvarına yakın tarafında ise evimizin boyunca bir çam ağacı (4.katta oturuyorduk). Aynı ilkokulda resmini yapmayı öğrendiğim gibi, üçgen basamaklar gibi büyükten küçüğe doğru göğe yükselen dallarıyla koca bir çam. Rahmetli dedem, o çam ağacına simetrik olacak şekilde bizim bahçeye de ıhlamur dikmişti, hatta ıhlamur da dikmişti. Hurma ve babamla diktikleri diğer meyve ağaçlarına ek olarak.
Önce arazinin satıldığı ve ev yapılacağı haberi geldi, sonra inşaat araçları. Ve gözümüzün önünde yıkıldı o koca çam. Yıkılışını annemle izlerken ağladık. Anlam veremiyordum, ağaç orada kalsaydı, ev yapılmasına engel miydi ki?
Dedemi kaybettikten yıllar sonra, camımızdan tatlı tatlı görünen ıhlamur da kurudu.
Tüm bunları bana hatırlatan, Kadıköy'deki evimin bahçesinde balkonumuzu aşan boyuyla bana bakan çam ağacına teşekkür etmeliyim sanırım.
Aylardır anlatmak istediğim, bir türlü fırsat ve cümle bulamadığım hayatımdaki 'devrim' niteliğindeki gelişme.
Vakti çoktan gelmişti de hatta ben vaz bile geçmiştim, aileden ayrı eve çıkmaktan.
Anne ve babamla geçireceğim vakitleri, kendi bağımsızlık duyguma feda etmeyeyim diye.
Hazirandan itibaren kuzenle yeni bir hayata başladık. Giriş ve gelişme kısımları aileyle diyaloglarda biraz sıkıntılı oldu, ama sonuç fena değil gibi şimdi.
Hala arada içim buruluyor tabii. Sonra bazı şeyleri düşünmek ve tasavvur etmek istemesem de, bir şekilde onlara dayanaklandırarak kendimi avutup ikna ediyorum. Gerçek yalnızlığa, -eğer varsa- bağışıklık kazanmaya çalışıyorum.
Ağaçlar da, dedem de, babanem de benden izin almadan gitmediler mi sonuçta?
Sevmenin en kötü yanı kaybetmek.
Salı, Eylül 16, 2014
Pazartesi, Mayıs 05, 2014
gerizekalı gerizekalı gerizekalı....
eski yazılarıma bakınca, sevmek ve sevgiyle ilgili ne çok şey yazmışım, yazacağım zaman en çok hissettiğim duygu ya da eksikliği bu diyebiliriz belki, illa tespit yapacaksak tabii. tespit yapmadan da konuşamıyoruz farkında mısın?
her cümlemize bir anlam.
sevgi diyorum; hiç sevemediğinden mi arar insan sürekli sevgiyi, gerçekten sevmiş olsam bir daha arar mıydım ya da aradığım sevgi mi?
ben çok sevmişim, sonra sonra, şimdi şimdi, ara sıra farkediyorum, yani sanırım sevgi bu, ismine ne diyeceğimi bilmediğim başka duygum var mı ki? aklıma geldikçe gözüm falan doluyor, bir yandan da gülümsüyorum, içimden bütün güzel dilekleri geçiriyorum, ve sanıyorum ki buna sevgi deniyor. valla emin değilim.
sevgi denmeseydi ne denebilirdi, eksikliğinin hüznü, boşluğunun farkındalığı, özleminin sızısı.
sevdiğimizi nasıl anlıyorduk? ve neden seviyorduk? sevmeden yaşayamıyor muyuz? sevmek ezbere bir zorunluluk mu doğaçlama mı?
ha başlığa gelince, kabul edelim tam bir gerizekalıyız.
her cümlemize bir anlam.
sevgi diyorum; hiç sevemediğinden mi arar insan sürekli sevgiyi, gerçekten sevmiş olsam bir daha arar mıydım ya da aradığım sevgi mi?
ben çok sevmişim, sonra sonra, şimdi şimdi, ara sıra farkediyorum, yani sanırım sevgi bu, ismine ne diyeceğimi bilmediğim başka duygum var mı ki? aklıma geldikçe gözüm falan doluyor, bir yandan da gülümsüyorum, içimden bütün güzel dilekleri geçiriyorum, ve sanıyorum ki buna sevgi deniyor. valla emin değilim.
sevgi denmeseydi ne denebilirdi, eksikliğinin hüznü, boşluğunun farkındalığı, özleminin sızısı.
sevdiğimizi nasıl anlıyorduk? ve neden seviyorduk? sevmeden yaşayamıyor muyuz? sevmek ezbere bir zorunluluk mu doğaçlama mı?
ha başlığa gelince, kabul edelim tam bir gerizekalıyız.
Cumartesi, Nisan 19, 2014
nerede yaşıyorum?
gariplikler, akla mantığa sığmayan, kabul edilemeyen durumlar, olaylar gerçekleşirken, aklım hala yerinde mi diye sormak, bunları kabul eder gibi bir hal almak ve sanki boşvermişlikle yaşamaya devam etmek hallerinin göbeğinde yaşıyorum.
umuda benzer bir his de var ama daha çok bir sihrin gerçekleşmesini beklemek gibi, insan gücü ve düşüncesiyle çözülemeyeceğini düşünmek gibi, yani aslında umut etmek değil hayal dünyasında ümitlenmek gibi.
hadi, günlük ufak mutluluklarımız ve uğraşlarımızda ölmeye devam edelim.
umuda benzer bir his de var ama daha çok bir sihrin gerçekleşmesini beklemek gibi, insan gücü ve düşüncesiyle çözülemeyeceğini düşünmek gibi, yani aslında umut etmek değil hayal dünyasında ümitlenmek gibi.
hadi, günlük ufak mutluluklarımız ve uğraşlarımızda ölmeye devam edelim.
Cumartesi, Mart 29, 2014
yüksek farkındalık paranoya yaratır.
ilk nerede duyduğumu hatırlamadığım ama doğruluğuna katıldığım bir ifade. farkındalık ve paranoya ilişkisi.
son günlerde ruh sağlığı artık tamamen bozulmuş bir millet olduk, istanbul, ankara, izmir, diyarbakır, hatay gibi kentlerde yaşayanlar daha çok. eğer bunun genetik bir etkisi varsa bizden sonraki nesilden hayır beklemeyin.
hükümet hakkında çıkan ses kayıtları (popüler ismiyle tapeler) ve yazılıp çizilenlerle birlikte, ne biçim ülke, nasıl insanlar bunlar ve nasıl bir dünyada yaşıyoruz düşünceleriyle, mide bulantısı, nefes sıkışması durumlarına girdik. bir de tüm bu kayıtları, konuşmaları yok/yalan sayan grup var.
pazar günü mahalli idareler genel seçimleri var, hepimiz ona odaklandık, sanki o gün düzgün atlatılırsa her şey tamam olacak. arkadaşım, günlük hatta saatlik travmalar yaşatan onca oha! lık bilgiden sonra belediye seçimi düzgün olsa ne olur.
ben olasılıkları düşünmekten, ütopik ve distopik senaryolar üretmekten sıyırdım. sanırım yakında kepenkleri de kaparım.
eleştirenlerin, eleştirdiklerine dönüşmesi an meselesi olacak kadar sağduyu kaybı yaşanıyor sanki. her daim adil ve ortada duranlar yok değil ama açıkçası tedirginim, elden dilden bir şey gelmiyor. inşallah güzel günlere kavuşuruz.
son günlerde ruh sağlığı artık tamamen bozulmuş bir millet olduk, istanbul, ankara, izmir, diyarbakır, hatay gibi kentlerde yaşayanlar daha çok. eğer bunun genetik bir etkisi varsa bizden sonraki nesilden hayır beklemeyin.
hükümet hakkında çıkan ses kayıtları (popüler ismiyle tapeler) ve yazılıp çizilenlerle birlikte, ne biçim ülke, nasıl insanlar bunlar ve nasıl bir dünyada yaşıyoruz düşünceleriyle, mide bulantısı, nefes sıkışması durumlarına girdik. bir de tüm bu kayıtları, konuşmaları yok/yalan sayan grup var.
pazar günü mahalli idareler genel seçimleri var, hepimiz ona odaklandık, sanki o gün düzgün atlatılırsa her şey tamam olacak. arkadaşım, günlük hatta saatlik travmalar yaşatan onca oha! lık bilgiden sonra belediye seçimi düzgün olsa ne olur.
ben olasılıkları düşünmekten, ütopik ve distopik senaryolar üretmekten sıyırdım. sanırım yakında kepenkleri de kaparım.
eleştirenlerin, eleştirdiklerine dönüşmesi an meselesi olacak kadar sağduyu kaybı yaşanıyor sanki. her daim adil ve ortada duranlar yok değil ama açıkçası tedirginim, elden dilden bir şey gelmiyor. inşallah güzel günlere kavuşuruz.
Pazar, Mart 16, 2014
bu adam bir başka dostum...
Time takes a cigarette, puts it in your mouth
You pull on your finger, then another finger, then your cigarette
The wall-to-wall is calling, it lingers, then you forget
Oh, how, how, how, you're a rock 'n' roll suicide
You're too old to lose it, too young to choose it
And the clocks waits so patiently on your song
You walk past a cafe but you don't eat when you've lived too long
Oh, no, no, no, you're a rock 'n' roll suicide
Chev brakes are snarling, as you stumble across the road
But the day breaks instead, so you hurry home
Don't let the sun blast your shadow
Don't let the milk float ride your mind
You're so natural, religiously unkind
Oh no love, you're not alone
You're watching yourself but you're too unfair
You got your head all tangled up but if I could only make you care
Oh no love you're not alone
No matter what or who you've been
No matter when or where you've seen
All the knives seem to lacerate your brain
I've had my share, I'll help you with the pain, you're not alone
Just turn on with me and you're not alone
Let's turn on with me and you're not alone
(Wonderful)
Let's turn on and be not alone
(Wonderful)
Gimme your hands 'cause you're wonderful
(Wonderful)
Gimme your hands 'cause you're wonderful
(Wonderful)
Oh, gimme your hands
Rock 'n' Roll Suicide Lyrics | MetroLyrics
sicko, tony benn ve zamanlama...
arkadaşımdan izlemek için aldığım, bayağıdır rafta duran sicko'yu dün izleyeyim dedim. zamanlamam gerçekten manidar olmuş.
film geneli itibariyle düşler ülkesi amerika'nın sağlık sistemini sorguluyor, ara diyaloglarda ise harikalar var.
m. moore'un kanada'dan biriyle sohbetinde devletin ücretsiz sağlık hizmeti sunma konusunu konuşurlarken sosyalist misin diyor, cevap hayır, yeşillerden misin? hayır. peki nasıl oluyor da hükümetin sağlık hizmetini herkese eşit ve ücretsiz sunmasını savunabiliyorsun o halde, adam diyor ki aslen muhafazakar kanattanım, ama söz konusu sağlık olunca herkesin eşit olarak faydalanması gerektiğini düşünüyorum, çünkü sağlık siyasi görüşlerin dışında olmalı.
bir de bu adama bayıldım, aksanı yüzünden değil hayııır!
film geneli itibariyle düşler ülkesi amerika'nın sağlık sistemini sorguluyor, ara diyaloglarda ise harikalar var.
m. moore'un kanada'dan biriyle sohbetinde devletin ücretsiz sağlık hizmeti sunma konusunu konuşurlarken sosyalist misin diyor, cevap hayır, yeşillerden misin? hayır. peki nasıl oluyor da hükümetin sağlık hizmetini herkese eşit ve ücretsiz sunmasını savunabiliyorsun o halde, adam diyor ki aslen muhafazakar kanattanım, ama söz konusu sağlık olunca herkesin eşit olarak faydalanması gerektiğini düşünüyorum, çünkü sağlık siyasi görüşlerin dışında olmalı.
bir de bu adama bayıldım, aksanı yüzünden değil hayııır!
filmi edinin ve izleyin, youtube'dan link buldum ama açmadı, son internet yasakları sayesinde mi bilemedim. diyaloğun bir kısmının tv'den çekilmiş halini ben yüklemeye çalıştım idare edicez artık.
Cumartesi, Mart 08, 2014
Perşembe, Mart 06, 2014
kımıl zararlısı
kendi kendineyken bile isyan edemeyip, makul açıklamalarla kendini sakinleştirmeye yetişkin olmak deniyormuş.
yetişkin, yetişmiş, koştur koştur yetiştirilmiş, varmadan ermiş.
çocukların sevimli oldukları kadar çıldırtıcı bir dönemleri vardır ve bu döneme bir şekilde şahit olanlar diğerlerine, takılma ya geçiyor, bu yaşta normal, derler. gerçi bu cümleyi çocukların konuşması, yürümesi, tuvalet alışkanlığı, yemek yememesi gibi her şeye kullanır yetişkinler ama, "neden" dönemi başkadır. hem keyifli hem deli edici bir oyun gibidir.
-elini sakın sürme, yanar!
-neden?
-çünkü sıcak
-neden?
-çünkü yemek yememiz için ısıtmamız lazım
-neden?
-çünkü büyümek için yemek yememiz lazım
-neden?
-çünkü büyüyünce istediğimiz her şeyi yapabiliriz
-neden?
-...
-...çünkü bir şeyler yapmak bizi mutlu eder
-neden?
-çünkü hayatta mutlu olmak için uğraşırız
-neden?
-çünkü mutlu oldukça yaşamak isteriz
-neden?
-...
-...çünkü başka türlü nasıl olacağını bilmeyiz
-neden?
ve neden diye sormayı bıraktığımızda, tüm cevapları bildiğini sanan bir yetişkin oluruz.
tüm yolların nereye çıkacağını bilen, temkinli, kontrollü...
üzüldüğünde neden diye soramazsın, çünkü herkesin başına gelir böyle şeyler, hatta daha önce kendi başına da gelmiştir. gelip geçecektir, aynı mutluluk gibi. tek farkı mutlu olduğunda neden mutlu oldum diye sormak istemezsin. direkt kabullenirsin mutluluğu, haktır o, olması gerekendir.
ancak üzüntüleri yaşadıysan bir miktar bolca, mutlu olunca nasıl oldu bu diye sorar, aman kaybetmeyeyim yine diye de korkarsın artık. korkmaktan mutlu olmaya, mutlu olmaya şans vermeye çekinirsin. adım atmaz, cesaret etmezsin. cesaretsizliğin inancını köreltir. inanç yok oldukça amaç ve istek kalmaz. her durumda var olan ve devam etmemize sebep olan umut ise, sinsi sinsi seni kandırır. kımıl kımıl.
yetişkin, yetişmiş, koştur koştur yetiştirilmiş, varmadan ermiş.
çocukların sevimli oldukları kadar çıldırtıcı bir dönemleri vardır ve bu döneme bir şekilde şahit olanlar diğerlerine, takılma ya geçiyor, bu yaşta normal, derler. gerçi bu cümleyi çocukların konuşması, yürümesi, tuvalet alışkanlığı, yemek yememesi gibi her şeye kullanır yetişkinler ama, "neden" dönemi başkadır. hem keyifli hem deli edici bir oyun gibidir.
-elini sakın sürme, yanar!
-neden?
-çünkü sıcak
-neden?
-çünkü yemek yememiz için ısıtmamız lazım
-neden?
-çünkü büyümek için yemek yememiz lazım
-neden?
-çünkü büyüyünce istediğimiz her şeyi yapabiliriz
-neden?
-...
-...çünkü bir şeyler yapmak bizi mutlu eder
-neden?
-çünkü hayatta mutlu olmak için uğraşırız
-neden?
-çünkü mutlu oldukça yaşamak isteriz
-neden?
-...
-...çünkü başka türlü nasıl olacağını bilmeyiz
-neden?
ve neden diye sormayı bıraktığımızda, tüm cevapları bildiğini sanan bir yetişkin oluruz.
tüm yolların nereye çıkacağını bilen, temkinli, kontrollü...
üzüldüğünde neden diye soramazsın, çünkü herkesin başına gelir böyle şeyler, hatta daha önce kendi başına da gelmiştir. gelip geçecektir, aynı mutluluk gibi. tek farkı mutlu olduğunda neden mutlu oldum diye sormak istemezsin. direkt kabullenirsin mutluluğu, haktır o, olması gerekendir.
ancak üzüntüleri yaşadıysan bir miktar bolca, mutlu olunca nasıl oldu bu diye sorar, aman kaybetmeyeyim yine diye de korkarsın artık. korkmaktan mutlu olmaya, mutlu olmaya şans vermeye çekinirsin. adım atmaz, cesaret etmezsin. cesaretsizliğin inancını köreltir. inanç yok oldukça amaç ve istek kalmaz. her durumda var olan ve devam etmemize sebep olan umut ise, sinsi sinsi seni kandırır. kımıl kımıl.
Pazar, Mart 02, 2014
filmlerin hayat gibi gözünün önünden geçmesi
öyle filmler var ki izlerken düşüncelerini, cümlelerini, kendini görüyorsun. keşke şimdiye kadar izlediğim ve böyle hissettiren filmleri bir kenara not alsaydım, vasiyetimde bu filmlerin izlenmesi ricasını düşerdim.
before sunrise, before sunset ve before midnight serisi de bu filmlerden, sonrasında tekrar izleyince ilk izlediğimde neden sevdim daha iyi anlıyorum. bir de celine yay burcuymuş ve bu detayı ya unutmuşum ya yakalamamışım daha önce. burcun ötesinde, tabii bir filmi izlerken o sıra hayatımızda olup bitenler de filmi algılayışımızı değiştiriyor, farklı detaylara takılabiliyoruz. o sebep zaman zaman tekrar izlemek iyidir.
neyse işte.
before sunrise, before sunset ve before midnight serisi de bu filmlerden, sonrasında tekrar izleyince ilk izlediğimde neden sevdim daha iyi anlıyorum. bir de celine yay burcuymuş ve bu detayı ya unutmuşum ya yakalamamışım daha önce. burcun ötesinde, tabii bir filmi izlerken o sıra hayatımızda olup bitenler de filmi algılayışımızı değiştiriyor, farklı detaylara takılabiliyoruz. o sebep zaman zaman tekrar izlemek iyidir.
neyse işte.
Çarşamba, Şubat 05, 2014
kok-an
Bazı kokular bir an yaratıyor, o anın hissetirdiği duygu sabit kalıyor, an duruyor ve köpükten bir balon beni içine alıp huzura götürüyor...
Çarşamba, Ocak 29, 2014
ne yediyse bana da ondan...
biraz frenler tutmaz, yaylar gevşemiş, civatalar hoplamış vaziyete geçince öğlen ne yedin sen yemekte diyoruz ya, he işte diyoruz... ben o hallerimizi çok seviyorum, lambur lumbur, düşünüp hissettiğin gibi ve karşındakinden en fazla bu gibi bir cümle duyacağının, çok da başka bir tepki almayacağının rahatlığı... çok da başka tepki almayacak, neden? çünkü geçici ve birkaç anlık bir şey olduğu ön kabulü var, biraz uzun sürse, hep öyle olsa aynı esprili ve hoşgörülü yaklaşım oluşur mu? sanmam.
şubat geliyor, sevgililer günü olacak ya, ben de ilgililer günü yapmak istiyorum.
hikayesi de var hatta, ama halkımız bunu duymak için hazır değil henüz. o yüzden hikayesini sonra anlatacağım, hadi selametle.
şubat geliyor, sevgililer günü olacak ya, ben de ilgililer günü yapmak istiyorum.
hikayesi de var hatta, ama halkımız bunu duymak için hazır değil henüz. o yüzden hikayesini sonra anlatacağım, hadi selametle.
Pazar, Ocak 05, 2014
sanmıyorum öyle değildir...
her şey çok güzeldi, ta ki yeni umutlar yeşerinceye kadar, zira umutlarla beslenen bir canavar vardı ve biz varlığından bihaber yaşıyorduk. o günlere dönüp bakınca, yine iyi beceriyormuşuz diyorum.
düşünsene arkadaşlarınla keyifli bir akşam geçirmiş, hem eğlenmiş hem zihin açıcı muhabbetlere girmiş, hem dünyayı kurtarmışsın çapınca, sonra eve dönüş yolunda birden çıkıyor o canavar, hapur hupur yiyor umutlarını. canavarı etkisizleştirmenin yegane yolu senin gibi düşünen biri daha olduğunu bilmekten geçiyordu. ama bu kadar da kolay değildi, çünkü düşüncelerimizin sabit de kalamadığı zamanlardı bunlar. bir an doğru dediğimize hemen sonrasında yanlış diyebiliyorduk.
en şanslılar, bulundukları yerden ve doğrularından anlaşılamaz bir şekilde emin olan, yerlerinde sabit duran insanlardı. şanslı diyorum ama onlara hayret etmemek de mümkün değildi. bir insan gördüğü ve düşündüğünden zamanla bile değiştirmeksizin nasıl emin olabilirdi. söyledikleri, düşündükleri konusunda ısrarcı olan insanlardı belki de dünyaya şekil verenler, ama bizim gibilere anlamsız geliyordu bu sabitlikleri.
her şey doğru, her şey yanlış olamaz mıydı?
tuhaftır, umutlarımızı yeşerten bu gelgitli gerçekliklerdi, çünkü böylece imkansız dediğimiz mümkün olabiliyordu. ancak canavar sağolsun, mümkünlerle besleniyordu. bir ızdırap, bir karamsarlık, bir çöküş sancısı başlayınca anlıyorduk enfeksiyon kaptığımızı. bazen tükürünce geçiyordu, atıyorum tabii ki, tükürünce geçer mi hiç?! uyumak çare olabiliyordu ya da amaçsızca yürümek yollarda, bir de tatlı tüketmek. bilimsel olarak da ispatlandı hatta, 10 saat uyumak ya da sütlü/şerbetli tatlılardan yemek ve sonra karnını ovuşturmak da iyi geliyordu umutsuzluğa. yine attım evet.
bence artık okumasan iyi olur, ben de yazmayayım.
hayal edebilmek ne güzeldi, hayallerine inanmak falan, o zaman sadece çocuk muyduk, çocukluk bitince umutların yoğunluğu da azaldı sanki, zamanla suyunu fazla katıyorlar seyreliyor, her şeyde bir katakulli.
gerçekçiliğe ve mantığa gereğinden fazla önem veriyoruz galiba, ama dönüş de yok artık geri. bir kontrollü olmaktır gidiyor, çok afedersin tecrübe ve yaşanmışlıkları şeyedeyim. hiç düşündün mü, belki doğru yerde ve zamanda yaşamadın o tecrübe dediğin şeyi ve bir yanlış üzerinden kendine yol tuttun.
2014 yıl geçmiş ya.
düşünsene arkadaşlarınla keyifli bir akşam geçirmiş, hem eğlenmiş hem zihin açıcı muhabbetlere girmiş, hem dünyayı kurtarmışsın çapınca, sonra eve dönüş yolunda birden çıkıyor o canavar, hapur hupur yiyor umutlarını. canavarı etkisizleştirmenin yegane yolu senin gibi düşünen biri daha olduğunu bilmekten geçiyordu. ama bu kadar da kolay değildi, çünkü düşüncelerimizin sabit de kalamadığı zamanlardı bunlar. bir an doğru dediğimize hemen sonrasında yanlış diyebiliyorduk.
en şanslılar, bulundukları yerden ve doğrularından anlaşılamaz bir şekilde emin olan, yerlerinde sabit duran insanlardı. şanslı diyorum ama onlara hayret etmemek de mümkün değildi. bir insan gördüğü ve düşündüğünden zamanla bile değiştirmeksizin nasıl emin olabilirdi. söyledikleri, düşündükleri konusunda ısrarcı olan insanlardı belki de dünyaya şekil verenler, ama bizim gibilere anlamsız geliyordu bu sabitlikleri.
her şey doğru, her şey yanlış olamaz mıydı?
tuhaftır, umutlarımızı yeşerten bu gelgitli gerçekliklerdi, çünkü böylece imkansız dediğimiz mümkün olabiliyordu. ancak canavar sağolsun, mümkünlerle besleniyordu. bir ızdırap, bir karamsarlık, bir çöküş sancısı başlayınca anlıyorduk enfeksiyon kaptığımızı. bazen tükürünce geçiyordu, atıyorum tabii ki, tükürünce geçer mi hiç?! uyumak çare olabiliyordu ya da amaçsızca yürümek yollarda, bir de tatlı tüketmek. bilimsel olarak da ispatlandı hatta, 10 saat uyumak ya da sütlü/şerbetli tatlılardan yemek ve sonra karnını ovuşturmak da iyi geliyordu umutsuzluğa. yine attım evet.
bence artık okumasan iyi olur, ben de yazmayayım.
hayal edebilmek ne güzeldi, hayallerine inanmak falan, o zaman sadece çocuk muyduk, çocukluk bitince umutların yoğunluğu da azaldı sanki, zamanla suyunu fazla katıyorlar seyreliyor, her şeyde bir katakulli.
gerçekçiliğe ve mantığa gereğinden fazla önem veriyoruz galiba, ama dönüş de yok artık geri. bir kontrollü olmaktır gidiyor, çok afedersin tecrübe ve yaşanmışlıkları şeyedeyim. hiç düşündün mü, belki doğru yerde ve zamanda yaşamadın o tecrübe dediğin şeyi ve bir yanlış üzerinden kendine yol tuttun.
2014 yıl geçmiş ya.
Cumartesi, Aralık 21, 2013
bir ilhan irem vardı n'oldu ona?
seni, artık sevmiyorum, anla, dedi.
ben hiç değişmedim ki ama dedim, sustu...ekledim, daha önce beni sevmek için ne yapıyorduysan aynısını yapabilirsin?
senin değişebileceğini düşünüyordum demek, ama değişmedin işte, dedi.
sevmen için değişmem gerekiyorsa, yine değişebileceğimi düşünerek kendini buna inandır o halde dedim.
sanırım ben değiştim ve artık yapamıyorum dedi.
ben hiç değişmedim ki ama dedim, sustu...ekledim, daha önce beni sevmek için ne yapıyorduysan aynısını yapabilirsin?
senin değişebileceğini düşünüyordum demek, ama değişmedin işte, dedi.
sevmen için değişmem gerekiyorsa, yine değişebileceğimi düşünerek kendini buna inandır o halde dedim.
sanırım ben değiştim ve artık yapamıyorum dedi.
Pazar, Ekim 20, 2013
senin doğrun benim yanlışım mı?
sıkıntı yok,
sakin.
şuna takıldım yine, birilerinin sorumluluğunu hangi noktaya kadar taşıyoruz?
misal;
tüccarım
yan komşum da tüccar, tamam?
ahlaki doğrularımız biraz farklı olduğundan olacak,
o ayıplı mal satıyor ve müşterinin bundan haberi yok.
ben satmıyorum, ayıplı mallar diye ayrı bir yerde tutuyorum. onun bu yaptığından da haberim var.
a. gidip bu yaptığın yanlış komşi demeliyim?
iyi ama neden?
sonuçta o da yaşınca yaşamış, doğrular-yanlışlar çemberlerinden geçmiş, kendine göre bir çizgi oluşturmuş bir kişi, ok? bunu benim söylememe gerek var mı tekrar?
ayıplı mal satmanın yanlış olduğunu bilmiyor değil, bunun yanlış olduğunu düşünmüyor yani.
b.oradan alışveriş yapanları uyarmalıyım?
iyi ama nasıl?
bilader o adam ketenpere yapıyor denir mi? denmeli mi?
zamanla anlaşılmaz mı?
a için;
konuştum sen karışma işime dedi
b için;
kimseye söylemedim ve sonra ayıplı mal sattığını bildiğim de öğrenildi.
suç ortağı mı oldum, kime göre?
herkesin suç ortağı olma ya da yanlış yapma hakkı yok mu?
hepimiz dosdoğru muyuz?
sakin.
şuna takıldım yine, birilerinin sorumluluğunu hangi noktaya kadar taşıyoruz?
misal;
tüccarım
yan komşum da tüccar, tamam?
ahlaki doğrularımız biraz farklı olduğundan olacak,
o ayıplı mal satıyor ve müşterinin bundan haberi yok.
ben satmıyorum, ayıplı mallar diye ayrı bir yerde tutuyorum. onun bu yaptığından da haberim var.
a. gidip bu yaptığın yanlış komşi demeliyim?
iyi ama neden?
sonuçta o da yaşınca yaşamış, doğrular-yanlışlar çemberlerinden geçmiş, kendine göre bir çizgi oluşturmuş bir kişi, ok? bunu benim söylememe gerek var mı tekrar?
ayıplı mal satmanın yanlış olduğunu bilmiyor değil, bunun yanlış olduğunu düşünmüyor yani.
b.oradan alışveriş yapanları uyarmalıyım?
iyi ama nasıl?
bilader o adam ketenpere yapıyor denir mi? denmeli mi?
zamanla anlaşılmaz mı?
a için;
konuştum sen karışma işime dedi
b için;
kimseye söylemedim ve sonra ayıplı mal sattığını bildiğim de öğrenildi.
suç ortağı mı oldum, kime göre?
herkesin suç ortağı olma ya da yanlış yapma hakkı yok mu?
hepimiz dosdoğru muyuz?
Salı, Haziran 11, 2013
gezi'de neler oldu-detay
bu arada eylemin bir de ev ayağı var... annemlere 2 gün sonra söylediğimde küçük bir tartışma yaşadık, ertesinde tekrar...2.sinde babam farklı düşündüğümüzü artık benle bu konuyu konuşmayacağını söyledi, ki geçmişte yaşadıklarını, darbe dönemini, ihtilali vs düşününce bana kuracağı herhangi bir cümle için korkusunun daha ağır bastığını düşünüyorum. annemle de hafif tartışmalı konuşmalar yaşadık, birbirimizi dinleyebildik. ama anne-baba olmak gerçekten zor bir şey yahu...
tabii annem ve babamla böyle anlaşmazlık içinde olunca bana bir umutsuzluk, bir hüsran basmadı değil... ben ki ailemle mutabık kalamıyorum, meydanlardaki türlü çeşit insanla anlaşmazlığa düşmem yakındır diye. her seferinde bir manik bir depresif idare ediyorum. hele bir de olumsuz bazı yazıları okudukça yanlış mı yapıyoruz sorgulamalarına girmek fena... ama bu yola neden çıktığımızı, kimlerle nasıl yürüdüğümüzü hatırladıkça tekrar kendime geliyorum.
bugün de işten çıktım, evimin servisine bindim. yolda birkaç twit ve haber okudum ve bir anda dank etti...neden eve gidiyorum ben oldum, bir şey feci şekilde dürttü, git gezi'ye git, git... bu dürtü geldiğinde 2.köprü yolundaydım ve malesef gezi'ye gidilebileceğim en uzun yoldan gidecektim. Maslak-üsküdar-kabataş-taksim...akılsız başın cezasını ayaklar çekti yine, ama iyi ki çekti.
bu arada kafama dank ettiren, geçenlerde okuduğum bir blog yazısıydı ve kürtlerle, bdp'liler hakkında içimi acıtan tanımlamalar yapmıştı.
hala daha şunu idrak edememiş olmak üzücüydü, burada 12 gündür yaşadıklarımızı medyada göremezken, gördüklerimizin de gerçekler olmadığını 1.elden biliyorken, hala doğu hakkında yapılan haberlerin, yazılanların, etiketlerin ve tanımların doğru olduğunu nasıl düşünebilirdik? dahası biber gazını ilk kez tadan, ilk eylem deneyimi yaşayan, ilk kez şiddetle tanışanların bile eline taş alıp atabileceği bir ortamı istanbul'un göbeğinde 10 günde yaşamışsak doğuda 30 senedir neler oluyordu? biz yasal hakkımız olan eylem yapabilme, yeme-içme özgürlüğümüz elimizden alındığı için bu kadar incinmişsek ve tepkiliysek, yaşama hakkına müdahele edilenler neler yapabilirdi?
kendi çapımda bir adım atmak istedim ve bdp çadırını ziyarete gittim. çadır diğerleri gibi değil, çardağımsı daha çok, gezi'nin ana giriş merdivenlerinin orada.
sizinle tanışmaya geldim dediğimde kendimi öyle tuhaf ve komik hissettim ki. ilk selam verdiğim arkadaş beni bir başka arkadaşa yönlendirdi, o iyi konuşur dedi. M ile tanıştık, yineledim, sizinle tanışmaya kendimi tanıtmaya geldim, başımızın üstüne hoşgeldin cevabını aldım. hemen orada oturacak bir yer aradı, dedim parkın içinde hem yürüyelim hem konuşalım, olur dedi, daha sakince bir yer bulduk oturduk. kola ısmarladı, mahcup oldum.
açık açık söyledim, okuduğum şeyler içimi acıttı, birinci ağızdan sizden sizi dinlemek, tanımak istedim, biraz da kendi düşüncelerimden bahsedetim istedim dedim. teşekkür etti. o da, ben de kelimelerimizi dikkatli kullanmaya çalışıp konuştuk.
kusura bakmayın dedim ama bir gerçek var ki, biz yıllardır korku duyduk size karşı, çünkü bu öğretildi bu işlendi içimize, o yüzden şimdi o korkuyu kırmak zor oluyor. son 10 gündür daha iyi anladık. devlet ve medyanın gerçekleri nasıl kendilerince sunduğunu gördükçe kimbilir doğuda neler oluyor da biz ne şekilde duyuyoruz dedim. doğrudur dedi, tahmin edebiliyor musun orada neler yaşanıyor, biz halkların bölünmesini istemiyoruz, ayrılık istemiyoruz aynı devlet içinde farklı halk ve kökenlerin aynı haklarla yaşamasını istiyoruz. haklısınız dedim, ben de bunu istiyorum ve benim gibi düşünen çok arkadaşım var. devlet başkalaştırma politikası içinde, sadece köken için değil, yaşam tercihleri, cinsel tercihler ve diğer müdahele edebildiği her konuda, ama bizler özgürlüğümüzün ve haklarımızın peşindeyiz, mutabık konuştuk bunu.
sonra dedim ki, özür dilerim mutlaka sizin için değerli, ama biz yıllardır terörist başı diye bildik, içimize bu işlendi. düşün dedim yıllarca karıncadan* korkutulan bir çocuk karıncayla karşılaşırsa neler hisseder, şimdi sizin bayraklarınızı, öcalan posterlerinizi görünce ben de böyle hissediyorum. bir de benim kişiliğime ters burada gaz yerken bile taş atamam ben, içim elvermiyor. sen duygusalsın galiba dedi. ben dedi kürdüm ve pkk'liyim, bizzat içinde bulundum. bizim orada neler yaşadığımızı biliyor musun? doğru dedim, biz burada istanbul'un göbeğinde rahatız. mesela şimdi sen başka türlü davransan niye konuşayım. burada niye duralım, niye konuşalım farklı bir isteğimiz olsa, bak devlet de biliyor, biz orada güçlü durumdayız, ama biz savaş istemiyoruz. ama çözüm süreci dedikleri şeye de inanmıyorum, kesin kendi çıkarları var ki böyle bir şeye girişiyorlar, bunu devlet falan yapamaz bunu biz yaparız.
diyorsun ki bayrak.. biz en baştan beri dedik bayrak olmasın, ama onlar asınca biz de asıyoruz, eğer derlerse indir bayrağını o zaman kavga çıkar, ama herkes indirir de biz indirmezsek gel yüzümüze tükür.
bak diyor ben buradaki her grupla gittim muhabbet ettim, lbgt mi ne hani onlarla da konuştum, onlar da aynı şeyi diyor, burda birbirini dışlayan kimse yok. evet diyorum gezi içinde biraz sağladık sanki bu ortamı. bak git sor, ben gelmiyim ama, bir kişi hakkımda kötü bir şey demez. sonra diyorum ki, ben m.kemal'in askerleriyiz diyenden de değilim, kimsenin askeri değilim..sözümü kesiyor bizim onlarla bir sıkıntımız yok ki, istediğini yapsın ama gelip benim varlığıma saygı duymuyorsa benim hakkıma saygı duymuyorsa o olmaz, işler bozulur. doğru diyorum.
teşekkür ederim dedim, olur mu biz teşekkür ederiz bize gelmişsin, ne zaman isterseniz gelin buyrun. ben devam ettim, ben/biz daha çok teşekkür ederiz, bu ortam içinde bulunma cesaretini, bu ortamın bir parçası olma iradesini gösterdiğiniz için. sırrı süreyya'yı sordum sonra, yarın gelecek ama şimdi akedemisyenler konuşacak dinle istersen dedi. sonra daha yaşlıdan partiden biriyle tanıştırdı, onunla da ayak üstü sohbet ettik ve ayrıldım.
kopuk ve düzensiz ve belki tam yansıtamadım, en iyisi sahaya inin..sadece bdp değil kendimize uzak gördüğümüz grup, örgüt kim varsa tanımak, konuşmak için tam yeri gezi parkı...
*karınca demedim orada köpek dedim, evet... dediğim gibi de başımdan aşağı kaynar sular döküldü. hiçbir art niyetim olmasa da fena pot kırdım ve farkına vardığımda üstüste özürler diledim, önemli değil sorun değil dedi ben iyice mahcup, çocukların en çok korkutulduğu hayvandır diye aklıma geldi, gerçekten çok çok özür dilerim dedim. biliyorum, önemli değil dedi, ben de korkarım köpekten... offf bazen ne salak oluyorum.
tabii annem ve babamla böyle anlaşmazlık içinde olunca bana bir umutsuzluk, bir hüsran basmadı değil... ben ki ailemle mutabık kalamıyorum, meydanlardaki türlü çeşit insanla anlaşmazlığa düşmem yakındır diye. her seferinde bir manik bir depresif idare ediyorum. hele bir de olumsuz bazı yazıları okudukça yanlış mı yapıyoruz sorgulamalarına girmek fena... ama bu yola neden çıktığımızı, kimlerle nasıl yürüdüğümüzü hatırladıkça tekrar kendime geliyorum.
bugün de işten çıktım, evimin servisine bindim. yolda birkaç twit ve haber okudum ve bir anda dank etti...neden eve gidiyorum ben oldum, bir şey feci şekilde dürttü, git gezi'ye git, git... bu dürtü geldiğinde 2.köprü yolundaydım ve malesef gezi'ye gidilebileceğim en uzun yoldan gidecektim. Maslak-üsküdar-kabataş-taksim...akılsız başın cezasını ayaklar çekti yine, ama iyi ki çekti.
bu arada kafama dank ettiren, geçenlerde okuduğum bir blog yazısıydı ve kürtlerle, bdp'liler hakkında içimi acıtan tanımlamalar yapmıştı.
hala daha şunu idrak edememiş olmak üzücüydü, burada 12 gündür yaşadıklarımızı medyada göremezken, gördüklerimizin de gerçekler olmadığını 1.elden biliyorken, hala doğu hakkında yapılan haberlerin, yazılanların, etiketlerin ve tanımların doğru olduğunu nasıl düşünebilirdik? dahası biber gazını ilk kez tadan, ilk eylem deneyimi yaşayan, ilk kez şiddetle tanışanların bile eline taş alıp atabileceği bir ortamı istanbul'un göbeğinde 10 günde yaşamışsak doğuda 30 senedir neler oluyordu? biz yasal hakkımız olan eylem yapabilme, yeme-içme özgürlüğümüz elimizden alındığı için bu kadar incinmişsek ve tepkiliysek, yaşama hakkına müdahele edilenler neler yapabilirdi?
kendi çapımda bir adım atmak istedim ve bdp çadırını ziyarete gittim. çadır diğerleri gibi değil, çardağımsı daha çok, gezi'nin ana giriş merdivenlerinin orada.
sizinle tanışmaya geldim dediğimde kendimi öyle tuhaf ve komik hissettim ki. ilk selam verdiğim arkadaş beni bir başka arkadaşa yönlendirdi, o iyi konuşur dedi. M ile tanıştık, yineledim, sizinle tanışmaya kendimi tanıtmaya geldim, başımızın üstüne hoşgeldin cevabını aldım. hemen orada oturacak bir yer aradı, dedim parkın içinde hem yürüyelim hem konuşalım, olur dedi, daha sakince bir yer bulduk oturduk. kola ısmarladı, mahcup oldum.
açık açık söyledim, okuduğum şeyler içimi acıttı, birinci ağızdan sizden sizi dinlemek, tanımak istedim, biraz da kendi düşüncelerimden bahsedetim istedim dedim. teşekkür etti. o da, ben de kelimelerimizi dikkatli kullanmaya çalışıp konuştuk.
kusura bakmayın dedim ama bir gerçek var ki, biz yıllardır korku duyduk size karşı, çünkü bu öğretildi bu işlendi içimize, o yüzden şimdi o korkuyu kırmak zor oluyor. son 10 gündür daha iyi anladık. devlet ve medyanın gerçekleri nasıl kendilerince sunduğunu gördükçe kimbilir doğuda neler oluyor da biz ne şekilde duyuyoruz dedim. doğrudur dedi, tahmin edebiliyor musun orada neler yaşanıyor, biz halkların bölünmesini istemiyoruz, ayrılık istemiyoruz aynı devlet içinde farklı halk ve kökenlerin aynı haklarla yaşamasını istiyoruz. haklısınız dedim, ben de bunu istiyorum ve benim gibi düşünen çok arkadaşım var. devlet başkalaştırma politikası içinde, sadece köken için değil, yaşam tercihleri, cinsel tercihler ve diğer müdahele edebildiği her konuda, ama bizler özgürlüğümüzün ve haklarımızın peşindeyiz, mutabık konuştuk bunu.
sonra dedim ki, özür dilerim mutlaka sizin için değerli, ama biz yıllardır terörist başı diye bildik, içimize bu işlendi. düşün dedim yıllarca karıncadan* korkutulan bir çocuk karıncayla karşılaşırsa neler hisseder, şimdi sizin bayraklarınızı, öcalan posterlerinizi görünce ben de böyle hissediyorum. bir de benim kişiliğime ters burada gaz yerken bile taş atamam ben, içim elvermiyor. sen duygusalsın galiba dedi. ben dedi kürdüm ve pkk'liyim, bizzat içinde bulundum. bizim orada neler yaşadığımızı biliyor musun? doğru dedim, biz burada istanbul'un göbeğinde rahatız. mesela şimdi sen başka türlü davransan niye konuşayım. burada niye duralım, niye konuşalım farklı bir isteğimiz olsa, bak devlet de biliyor, biz orada güçlü durumdayız, ama biz savaş istemiyoruz. ama çözüm süreci dedikleri şeye de inanmıyorum, kesin kendi çıkarları var ki böyle bir şeye girişiyorlar, bunu devlet falan yapamaz bunu biz yaparız.
diyorsun ki bayrak.. biz en baştan beri dedik bayrak olmasın, ama onlar asınca biz de asıyoruz, eğer derlerse indir bayrağını o zaman kavga çıkar, ama herkes indirir de biz indirmezsek gel yüzümüze tükür.
bak diyor ben buradaki her grupla gittim muhabbet ettim, lbgt mi ne hani onlarla da konuştum, onlar da aynı şeyi diyor, burda birbirini dışlayan kimse yok. evet diyorum gezi içinde biraz sağladık sanki bu ortamı. bak git sor, ben gelmiyim ama, bir kişi hakkımda kötü bir şey demez. sonra diyorum ki, ben m.kemal'in askerleriyiz diyenden de değilim, kimsenin askeri değilim..sözümü kesiyor bizim onlarla bir sıkıntımız yok ki, istediğini yapsın ama gelip benim varlığıma saygı duymuyorsa benim hakkıma saygı duymuyorsa o olmaz, işler bozulur. doğru diyorum.
teşekkür ederim dedim, olur mu biz teşekkür ederiz bize gelmişsin, ne zaman isterseniz gelin buyrun. ben devam ettim, ben/biz daha çok teşekkür ederiz, bu ortam içinde bulunma cesaretini, bu ortamın bir parçası olma iradesini gösterdiğiniz için. sırrı süreyya'yı sordum sonra, yarın gelecek ama şimdi akedemisyenler konuşacak dinle istersen dedi. sonra daha yaşlıdan partiden biriyle tanıştırdı, onunla da ayak üstü sohbet ettik ve ayrıldım.
kopuk ve düzensiz ve belki tam yansıtamadım, en iyisi sahaya inin..sadece bdp değil kendimize uzak gördüğümüz grup, örgüt kim varsa tanımak, konuşmak için tam yeri gezi parkı...
*karınca demedim orada köpek dedim, evet... dediğim gibi de başımdan aşağı kaynar sular döküldü. hiçbir art niyetim olmasa da fena pot kırdım ve farkına vardığımda üstüste özürler diledim, önemli değil sorun değil dedi ben iyice mahcup, çocukların en çok korkutulduğu hayvandır diye aklıma geldi, gerçekten çok çok özür dilerim dedim. biliyorum, önemli değil dedi, ben de korkarım köpekten... offf bazen ne salak oluyorum.
gezi'de neler oldu...genel
bir ara yazarım yazarım derken, bugün kısmetmiş... halı saha maçlarındaki golleri de sayamıyorum ben, masa tenisi oynarken kim kaçtı karıştırıyorum, o yüzden taksim gezi parkı eyleminin bugün kaçıncı günü net emin değilim... katılım sağladığım 30 mayıs perşembe gününü başlangıç alırsak benimki 12 günlük, annemlerin öğrendiği günden itibaren alırsak 10...neyse devlet bahçeli'ye bağlamadan geçeyim bu kısmı...
eylem nasıl başladı ve direniş oldu dersek, kısaca gezi parkı inşaatına tepki olarak parkta çadır kurup, piknikvari oturanlara polisin biber gazıyla müdahelesi sonrası, 15-20 kişilik gruba istanbul'un bir çok yerinden eylemci desteği aktı. sabahlamalar, gecelemeler şeklinde parka konuk olduk, böylece eylem direnişe geçti. en son bugün (10 haziran) gittiğimde insandan çok çadır vardı : ))
neyse, ilk 30 mayıs perşembe iş çıkışı gittim, eylemin bir önceki günden haberlerini duymuştum. haber derken radyo/tv gelmesin aklımıza, twitter başta olmak üzere facebook da haber kaynağı oldu. neyse işte gündüz içim içimi yedi, sonra iş arkadaşım t ile gittik. ortam sakindi, sloganlar atılıyordu türlü çeşit; "hükümet istifa" "tayyip istifa" "sık bakalım sık bakalım biber gazı sık bakalım, maskeni-kaskını- çıkar copunu bırak delikanlı kim bakalım" "kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz" en aklımda kalanları, sonraki günlerde "mustafa kemal'in askerleriyiz" de pıtladı... böyle sloganlı, sesli renkli bir gündü.
ama polis boş durmadı sabah ezanını müteakip gazı bastı parka, uykularında ne olduğunu şaşıran park sakinleri, önce kaçıştı sonra direndi... sonra geceyarısı yine gazladı polis, yine gazladı...
cuma günü yine iş çıkışı arkadaşlarım e ve t ile gezi'ye gitmeye karar verdik. internetten öğrendiğimiz kadarıyla rennieli solusyon, limon ve doktor maskesi tedariğimizi hazırladık. ama sonra metro çıkışında polis arama yapabilir ve direkt gözaltına alabilir fısıltısı yüzünden 0.5lt solusyonu çöpe attık.vee metro çıkışında gazla hasbıhal olduk. bu arada metro çalışmıyor, osmanbey'den sonrasına götürmüyordu, ama cuma günü baktık gidiyor inmedik osmanbey'de. hayatımda hiç biber gazı tadına bakmamış biri olarak, "bu gaz bir harika dostum" diyorum. direkt burun, geniz, ciğere doğru yakıyor, gözler şarılşarıl, şahane! bende güneş gözlüğü vardı ve bayağı kurtarıcı olduğunu anladım, keza fularım da yardımcı oldu. istiklal'e koşarak girdik, fransız konsolosluğu'nu geçip soldaki sokağa saptık ki, bir arkadaş durdurdu bizi. "ağzını aç, fısfıs, yüzüne sıkıcam korkma fısfıs, tamam sakin"
böyle böyle ara sokaklardan istiklal'e, istiklal'den aralara 2 ileri 1 geri, sloganlar atıp alkışlar tutarak o akşamı geçirdik. dönüşümüz biraz uzun oldu, keza ondan sonraki günlerde de taksim'e gidiş uzundu, çünkü füniküler, metro ve otobüs hatları çalıştırılmadı. zaten taksim meydan'a çıkmak pek mümkün olmadığından, çıksan da gümüşsuyu-beşiktaş hattında sürekli polis müdahelesi olduğundan tünel-karaköy-vapur-dolmuş şeklinde gittim geldim 2 gün. en ağır müdaheleler parktan sonra harbiye ve gümüşsuyu-dolmabahçe taraflarında oldu.
1 haziran cumartesi günü kabataş'a geçip fındıklı üzerinden kazancı yokuşunun paraleliyle taksim'e ulaştım, dönüşü de aynı şekil yaptım. ancak dönüş sırasında dolmabahçe karışmıştı (başbakanlık konutu mu ne varmış orada bazı eylemciler onun önünde de slogan atınca polis durur mu, vermiş gazı yine) inönü stadı hizasından itibaren kapanmıştı beşiktaş hattı. hatta dolmabahçe camii'ne sığınanlar olmuş, revire dönüşmüş orası. başbakan sonraki mitinglerinde camiye ayakkabıyla girmişler, bira içmişler gibi gerçek dışı söylemlerde bulunup din üzerinden kışkırtma yapsa da camii imamı olayın doğrusunu açıkladı, gerçek görüntüler çıktı, ama bugün imam izne çıkarılmış...
2 haziran pazar kuzenlerle gittik tekrar...kalabalık gittikçe artıyor, insan renkleri çeşitleniyordu... ilk günler bayrak, flama vb yokken yavaş yavaş meydan ve parkın içi bunlarla dolmaya başladı. ben bayraksız, flamasız olsun diyenlerdendim, hala daha değişmedi düşüncem. çok renklilik iyidir ama illa rengini belirtmeden de gökkuşağının bir parçası olabilirsin diyorum. zira bu bizim ilk özgürlük mücadelesi sınavımız ve hala daha tolerans payımızı bilmiyoruz. yalnız bir gerçek var ki, tanımadığın insanlara ve onların sabır, tolerans ve olgunluklarına peşinen güveniyorsun, herkes de böyle.
bir hafta boyunca mesai yaptığımdan akşamları gidemedim. ama yüreğimiz ağzımızda twitterdan takip ettik. takibi kolaylaştırıcı hashtagler kullandık, süper bir şekilde organize olduk gerek eyleme katılım gerekse bilgi ağı açısından. öyle doğal, kendiliğinden ve güzel oldu ki, kimse ortak akılla oluştuğuna, bir lideri ,bir örgüt eli/ayağı, bir parti bacağı olmadığına inanmadı. içinde olmayana inanması güç gelebilir gerçekten. en çok da başbakan inanmadı, şu partinin işi, bu örgüt yaptırıyor, faiz lobisi işin içinde dedi. ha bizler için de önce şımarık kaymak tabaka dedi, sonra çapulcu ve marjinal...biz şiddet sevmiyoruz dedi, sonra %50'yi evde zor tutuyorum dedi, ümüğü sıkmak dedi, anladığınız dilden konuşuruz dedi... bir çok yaralanan, gözü kulağı hasar gören, canını kaybedenler için bir şey demedi... polisin müdahelesine de bir şey demedi. bir özür dahi dilemedi. sürekli benim polisim zarar gördü, kamu malı zarar gördü, benim yüzde ellim rahatsız oluyor dedi de, bizim yaramızı, bizim derdimizi görmedi, anlamadı dahası dışladı. görmedi ki sokaklarda yürüyenler arasında ona oy veren %50 de vardı. atmler taşlanmış, kaldırım taşları sökülmüş dedi, gözü hasar görene şifa, hayatını kaybedene rahmet dileyemedi. sonra dün(9 haziran) 6 ayrı mitingle şehir şehir dolaştı, ama yine yatıştırmadı, daha çok kışkırttı.
gezi parkı'yla ilgili proje için de bir çok şey dedi, topçu kışlasını dirilteceğim dedi, avm dedi, avm yok, rezidens dedi, o yok, müze dedi, o da değil opera binası dedi...dedi dedi dedi... bir tek, ey 1 milyonluk halkım burasını park olarak istiyor o halde öyle bırakıp güzelleştireceğim demedi.
bu arada istanbul'daki eylem diğer şehirlere de yayıldı, izmir, ankara, adana, tunceli(dersim), antakya, eskişehir, rize, bursa, aydın...son ikisi dışında yoğun polis müdaheleleri yaşandı. istanbul gazi mahallesi'nde de ağır yaralanmalı polis şiddeti gördük, duyduk. tabii yine twitter üzerinden.
ana akım medyanın kör, sağır, dilsiz oluşu da meydanlarda protesto edildi. yabancı basın yayın kuruluşları üzerinden takip edildi. yerel kanallardan halk tv baya görüntü ve haber paylaştı.
8 haziran cumartesi istanbul'un 3 büyük takımının taraftar grupları taksim meydan'da toplandı, meşalelerle harika bir duygu yaşattı. çarşı grubunun tüm eylem boyunca etkin oynadığı rol unutulmaz. bir de kendilerini toplumun hafıza kartı olarak tanımlayan redhack çok iyi destekçiydi.
gezi parkı içinde yardımlaşma sistemiyle ücretsiz yemekler, tedaviler yapılıyor. gönüllüler oluşan çöpleri temizliyor. hele cumartesi günü istiklal dahil olmak üzere bal dök yala şeklindeydi. inanmazdın bir gün öncesinde polisin biber gazına boğduğuna, etrafın boş gaz tüpleriyle dolu olduğuna, çöplerin etrafa savrulduğuna.
tabii duvarlar, kepenk üstleri, camlarda çeşit çeşit yazılar duruyor hala, çoğu süper zeka ürünü espirilerle dolu. temizlenmese en azından bazıları, semtin rengi olarak kalsa keşke.
bu eylem üzerinden bir çok okumalar yapıldı, yapılıyor, siyasi, politik, duygusal... doğru/yanlış yok bu yorumlarda hiçbiri doğru değil ya da hepsi doğru. kendiliğinden şekillenen bir halk hareketi, sınırları tanımları yok. misal yine başbakan dedi ki, liderinizi gönderin konuşalım. yok ki öyle bir lider, birkaç farklı gruptan temsilciler başbakan yardımcısıyla konuştu,ama bir sonuç yok.
dikkat edersen bir yorum yazmadım, bir tek bayrak konusunda sanırım.
bunlar da eylem sırasında çıkan ve sevdiğim videolar...
eylem nasıl başladı ve direniş oldu dersek, kısaca gezi parkı inşaatına tepki olarak parkta çadır kurup, piknikvari oturanlara polisin biber gazıyla müdahelesi sonrası, 15-20 kişilik gruba istanbul'un bir çok yerinden eylemci desteği aktı. sabahlamalar, gecelemeler şeklinde parka konuk olduk, böylece eylem direnişe geçti. en son bugün (10 haziran) gittiğimde insandan çok çadır vardı : ))
neyse, ilk 30 mayıs perşembe iş çıkışı gittim, eylemin bir önceki günden haberlerini duymuştum. haber derken radyo/tv gelmesin aklımıza, twitter başta olmak üzere facebook da haber kaynağı oldu. neyse işte gündüz içim içimi yedi, sonra iş arkadaşım t ile gittik. ortam sakindi, sloganlar atılıyordu türlü çeşit; "hükümet istifa" "tayyip istifa" "sık bakalım sık bakalım biber gazı sık bakalım, maskeni-kaskını- çıkar copunu bırak delikanlı kim bakalım" "kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz" en aklımda kalanları, sonraki günlerde "mustafa kemal'in askerleriyiz" de pıtladı... böyle sloganlı, sesli renkli bir gündü.
ama polis boş durmadı sabah ezanını müteakip gazı bastı parka, uykularında ne olduğunu şaşıran park sakinleri, önce kaçıştı sonra direndi... sonra geceyarısı yine gazladı polis, yine gazladı...
cuma günü yine iş çıkışı arkadaşlarım e ve t ile gezi'ye gitmeye karar verdik. internetten öğrendiğimiz kadarıyla rennieli solusyon, limon ve doktor maskesi tedariğimizi hazırladık. ama sonra metro çıkışında polis arama yapabilir ve direkt gözaltına alabilir fısıltısı yüzünden 0.5lt solusyonu çöpe attık.vee metro çıkışında gazla hasbıhal olduk. bu arada metro çalışmıyor, osmanbey'den sonrasına götürmüyordu, ama cuma günü baktık gidiyor inmedik osmanbey'de. hayatımda hiç biber gazı tadına bakmamış biri olarak, "bu gaz bir harika dostum" diyorum. direkt burun, geniz, ciğere doğru yakıyor, gözler şarılşarıl, şahane! bende güneş gözlüğü vardı ve bayağı kurtarıcı olduğunu anladım, keza fularım da yardımcı oldu. istiklal'e koşarak girdik, fransız konsolosluğu'nu geçip soldaki sokağa saptık ki, bir arkadaş durdurdu bizi. "ağzını aç, fısfıs, yüzüne sıkıcam korkma fısfıs, tamam sakin"
böyle böyle ara sokaklardan istiklal'e, istiklal'den aralara 2 ileri 1 geri, sloganlar atıp alkışlar tutarak o akşamı geçirdik. dönüşümüz biraz uzun oldu, keza ondan sonraki günlerde de taksim'e gidiş uzundu, çünkü füniküler, metro ve otobüs hatları çalıştırılmadı. zaten taksim meydan'a çıkmak pek mümkün olmadığından, çıksan da gümüşsuyu-beşiktaş hattında sürekli polis müdahelesi olduğundan tünel-karaköy-vapur-dolmuş şeklinde gittim geldim 2 gün. en ağır müdaheleler parktan sonra harbiye ve gümüşsuyu-dolmabahçe taraflarında oldu.
1 haziran cumartesi günü kabataş'a geçip fındıklı üzerinden kazancı yokuşunun paraleliyle taksim'e ulaştım, dönüşü de aynı şekil yaptım. ancak dönüş sırasında dolmabahçe karışmıştı (başbakanlık konutu mu ne varmış orada bazı eylemciler onun önünde de slogan atınca polis durur mu, vermiş gazı yine) inönü stadı hizasından itibaren kapanmıştı beşiktaş hattı. hatta dolmabahçe camii'ne sığınanlar olmuş, revire dönüşmüş orası. başbakan sonraki mitinglerinde camiye ayakkabıyla girmişler, bira içmişler gibi gerçek dışı söylemlerde bulunup din üzerinden kışkırtma yapsa da camii imamı olayın doğrusunu açıkladı, gerçek görüntüler çıktı, ama bugün imam izne çıkarılmış...
2 haziran pazar kuzenlerle gittik tekrar...kalabalık gittikçe artıyor, insan renkleri çeşitleniyordu... ilk günler bayrak, flama vb yokken yavaş yavaş meydan ve parkın içi bunlarla dolmaya başladı. ben bayraksız, flamasız olsun diyenlerdendim, hala daha değişmedi düşüncem. çok renklilik iyidir ama illa rengini belirtmeden de gökkuşağının bir parçası olabilirsin diyorum. zira bu bizim ilk özgürlük mücadelesi sınavımız ve hala daha tolerans payımızı bilmiyoruz. yalnız bir gerçek var ki, tanımadığın insanlara ve onların sabır, tolerans ve olgunluklarına peşinen güveniyorsun, herkes de böyle.
bir hafta boyunca mesai yaptığımdan akşamları gidemedim. ama yüreğimiz ağzımızda twitterdan takip ettik. takibi kolaylaştırıcı hashtagler kullandık, süper bir şekilde organize olduk gerek eyleme katılım gerekse bilgi ağı açısından. öyle doğal, kendiliğinden ve güzel oldu ki, kimse ortak akılla oluştuğuna, bir lideri ,bir örgüt eli/ayağı, bir parti bacağı olmadığına inanmadı. içinde olmayana inanması güç gelebilir gerçekten. en çok da başbakan inanmadı, şu partinin işi, bu örgüt yaptırıyor, faiz lobisi işin içinde dedi. ha bizler için de önce şımarık kaymak tabaka dedi, sonra çapulcu ve marjinal...biz şiddet sevmiyoruz dedi, sonra %50'yi evde zor tutuyorum dedi, ümüğü sıkmak dedi, anladığınız dilden konuşuruz dedi... bir çok yaralanan, gözü kulağı hasar gören, canını kaybedenler için bir şey demedi... polisin müdahelesine de bir şey demedi. bir özür dahi dilemedi. sürekli benim polisim zarar gördü, kamu malı zarar gördü, benim yüzde ellim rahatsız oluyor dedi de, bizim yaramızı, bizim derdimizi görmedi, anlamadı dahası dışladı. görmedi ki sokaklarda yürüyenler arasında ona oy veren %50 de vardı. atmler taşlanmış, kaldırım taşları sökülmüş dedi, gözü hasar görene şifa, hayatını kaybedene rahmet dileyemedi. sonra dün(9 haziran) 6 ayrı mitingle şehir şehir dolaştı, ama yine yatıştırmadı, daha çok kışkırttı.
gezi parkı'yla ilgili proje için de bir çok şey dedi, topçu kışlasını dirilteceğim dedi, avm dedi, avm yok, rezidens dedi, o yok, müze dedi, o da değil opera binası dedi...dedi dedi dedi... bir tek, ey 1 milyonluk halkım burasını park olarak istiyor o halde öyle bırakıp güzelleştireceğim demedi.
bu arada istanbul'daki eylem diğer şehirlere de yayıldı, izmir, ankara, adana, tunceli(dersim), antakya, eskişehir, rize, bursa, aydın...son ikisi dışında yoğun polis müdaheleleri yaşandı. istanbul gazi mahallesi'nde de ağır yaralanmalı polis şiddeti gördük, duyduk. tabii yine twitter üzerinden.
ana akım medyanın kör, sağır, dilsiz oluşu da meydanlarda protesto edildi. yabancı basın yayın kuruluşları üzerinden takip edildi. yerel kanallardan halk tv baya görüntü ve haber paylaştı.
8 haziran cumartesi istanbul'un 3 büyük takımının taraftar grupları taksim meydan'da toplandı, meşalelerle harika bir duygu yaşattı. çarşı grubunun tüm eylem boyunca etkin oynadığı rol unutulmaz. bir de kendilerini toplumun hafıza kartı olarak tanımlayan redhack çok iyi destekçiydi.
gezi parkı içinde yardımlaşma sistemiyle ücretsiz yemekler, tedaviler yapılıyor. gönüllüler oluşan çöpleri temizliyor. hele cumartesi günü istiklal dahil olmak üzere bal dök yala şeklindeydi. inanmazdın bir gün öncesinde polisin biber gazına boğduğuna, etrafın boş gaz tüpleriyle dolu olduğuna, çöplerin etrafa savrulduğuna.
tabii duvarlar, kepenk üstleri, camlarda çeşit çeşit yazılar duruyor hala, çoğu süper zeka ürünü espirilerle dolu. temizlenmese en azından bazıları, semtin rengi olarak kalsa keşke.
bu eylem üzerinden bir çok okumalar yapıldı, yapılıyor, siyasi, politik, duygusal... doğru/yanlış yok bu yorumlarda hiçbiri doğru değil ya da hepsi doğru. kendiliğinden şekillenen bir halk hareketi, sınırları tanımları yok. misal yine başbakan dedi ki, liderinizi gönderin konuşalım. yok ki öyle bir lider, birkaç farklı gruptan temsilciler başbakan yardımcısıyla konuştu,ama bir sonuç yok.
dikkat edersen bir yorum yazmadım, bir tek bayrak konusunda sanırım.
bunlar da eylem sırasında çıkan ve sevdiğim videolar...
Cumartesi, Mart 23, 2013
sinirden...
el titrer, baş ağrır, mideye kramp girer, yemek yiyemezsin, çok yemek yersin... hepsi olabilir. hele sindiremediğin duruma düşmüşsen, vay o kaçan uykuların haline.
filmlerde olur ya; birine başka birileri bir şeyler söyler/ yapar da beriki doğrudürüst karşılık veremez olur, biz de izlerken ayrı bir sinir oluruz. başka zaman olsa bıdırbıdır konuşursun şimdi de cevap ver de ağzının payını alsın şu sürtük, o nasıl davranıyorsa sen de öyle yap falan deriz. film değil gerçekmiş, oluyormuş böyle.
nasıl sindiremiyorum olanları, hareketleri anlatamam, öyle ki beddua bile edemiyorum düzgün şekilde. şunu demeyi becerebildim bir; bana hissettirdiklerinin katlarcasını kendileri yaşasın. ne ağır beddua dimi, ahahaha naifliğin ötesinde bir durum, gerizekalıyım yemin ederim. hayır bir de en pisi, kendimi yiyorum sonra.
halbuki istanbul trafiği bana süper bir hayat dersini seneler boyunca öğretmişti; kimseye laf anlatamazsın, herkese kendini açıklayamazsın, sen ne yaparsan yap karşındaki sabitse durum değişmez, dolayısıyla en iyisi; olanı olduğu gibi kabullenmektir, çünkü zaten hayat herkese aynı şeyleri yaşatır, senin ekstra debelenmene gerek yok. evet? ne var?! trafik öğretti bunu bana, ama tam öğrenememişsem demek, yine soyundum bir şeylere, ortada cıbıldaklığımla kaldım.
allahtan bünye sinir harplerine aşılı, neler atlattı -atlattı mı gerçekten, belki numara yapıyordur-
bir şeyleri fazla ciddiye alıyorum herhalde, ama ne?
a)hayatı
b)insanları
c)kendimi
d)hiçbiri
e)a hiç,belki bazen b, c mütemadiyen
filmlerde olur ya; birine başka birileri bir şeyler söyler/ yapar da beriki doğrudürüst karşılık veremez olur, biz de izlerken ayrı bir sinir oluruz. başka zaman olsa bıdırbıdır konuşursun şimdi de cevap ver de ağzının payını alsın şu sürtük, o nasıl davranıyorsa sen de öyle yap falan deriz. film değil gerçekmiş, oluyormuş böyle.
nasıl sindiremiyorum olanları, hareketleri anlatamam, öyle ki beddua bile edemiyorum düzgün şekilde. şunu demeyi becerebildim bir; bana hissettirdiklerinin katlarcasını kendileri yaşasın. ne ağır beddua dimi, ahahaha naifliğin ötesinde bir durum, gerizekalıyım yemin ederim. hayır bir de en pisi, kendimi yiyorum sonra.
halbuki istanbul trafiği bana süper bir hayat dersini seneler boyunca öğretmişti; kimseye laf anlatamazsın, herkese kendini açıklayamazsın, sen ne yaparsan yap karşındaki sabitse durum değişmez, dolayısıyla en iyisi; olanı olduğu gibi kabullenmektir, çünkü zaten hayat herkese aynı şeyleri yaşatır, senin ekstra debelenmene gerek yok. evet? ne var?! trafik öğretti bunu bana, ama tam öğrenememişsem demek, yine soyundum bir şeylere, ortada cıbıldaklığımla kaldım.
allahtan bünye sinir harplerine aşılı, neler atlattı -atlattı mı gerçekten, belki numara yapıyordur-
bir şeyleri fazla ciddiye alıyorum herhalde, ama ne?
a)hayatı
b)insanları
c)kendimi
d)hiçbiri
e)a hiç,belki bazen b, c mütemadiyen
Pazar, Mart 10, 2013
eksik değil fazla
hayatımda ne eksik bilmiyorum, bilmediğime göre eksik bir şey de yok belki aslında.
o halde bu sıkıntının sebebi fazlalıklar. açlık kadar tokluk da rahatsız eder insanı, tokluğa sebep veren şeylerin bir süre sonra atılması gerekir.
hayatımdaki fazlalık pazartesi sabahıyla başlayan cuma akşamıyla biten döngü. yarattığı ise tokluk değil, şişkinlik hissi, gımırtılar, gurultular, rahatsızlık...
o da olmazsa ne yapacağız peki? hayal kurar, aylaklık yaparız olmaz mı?
ne yağmurda ıslanmak derdimiz olur, ne güneş varken gölge bulamamak.
sever, aşık olur, ayrılır acı çekeriz. unutmak için acısını yeni sevmelere koşarız.
kalbimin değil de sürekli başımın ağrıyor oluşu ne kötü.
fazlayı da eksiği de bulduk, şimdi ne yapacağız?
yazsak sürekli böyle, yazdıkça kendimizi kaybetsek biz kaybettikçe birileri kendini bulsa her yazıda.
herkes aynıymış meğersem desek. aynı mıyız hakkaten ya?
o halde bu sıkıntının sebebi fazlalıklar. açlık kadar tokluk da rahatsız eder insanı, tokluğa sebep veren şeylerin bir süre sonra atılması gerekir.
hayatımdaki fazlalık pazartesi sabahıyla başlayan cuma akşamıyla biten döngü. yarattığı ise tokluk değil, şişkinlik hissi, gımırtılar, gurultular, rahatsızlık...
o da olmazsa ne yapacağız peki? hayal kurar, aylaklık yaparız olmaz mı?
ne yağmurda ıslanmak derdimiz olur, ne güneş varken gölge bulamamak.
sever, aşık olur, ayrılır acı çekeriz. unutmak için acısını yeni sevmelere koşarız.
kalbimin değil de sürekli başımın ağrıyor oluşu ne kötü.
fazlayı da eksiği de bulduk, şimdi ne yapacağız?
yazsak sürekli böyle, yazdıkça kendimizi kaybetsek biz kaybettikçe birileri kendini bulsa her yazıda.
herkes aynıymış meğersem desek. aynı mıyız hakkaten ya?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


