..........
dünya mı küçük yoksa benim dünyam mı bilmiyorum.. ama insan üstüste birileriyle karşılaşınca, tesadüfün gücü üzerine düşünüyor.. herbirimiz kendi hayatlarımızın baş rollerinde ve bir başkasının hayatında figüranken, nasıl etkileşiyordu yaşamlar.. hayat bu ne zaman ne olacağı belli olmaz, gün olur devran döner vs şeklindeki ifadelerin zaman içinde gerçeklik halini almaları, benim temennim mi daha kuvvetli yoksa onunkisi mi diye düşündürtmüyor mu insanı..
size kazık attığını düşündüğünüz birini hatırlayın mesela.. birgün bu kazığının karşılığını alsın da istediniz mi içinizden..hah tamam işte.. o bir gün mutlaka gelecek.. bir piramitin en tepesindeki taş gibi yerleşiverecek yerine.. ve bu piramitlerin herbir diğer taşı da, diğer piramitlerin ya tepesindeki ya zemindeki ya ortasındaki taşın kesişiminde...
ay aman neyse, keşke düşüncelerimi daha sistematik şekilde düzenleyebilseydim de, bitmemiş bir kazağın ucundan sarkan ip gibi kalakalmasaydı...
........
........
"günümü gün edicem, heey hooyt..yaşasın eğlence.. modu düşünüldüğü gibi keyif ve eğlence vermiyor hep insana.. kendini gaza getirmene rağmen .ıçının üstünde pineklediğinde mutsuz oluyorsun çünkü bu sefer... her neyse.. işte bu yüzden gelişine doksana çakacağım sadece, gol olur olmaz mühim değil" dedim arkadaşıma.. çok hoşuma gitti bu benzetmem buraya da yazayım dedim..ehe..
Çarşamba, Eylül 26, 2007
Pazartesi, Eylül 24, 2007
lodos..
lodos vurdu muydu denize, söküp alır içinden.. zamanla içine düşmüş, atılmış olan, ne varsa ona ait olmayan.. farkedilmez ağırlıklarıyla fazlalıktır onlar aslında..
deniz coşar tabii, bu arınma zamanlarında.. kükrer, çalkalanır... aylardır biriktirdiği, önemli saydığı şeylerin kendinden kolayca kopup gitmesine izin vermez.. bir savaştır sanki, ama ertesinde eksiklik hissedilmeyen..
fazlalık olanlar gittiğinde eksilir mi ki insan...
deniz coşar tabii, bu arınma zamanlarında.. kükrer, çalkalanır... aylardır biriktirdiği, önemli saydığı şeylerin kendinden kolayca kopup gitmesine izin vermez.. bir savaştır sanki, ama ertesinde eksiklik hissedilmeyen..
fazlalık olanlar gittiğinde eksilir mi ki insan...
Çarşamba, Eylül 19, 2007
sevinçliyiz hepimiz yaşasın okulumuz...
onyedieylül itibariyle okullar yeni yayın dönemine başladılar.. ve halihazırda ömrümüzü yiyen trafik sorunu bir yaşam sorunu haline gelecek mi endişesi taşımaya başladık..
neyse efendim istanbul'da okulların başladığı bu hafta toplu taşıma araçlarının sayısını arttırma ve ücretsiz yolcu taşıma gibi önlemler alındı.. ve pazartesi akşamı uzun süredir olmayan bir şekilde ve "mucizevi" olarak 19:35'de eve vardım.. hep böyle olacak sandım, ama yanıldığımı dün 20:10 sularında eve vardığımda anladım...-evde iftar yemeği vardı ama ben kuru krakerlerle zincirlikuyu dolaylarında iftarımı yapmıştım, üzerine annemin lezzetli yemeklerini yememi engellemedi neyse ki.. eheh- normalde maslak ve köprü trafiği sebebiyle 18:00'de çıktığım vakit 20:00 civarı üsküdar'daki evimde olabiliyorum zati.. güya banka taşınacak falan diyorlar ama bankanın taşınmasını beklemek istemiyorum..
her neyse.. asıl anlatacağım başka birşey.. bu sabah geç kalktım ve servise binmedim, allahtan hava da güzeldi.. üsküdar'dan motora binerken kısa bir şaşkınlık yaşadım akbil basmaya yeltenmeyle aaa bedavaydı dimiiii durumları arasında.. o yüzden mi motor yolcusu bu kadar fazlaydı acaba,neyse.. -sonra motorda bi çocuğa aşık oldum, yolculuk aşkı yani tabi, inince geçti..- sonra insanların otobüslere vıızt diye bindiğini gördüm.. yine hatırladım tabii ücretsizdi ya, işte ondan, rüya gibiydi... ve beşiktaş meydanı'ndaki ışıklara doğru yürürken bir baktım yayalara yeşil, sevindim tabii.. demek ki bazı ışıkları da bugün sürekli yeşil yapmışla... eh sonrasında kendi kendime güldüm minibüse binene kadar... neyse ki minibüs bedava değildi de uyandım ve kendime geldim..
bu arada irem ve kerem okul öncesiyle, okul öncesinin öncesi sınıflarına kayıt oldular.. pek bir sevinçliler, öyle gider inşallah... şimdilik bu kadar...
neyse efendim istanbul'da okulların başladığı bu hafta toplu taşıma araçlarının sayısını arttırma ve ücretsiz yolcu taşıma gibi önlemler alındı.. ve pazartesi akşamı uzun süredir olmayan bir şekilde ve "mucizevi" olarak 19:35'de eve vardım.. hep böyle olacak sandım, ama yanıldığımı dün 20:10 sularında eve vardığımda anladım...-evde iftar yemeği vardı ama ben kuru krakerlerle zincirlikuyu dolaylarında iftarımı yapmıştım, üzerine annemin lezzetli yemeklerini yememi engellemedi neyse ki.. eheh- normalde maslak ve köprü trafiği sebebiyle 18:00'de çıktığım vakit 20:00 civarı üsküdar'daki evimde olabiliyorum zati.. güya banka taşınacak falan diyorlar ama bankanın taşınmasını beklemek istemiyorum..
her neyse.. asıl anlatacağım başka birşey.. bu sabah geç kalktım ve servise binmedim, allahtan hava da güzeldi.. üsküdar'dan motora binerken kısa bir şaşkınlık yaşadım akbil basmaya yeltenmeyle aaa bedavaydı dimiiii durumları arasında.. o yüzden mi motor yolcusu bu kadar fazlaydı acaba,neyse.. -sonra motorda bi çocuğa aşık oldum, yolculuk aşkı yani tabi, inince geçti..- sonra insanların otobüslere vıızt diye bindiğini gördüm.. yine hatırladım tabii ücretsizdi ya, işte ondan, rüya gibiydi... ve beşiktaş meydanı'ndaki ışıklara doğru yürürken bir baktım yayalara yeşil, sevindim tabii.. demek ki bazı ışıkları da bugün sürekli yeşil yapmışla... eh sonrasında kendi kendime güldüm minibüse binene kadar... neyse ki minibüs bedava değildi de uyandım ve kendime geldim..
bu arada irem ve kerem okul öncesiyle, okul öncesinin öncesi sınıflarına kayıt oldular.. pek bir sevinçliler, öyle gider inşallah... şimdilik bu kadar...
Perşembe, Eylül 06, 2007
Pazartesi, Ağustos 13, 2007
alaçatı..
gitmeden öncesine kadar pek bi sosyetik, tiki mekan olduğunu düşünüyordum, çeşme alaçatı'nın.. evet böyle bir özelliği de var,ama şimdiye kadar gördüğüm yöreler arasında-tamam tüm türkiye'yi gezmedim ama- tamamıyla yaşamak istedeğim bir yer oluverdi gördükten sonra... taş evlere aşık oldum, belki hep aşıkmışım da görünce farkettim.. ruhumu yakaladı resmen, hayalim yok diye hayıflanmalarıma bir cevap gibi geldi.. orada yaşamalıydım, işim,evim orada olmalıydı, belki çocuklarım da orada büyümelilerdi..
babam ve oğlum filmi de nasıl bir etki bırakmışsa bende, alaçatı'da hissettiklerimi yine o filmi izlediğim zaman hissettiklerime benzettim..
işin en güzel yanı, o eski taş evlerde insanlar hala yaşıyor,o evler canlı... restore edilip,öylece kalakalmamışlar.. ve işin diğer bir güzel yanı ise, yeni yapılan yazlıkların,evlerin bu eski doğal yapıya uyumlu yapılıyor olması... birkaç istisna yapı, tabela,anten falan olsa bile muhafaza edilmiş..umarım ben oraya yerleşinceye kadar ve sonrasında da bozulmaz...(garanti bankası'nı takdir ettik yine..çevreye uyumluluğuyla..)
emrah'ın çeşme'ye gidiş planını söylediği ve benim "gidelim,tabii" şeklindeki atlayışımdan beri acaba gitmesem mi diye bir soru vardı kafamda.. hani o kadar yolu sadece haftasonu için gideceğiz, yol yorgunluğu sonrası iş var, gideceğim için evde oluşan huzursuzluk durumları var falan gibi sebeplerle kafamın içi gel-gitliydi.. şimdi diyorum ki; hepsine değmiş, iyi ki beni de çağırmışlar, iyi ki gitmişiz, iyi ki katılmışım plana..
yolumuz rahat geçti... cuma gecesi çıkıp, cumartesi sabah 7 civarı alaçatı'ya vardık.. (gideceğimiz oteldekiler uykudaydı, ev-otel tarzında oldukları için kapıları geç açılıyor sanırım)
gidiş ve dönüşlerde izmir tarafında ben kullandım bir süre..( bana güvendiği için de ayrıca teşekkür etmeliyim emrah'a, 200'e vurdurduğumda bile,hehe)
hernekadar müge denizin tuz oranının kaş'tan bile fazla olduğunu söylese de, ben denizi de beğendim.. kumu ince, suyu berrak..
cumartesi'ni, babylon'un plajında bir gölge, bir güneş malaklık yaparak geçirdik tabii.. (yine de akşam dışarı çıkmadan 1 saat daha uyumalıydık bence ,eheheh) keyifli akşam yemeğimiz boyunca alaçatı'da yaşama hayalleri kurduk, güldük,eğlendik.. üzerine sakızlı türk kahvelerimizi içtik... yavaştan babylon'a geçtik (merkezle arası 2 km civarında, tekerlekli taşıtlardan birini kullanmak gerekiyor) teoman bizi şaşırtmadı ve programı 23:45'te yapılan konsere, 00:30'da çıktı.. performansı geneline göre iyiydi, ama biz yine de yaşlanmaya başladıkça aslında tarz mı değiştirmeye çalışıyor acaba diye düşündük(bağırgaçlarını çok kullandı yine).. konser sonrası, müge'yle beraber tanışmak için harekette bulunduk, görüşmek isteyenleri birkaç kişilik gruplar halinde sırayla alıyorlardı, sevindirik olduk önce...ama paravanın arkasındakileri göz ucuyla da olsa görünce vazgeçtik..
pazar günü denize girmeden erken yola çıktık, rahat rahat molalar yaptık.. giderken içemediğimiz susurluk ayranını bu kez içtik.. kestirme yolu dönüşte de bulmasak da, erkenden mudanya'ya vardık... nemli-sıcak havası ve kalabalık görüntüsüyle küçük bir istanbul vardı orada, dondurmamızı yiyip koşarak uzaklaştık..
beni eve bıraktıklarında 01.30'du.. gece uykuya zor daldım, kabus gördüm, uyumaya çalıştığım sıralarda üç buçuğu geçiyordu...
bu arada fotoğraf makinemi de almamıştım, ne çekilir ki diye, pişman oldum mu oldum, müge'den destek alıcaz artık foto konusunda.. (eklerim buraya da)
o diil de, iyi ki gitmişiz... :)
babam ve oğlum filmi de nasıl bir etki bırakmışsa bende, alaçatı'da hissettiklerimi yine o filmi izlediğim zaman hissettiklerime benzettim..
işin en güzel yanı, o eski taş evlerde insanlar hala yaşıyor,o evler canlı... restore edilip,öylece kalakalmamışlar.. ve işin diğer bir güzel yanı ise, yeni yapılan yazlıkların,evlerin bu eski doğal yapıya uyumlu yapılıyor olması... birkaç istisna yapı, tabela,anten falan olsa bile muhafaza edilmiş..umarım ben oraya yerleşinceye kadar ve sonrasında da bozulmaz...(garanti bankası'nı takdir ettik yine..çevreye uyumluluğuyla..)
emrah'ın çeşme'ye gidiş planını söylediği ve benim "gidelim,tabii" şeklindeki atlayışımdan beri acaba gitmesem mi diye bir soru vardı kafamda.. hani o kadar yolu sadece haftasonu için gideceğiz, yol yorgunluğu sonrası iş var, gideceğim için evde oluşan huzursuzluk durumları var falan gibi sebeplerle kafamın içi gel-gitliydi.. şimdi diyorum ki; hepsine değmiş, iyi ki beni de çağırmışlar, iyi ki gitmişiz, iyi ki katılmışım plana..
yolumuz rahat geçti... cuma gecesi çıkıp, cumartesi sabah 7 civarı alaçatı'ya vardık.. (gideceğimiz oteldekiler uykudaydı, ev-otel tarzında oldukları için kapıları geç açılıyor sanırım)
gidiş ve dönüşlerde izmir tarafında ben kullandım bir süre..( bana güvendiği için de ayrıca teşekkür etmeliyim emrah'a, 200'e vurdurduğumda bile,hehe)
hernekadar müge denizin tuz oranının kaş'tan bile fazla olduğunu söylese de, ben denizi de beğendim.. kumu ince, suyu berrak..
cumartesi'ni, babylon'un plajında bir gölge, bir güneş malaklık yaparak geçirdik tabii.. (yine de akşam dışarı çıkmadan 1 saat daha uyumalıydık bence ,eheheh) keyifli akşam yemeğimiz boyunca alaçatı'da yaşama hayalleri kurduk, güldük,eğlendik.. üzerine sakızlı türk kahvelerimizi içtik... yavaştan babylon'a geçtik (merkezle arası 2 km civarında, tekerlekli taşıtlardan birini kullanmak gerekiyor) teoman bizi şaşırtmadı ve programı 23:45'te yapılan konsere, 00:30'da çıktı.. performansı geneline göre iyiydi, ama biz yine de yaşlanmaya başladıkça aslında tarz mı değiştirmeye çalışıyor acaba diye düşündük(bağırgaçlarını çok kullandı yine).. konser sonrası, müge'yle beraber tanışmak için harekette bulunduk, görüşmek isteyenleri birkaç kişilik gruplar halinde sırayla alıyorlardı, sevindirik olduk önce...ama paravanın arkasındakileri göz ucuyla da olsa görünce vazgeçtik..
pazar günü denize girmeden erken yola çıktık, rahat rahat molalar yaptık.. giderken içemediğimiz susurluk ayranını bu kez içtik.. kestirme yolu dönüşte de bulmasak da, erkenden mudanya'ya vardık... nemli-sıcak havası ve kalabalık görüntüsüyle küçük bir istanbul vardı orada, dondurmamızı yiyip koşarak uzaklaştık..
beni eve bıraktıklarında 01.30'du.. gece uykuya zor daldım, kabus gördüm, uyumaya çalıştığım sıralarda üç buçuğu geçiyordu...
bu arada fotoğraf makinemi de almamıştım, ne çekilir ki diye, pişman oldum mu oldum, müge'den destek alıcaz artık foto konusunda.. (eklerim buraya da)
o diil de, iyi ki gitmişiz... :)
Pazar, Ağustos 05, 2007
yine dondurma..
yolunuz üsküdar'a düşerse ya da düşürmeye çalışın ve kanaat lokantası'nın dondurmasından yiyin.. sütlü tatlılarıyla birlikte de deneyin isterseniz ama bence, dondurmasını ayrı bir deneyin.. çikolatalısını yerken çikolata, kaymaklısını yerken süt tadı alabildiğiniz, gayet yoğun-maraş gibi- ve lezzetlidir dondurması.. vişne ve limon gibi meyveli olanları ise eski usul, buzul yapıda, serinletici...
bir de beşiktaş'taki roma dondurmacısı'na uğrayın.. belki size de çocukluğunuzu hatırlatır, belki dondurmasını çok seversiniz.. ben genelde çok karışık dondurma yemem,en fazla üç çeşit.. tatları karışıyor falan diye.. ama roma dondurmacısı'nda kaideyi bozarım.. türk kahveli olanı tadın, böğürtlen, karamel, kaymak, çikolata, vişne... aynı çok özendirici reklam çalışmalarındaki gibi, rengarenk,üstüste...
bir de beşiktaş'taki roma dondurmacısı'na uğrayın.. belki size de çocukluğunuzu hatırlatır, belki dondurmasını çok seversiniz.. ben genelde çok karışık dondurma yemem,en fazla üç çeşit.. tatları karışıyor falan diye.. ama roma dondurmacısı'nda kaideyi bozarım.. türk kahveli olanı tadın, böğürtlen, karamel, kaymak, çikolata, vişne... aynı çok özendirici reklam çalışmalarındaki gibi, rengarenk,üstüste...
motor sistem..
ben küçükken dışarı dolaşmaya çıktığımızda bir seçim yapmam gerekirdi.. mısır mı yiyeceğim yoksa dondurma mı.. ikisini birden yemenin zararlı olacağına dair artık yeterli bilgim oluştuğundan,neden ikisini birden yiyemeyeceğimi de sormazdım... her seferinde, gönlüm seçmediğim diğerinde de kalarak birini yerdim...
sonra aç karnına da yenmezdi dondurma ya da mısır.. mideyi bozardı falan...
neyse işte büyüdüğüm halde çocukluk alışkanlığı şeklinde yine yemedim bu ikiliyi bir arada ve aç karnına..(ikili denmez aslında hiçbir zaman birarada olamayanlara)
iyi ama bunlar besin değil miydi,aç karnına neden yenmesindi..önce bu "zinciri" kırdım...
ve biri ana yemekse diğeri tatlı olamaz mıydı... sonra da bu zinciri..
mısır yedikten sonra dondurma yemek... ne güzeldi, tüm çocukluğum ve büyüme evrem sırasında yapmak istediğim bi'şey..(hahaha embesil gibi oldu biraz,neyse..)
fakat gördüm ki, bu oluşuma hazır olmayan mide ve daha ziyade arkadaşları bu işe biraz bozuldu.. ki biz arkadaşlarına motor sistem de deriz... o gün bugündür, bunları bir arada yine yemiyorum diyemem.. canım istediği zaman istediğim şeyi yiyorum..
ve anladım ki, eğer yerleşik bir sistemi değiştireceksek bunun iki yolu var.. ya bir anda ve .ıçarak, ya yavaş yavaş alıştırarak...
(iyi de ben böyle bir sonuca bağlamayacaktım,bu nerden çıktı, biri bilgisayarıma mı girdi.. bu yazı alegorik değildi ki.. mısır ve dondurma bişeyi temsil etmiyo ki.. motor sistem de öyle.. yoksa ediyor mu.. amaaan napiyim ederse etsin, isteyen istediğine yorumlasın mı diyim.. yoksa şu son paragrafı silerek tüm bunlara bi son mu vereyim..bunları niye ciddiye aldım ki iki dakkada, altı üstü tırtır olma üzerine bi yazı işte...)
not: bu yazıyı yazan kendini tutamadı ve dondurmalı bir yazı daha yazdı..
sonra aç karnına da yenmezdi dondurma ya da mısır.. mideyi bozardı falan...
neyse işte büyüdüğüm halde çocukluk alışkanlığı şeklinde yine yemedim bu ikiliyi bir arada ve aç karnına..(ikili denmez aslında hiçbir zaman birarada olamayanlara)
iyi ama bunlar besin değil miydi,aç karnına neden yenmesindi..önce bu "zinciri" kırdım...
ve biri ana yemekse diğeri tatlı olamaz mıydı... sonra da bu zinciri..
mısır yedikten sonra dondurma yemek... ne güzeldi, tüm çocukluğum ve büyüme evrem sırasında yapmak istediğim bi'şey..(hahaha embesil gibi oldu biraz,neyse..)
fakat gördüm ki, bu oluşuma hazır olmayan mide ve daha ziyade arkadaşları bu işe biraz bozuldu.. ki biz arkadaşlarına motor sistem de deriz... o gün bugündür, bunları bir arada yine yemiyorum diyemem.. canım istediği zaman istediğim şeyi yiyorum..
ve anladım ki, eğer yerleşik bir sistemi değiştireceksek bunun iki yolu var.. ya bir anda ve .ıçarak, ya yavaş yavaş alıştırarak...
(iyi de ben böyle bir sonuca bağlamayacaktım,bu nerden çıktı, biri bilgisayarıma mı girdi.. bu yazı alegorik değildi ki.. mısır ve dondurma bişeyi temsil etmiyo ki.. motor sistem de öyle.. yoksa ediyor mu.. amaaan napiyim ederse etsin, isteyen istediğine yorumlasın mı diyim.. yoksa şu son paragrafı silerek tüm bunlara bi son mu vereyim..bunları niye ciddiye aldım ki iki dakkada, altı üstü tırtır olma üzerine bi yazı işte...)
not: bu yazıyı yazan kendini tutamadı ve dondurmalı bir yazı daha yazdı..
Çarşamba, Ağustos 01, 2007
serinlik...
ne soğuk,ne sıcak.. ferah değil,ama zıddı kesinlikle değil.. serin..
yağmursuz ama güneşsiz de bir günde, ifil esen rüzgarda, sabit durur gibi yürümek caddelerde.. enerji harcamıyor gibi... berrak değil ama sigaradan hafif közlenmiş bir ses, hiç sigara içmemiş bir nefes gibi.. yok,berrak aslında.. dingin.. kuş tüyü bir yatağa kendini bırakır gibi.. sarılmak gibi yumuşacık ama sıkıca...
bir daha seyrettim say something videosunu...
ne güzel süzülüyor yaşlar, o ses ne güzel çıkıyor o sırada..
yağmursuz ama güneşsiz de bir günde, ifil esen rüzgarda, sabit durur gibi yürümek caddelerde.. enerji harcamıyor gibi... berrak değil ama sigaradan hafif közlenmiş bir ses, hiç sigara içmemiş bir nefes gibi.. yok,berrak aslında.. dingin.. kuş tüyü bir yatağa kendini bırakır gibi.. sarılmak gibi yumuşacık ama sıkıca...
bir daha seyrettim say something videosunu...
ne güzel süzülüyor yaşlar, o ses ne güzel çıkıyor o sırada..
Salı, Temmuz 31, 2007
efsane geri döndü..
nası mutlu oldum ya, manyak mıyım ne... tv'de reklamı görünce, geçen sene rockncoke'a placebo'nun geleceğini öğrendiğim zamanki gibi, kalbim hop etti... polo şeker yeniden piyasaya çıkıyormuuuuuşşş.. heyyooo...
bir de polo'dan daha önce yaşamıma girmiş, ortası delik olmayan, tadı ve kıvamı polo gibi olan,çocukluğumun şekerleri vardı.. hey gidi hey...
ya ben james'e neden gitmedim.. manyaklığın yanısıra salaklık da mevcut...pufff...
olleeey polo....
ama ama ama james... ühüüü..
Say something, say something, anything
I’ve shown you everything
Give me a sign
Say something, say something, anything
Your silence is deafening
Pay me in kind
Take a drug to set you free
Strange fruit from a forbidden tree
You’ve got to come down soon
More than a drug is what I need
Need a change of scenery
Need a new life
......
Whenever she's feeling empty
Whenever she's feeling insecure
Whenever her face is frozen
Unable to fake it anymore
Her shadow is always with her
Her shadow could always keep her small
So frightened that he won't love her
She builds up a wall
Oh no, she knows where to hide in the dark
Oh no, she's nowhere to hide in the dark
She's a star
She's a star
bir de polo'dan daha önce yaşamıma girmiş, ortası delik olmayan, tadı ve kıvamı polo gibi olan,çocukluğumun şekerleri vardı.. hey gidi hey...
ya ben james'e neden gitmedim.. manyaklığın yanısıra salaklık da mevcut...pufff...
olleeey polo....
ama ama ama james... ühüüü..
Say something, say something, anything
I’ve shown you everything
Give me a sign
Say something, say something, anything
Your silence is deafening
Pay me in kind
Take a drug to set you free
Strange fruit from a forbidden tree
You’ve got to come down soon
More than a drug is what I need
Need a change of scenery
Need a new life
......
Whenever she's feeling empty
Whenever she's feeling insecure
Whenever her face is frozen
Unable to fake it anymore
Her shadow is always with her
Her shadow could always keep her small
So frightened that he won't love her
She builds up a wall
Oh no, she knows where to hide in the dark
Oh no, she's nowhere to hide in the dark
She's a star
She's a star
Pazar, Temmuz 29, 2007
başka türlü birşey..
özlediğim birşeyler var..belki hiç yaşamadığım, belki bildiğim.. insan, hiç bilmediği birşeyi özler mi.. tadını, kokusunu, verdiği hissi, düşünceyi bilmediğin birşeyi.. bilmek derken bizzat tecrübe etmediğin birşeyi...
sanırım özler..
özlediği, yaşamında eksikliğini hissettiğidir aslında.. ve dolayısıyla neyi, kimi özlediğini bilmeden özler.. sonra eksikliğini hisettiği şeyin gerçekte aslen varolup olmadığını düşünmeye başlar, öyle ya belki hiç olmayan, hiç yaşanıp tecrübe edilememiş birşeydir özlediği.. belki insanın özelliğidir eksikliği/ eksik hissetmesi... sonra arayışlara da geçer, bulduğunu sanır..
ve inanmak..
önemli bir varlık kaynağı.. ve yine dolayısıyla, özlediği şeyin illa ki, mutlaka var olduğuna, ona sahip olamasa da, görüp duymasa da, dokunamasa da-ya da bir zamanlar yaşamış olup sonra kaybetmiş olsa da yine- var olduğuna inanır, inanır ki eksiklik hissi az da olsa giderilsin, bir umudu olsun...
peri masallarını, sihirli değnekleri seviyor olmam da ondan ya...
.
.
baska turlu bir sey benim istedigim
ne agaca benzer ne de buluta
burasi gibi degil gidecegim memleket
denizi ayri deniz havasi ayri hava
nerde gorduklerim nerde o bekledigim
rengi baska tadi baska
bir baska yolculuk dalindan dusmek yere
yasadigindan uzun
bir tatli yolculuk dalindan inmek yere
agacin yuksekligince dalin yuksekligince
ruzgarda
ve bir yeni omur vardigin cimen yesilligince...
c.yücel
sanırım özler..
özlediği, yaşamında eksikliğini hissettiğidir aslında.. ve dolayısıyla neyi, kimi özlediğini bilmeden özler.. sonra eksikliğini hisettiği şeyin gerçekte aslen varolup olmadığını düşünmeye başlar, öyle ya belki hiç olmayan, hiç yaşanıp tecrübe edilememiş birşeydir özlediği.. belki insanın özelliğidir eksikliği/ eksik hissetmesi... sonra arayışlara da geçer, bulduğunu sanır..
ve inanmak..
önemli bir varlık kaynağı.. ve yine dolayısıyla, özlediği şeyin illa ki, mutlaka var olduğuna, ona sahip olamasa da, görüp duymasa da, dokunamasa da-ya da bir zamanlar yaşamış olup sonra kaybetmiş olsa da yine- var olduğuna inanır, inanır ki eksiklik hissi az da olsa giderilsin, bir umudu olsun...
peri masallarını, sihirli değnekleri seviyor olmam da ondan ya...
.
.
baska turlu bir sey benim istedigim
ne agaca benzer ne de buluta
burasi gibi degil gidecegim memleket
denizi ayri deniz havasi ayri hava
nerde gorduklerim nerde o bekledigim
rengi baska tadi baska
bir baska yolculuk dalindan dusmek yere
yasadigindan uzun
bir tatli yolculuk dalindan inmek yere
agacin yuksekligince dalin yuksekligince
ruzgarda
ve bir yeni omur vardigin cimen yesilligince...
c.yücel
başa çıkmak...
tatil dönüşü işe başlanılan hafta genelde insan kendini kötü hisseder ama bu kez tersi oldu biraz.. tamam işe başladım diye harika hissetmedim ama topladığım enerjiyle feci verimli çalıştım-kendime göre yani,kimsenin sırtımızı sıvazladığı falan yok..
gerçi cuma geldiğinde hoşaf olmuştum.. yeni bir tatile ihtiyacım vardı, eheheh..
tüm sene çalışıp,1 ya da 2 hafta yapılacak olan tatilin hayalini kuruyoruz.. yani benim için hayalini kurabileceğim başka birşey yok, öyle evdi, arabaydı falan filan.. 2 hafta tatil için, sene boyunca eşek gibi çalışıp, posamızı çıkarmalarına izin veriyoruz.. daha da genellersek, çalışmak için yaşar vaziyette, özgürlüğümüzü satıp, sonra onu 2 katı fiyata almaya çalışıyoruz.. böyle devam etmemeli, ama ne.. para kazanmak lazım, kazandığımız 3 kuruş da olsa, yine ironikomik bir şekilde bize özgürlük veren, düdüğümüzü öttürmemizi sağlayan birşey.. gerçi ben 40 yaşıma da gelsem- ki az kaldı-, milyarder de olsam birşeyin değişeceği, ailemin algısının farklılaşacağı falan yok.. onlara verdiğim değer sebebiyle benim hissettiğim duygu açmazlarının açılır hale geleceği de..
işin kötüsü artık duygularım da köreliyor.. birşeyleri seviyor ve değer veriyorum evet, ama bir noktadan sonra da boşvermeye meyilleniyorum...
eskiden yaptığımız her tartışma sonrasında..... nasıl hissederdim hatırlamıyorum, hatırlasam da yazamayacağım.. ama artık, neyse eyvallah deyip geçiyorum... ve tabii bu beni rahatsız ediyor.. sadece aileme karşı değil, hiçbir kimse ve şeye beni üzebilme hakkını vermiyorum... bu "hak" beraberinde birçok şeyi de engelliyor.. yozlaşıyor muyum, yoksa çoktan yozlaştım mı bilmiyorum...
gerçi cuma geldiğinde hoşaf olmuştum.. yeni bir tatile ihtiyacım vardı, eheheh..
tüm sene çalışıp,1 ya da 2 hafta yapılacak olan tatilin hayalini kuruyoruz.. yani benim için hayalini kurabileceğim başka birşey yok, öyle evdi, arabaydı falan filan.. 2 hafta tatil için, sene boyunca eşek gibi çalışıp, posamızı çıkarmalarına izin veriyoruz.. daha da genellersek, çalışmak için yaşar vaziyette, özgürlüğümüzü satıp, sonra onu 2 katı fiyata almaya çalışıyoruz.. böyle devam etmemeli, ama ne.. para kazanmak lazım, kazandığımız 3 kuruş da olsa, yine ironikomik bir şekilde bize özgürlük veren, düdüğümüzü öttürmemizi sağlayan birşey.. gerçi ben 40 yaşıma da gelsem- ki az kaldı-, milyarder de olsam birşeyin değişeceği, ailemin algısının farklılaşacağı falan yok.. onlara verdiğim değer sebebiyle benim hissettiğim duygu açmazlarının açılır hale geleceği de..
işin kötüsü artık duygularım da köreliyor.. birşeyleri seviyor ve değer veriyorum evet, ama bir noktadan sonra da boşvermeye meyilleniyorum...
eskiden yaptığımız her tartışma sonrasında..... nasıl hissederdim hatırlamıyorum, hatırlasam da yazamayacağım.. ama artık, neyse eyvallah deyip geçiyorum... ve tabii bu beni rahatsız ediyor.. sadece aileme karşı değil, hiçbir kimse ve şeye beni üzebilme hakkını vermiyorum... bu "hak" beraberinde birçok şeyi de engelliyor.. yozlaşıyor muyum, yoksa çoktan yozlaştım mı bilmiyorum...
bodrum bodrum..
2 hafta tatil yaptım, bir buçuğa yakını istanbul dışında geçti.. aynı süre zarfında, epeydir görüşmediğim-yani konuşmadığım- arkadaşımla da konuşmaya başladık, hiçbirşey olmamış gibi, daha dün bırakmışız gibi... güzel oldu..
bodrum'daydım..ilk defa gidiyordum.. oteldeki bir görevli bana yalnızkurt diye hitap ediyordu-bozkırkurdu dese ne şahane olurdu- çünkü tatile yalnız gitmiştim.. hadi tutma kendini, "yalnız mııı" diye sor, çoğu kişi gibi.. hatta kimisi hınzır bir gülümsemeyle sordu, sanki sakladığım birşey varmış gibi, insanlar tatile yalnız gidemezmiş gibi... gibi gibi gibi... evet evet yalnız.. yapayalnız.. klasik cevabımı vereyim önce, yalnız tatil yapmanın da keyifli tarafları var, özgürsün, kendi kafana göresin, kendinlesin..tabii sevdiğin, anlaştığın insanlarla da tatil yapmak güzel,ama olamıyorsa ne olacak.. kendine yetme, kendini eğlendirme denemesi aslında.. yalnız kelimesinin kendinden sebep ince bir sızısı varsa da..
(klasik olmayan cevabımı yazmayacağım..eheh)
neyse efendim, bodrum'da çılgın eğlencelere, partilere falan katılmadım, sakin geçirdim.. bitez'deydim, güzeldi.. denizde şarkı söyleyip, etrafı umursamayan 3 kızda kendi gençliğimi gördüm, denizüstü konuştuk, sonra onlara "abla" oldum, tatil sonuna kadar da isimlerimizi öğrenmedik.. (ablaa bara gidiyoruz bişi ister misin..) otelin eski bilardo masasında oynamaya çalışanları izlerken onlarla lafladım, oyunlarına katıldım, onlara "s.hanım" oldum.. (feci de dağıttım hani yani onları..) sahilde voleybol oynayan turistlere bulaştım.. birgün gündoğan'a gittim (denizi daha güzeldi).. kahvaltı masasında bana eşlik eden serçeleri besledim, arsızdılar ama serçeydiler işte..
falan filan şeklinde 1 hafta geçirdim..
bitmedi.. sonra izmir'e geçtim,arkadaşıma uğradım, 2 gün.. denizi buz gibiydi, ayaklarım denize gömülü kaldı sandım... yiğitliğe şey sürdürmemek için de iki kulaç attım çıktım, ama ölüyorum sandım... (sandım sandım sandım, değiştirmicem cümleleri işte)
neyse... salı günü istanbul'a döndüm.. cuma arkadaşlarımla takıldım, pazar oy kullandık, aslı'yı evlendirdik..veeee tatilim resmen bittiiiii....
bodrum'a bir de arkadaşlarla gitmek gerek..evet..
bodrum'daydım..ilk defa gidiyordum.. oteldeki bir görevli bana yalnızkurt diye hitap ediyordu-bozkırkurdu dese ne şahane olurdu- çünkü tatile yalnız gitmiştim.. hadi tutma kendini, "yalnız mııı" diye sor, çoğu kişi gibi.. hatta kimisi hınzır bir gülümsemeyle sordu, sanki sakladığım birşey varmış gibi, insanlar tatile yalnız gidemezmiş gibi... gibi gibi gibi... evet evet yalnız.. yapayalnız.. klasik cevabımı vereyim önce, yalnız tatil yapmanın da keyifli tarafları var, özgürsün, kendi kafana göresin, kendinlesin..tabii sevdiğin, anlaştığın insanlarla da tatil yapmak güzel,ama olamıyorsa ne olacak.. kendine yetme, kendini eğlendirme denemesi aslında.. yalnız kelimesinin kendinden sebep ince bir sızısı varsa da..
(klasik olmayan cevabımı yazmayacağım..eheh)
neyse efendim, bodrum'da çılgın eğlencelere, partilere falan katılmadım, sakin geçirdim.. bitez'deydim, güzeldi.. denizde şarkı söyleyip, etrafı umursamayan 3 kızda kendi gençliğimi gördüm, denizüstü konuştuk, sonra onlara "abla" oldum, tatil sonuna kadar da isimlerimizi öğrenmedik.. (ablaa bara gidiyoruz bişi ister misin..) otelin eski bilardo masasında oynamaya çalışanları izlerken onlarla lafladım, oyunlarına katıldım, onlara "s.hanım" oldum.. (feci de dağıttım hani yani onları..) sahilde voleybol oynayan turistlere bulaştım.. birgün gündoğan'a gittim (denizi daha güzeldi).. kahvaltı masasında bana eşlik eden serçeleri besledim, arsızdılar ama serçeydiler işte..
falan filan şeklinde 1 hafta geçirdim..
bitmedi.. sonra izmir'e geçtim,arkadaşıma uğradım, 2 gün.. denizi buz gibiydi, ayaklarım denize gömülü kaldı sandım... yiğitliğe şey sürdürmemek için de iki kulaç attım çıktım, ama ölüyorum sandım... (sandım sandım sandım, değiştirmicem cümleleri işte)
neyse... salı günü istanbul'a döndüm.. cuma arkadaşlarımla takıldım, pazar oy kullandık, aslı'yı evlendirdik..veeee tatilim resmen bittiiiii....
bodrum'a bir de arkadaşlarla gitmek gerek..evet..
Perşembe, Temmuz 26, 2007
sabah beri...
saate bakıyorum.. yani öyle özel bir sebeple değil, raslantısal aralıklarla, alışkanlıkla falan.. ve her seferinde saat ve dakika birbirinin tam katı, simetriği, asimetriği falan oluyor(09:09..11:33..12:21 gibi) bayıldım.. uzun süredir bu takıntımı unutmuştum..ehehehe...
ve evet..tatilden döndüm hatta tekrar çalışmaya başlayalı 1 hafta oldu neredeyse.. üzerime hala yapışık olan tatil enerjisi giderek azalıyor sanırım.. azalmasın diye salak sulak gülümsüyorum etrafa... gitmek mi zor, dönmek mi ruh hallerimi esip geçirtiyorum ki, düşünmeye başlarsam yine karamsar olurum..
tatil sonrası çok şey var canım kafamda, böyle bi öğle arasına sıkıştırmiyim..
not:yaşasın otomatik kaydetme..
ve evet..tatilden döndüm hatta tekrar çalışmaya başlayalı 1 hafta oldu neredeyse.. üzerime hala yapışık olan tatil enerjisi giderek azalıyor sanırım.. azalmasın diye salak sulak gülümsüyorum etrafa... gitmek mi zor, dönmek mi ruh hallerimi esip geçirtiyorum ki, düşünmeye başlarsam yine karamsar olurum..
tatil sonrası çok şey var canım kafamda, böyle bi öğle arasına sıkıştırmiyim..
not:yaşasın otomatik kaydetme..
Pazar, Temmuz 01, 2007
papatya...
yabani çiçek sınıfında sanırım papatya, her ne kadar saksılarda da yetiştirilse de, çayırda, çimende baharın gelişiyle pıtrak oluverir... sarı-beyaz bir halı görünümü bile oluşur yanyana gelmiş olan bir dolusuyla, ama yalnızdır aslında.. kardelen gibi inatçı ve güçlü bir kişiliği yok gibidir görünürde; naif, duru, saf, sade, güzeldir daha çok... sarısının canlılığı haydi birşeyler yapalım enerjisini, beyazının netliği ağırbaşlılığı mı temsil eder yoksa.. gel-git ruhlu insanlara mı benzer, ondan mı severim acaba... papatya gibiyim,beyaz ve ince olmasa da...
bildiğim; her baktığımda/gördüğümde birşeyler serpiliyor içime...
bildiğim; her baktığımda/gördüğümde birşeyler serpiliyor içime...
hayıf hayıf..
efendim bu hayıflar şu saatlerde james'le karşılıklı şarkı çığırtamadığım için ..
evanecense konserine gitmediydim ki(ev ayarlama durumları, para durumları vs yüzünden), radar live fest.'e gideyim diye, ama gidemedim.. ve biliyorum ki, gün geçtikçe, gidememişliğimin içsel patlamalı etkisi artacak.. bi pufffff demek istedim...
mırıl mırıl.. gettin away with it all messed up, gettin away it with all messed up.. dur, copy-paste teknolojisini kullanayım ya da..
Are you aching for the blade?
That's OK, we're insured
Are you aching for the grave?
That's OK, we're insured
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
Daniel's saving Grace
She's out in deep water
Hope he's a good swimmer
Daniel plays his ace
Deep inside his temple
He knows how to serve her
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
Daniel drinks his weight
Drinks like Richard Burton
Dance like John Travolta
NowDaniel's saving Grace
He was all but drowning
Now they live like dolphins
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
Oh, getting away with it all messed upGetting away with it all messed up........
evanecense konserine gitmediydim ki(ev ayarlama durumları, para durumları vs yüzünden), radar live fest.'e gideyim diye, ama gidemedim.. ve biliyorum ki, gün geçtikçe, gidememişliğimin içsel patlamalı etkisi artacak.. bi pufffff demek istedim...
mırıl mırıl.. gettin away with it all messed up, gettin away it with all messed up.. dur, copy-paste teknolojisini kullanayım ya da..
Are you aching for the blade?
That's OK, we're insured
Are you aching for the grave?
That's OK, we're insured
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
Daniel's saving Grace
She's out in deep water
Hope he's a good swimmer
Daniel plays his ace
Deep inside his temple
He knows how to serve her
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
Daniel drinks his weight
Drinks like Richard Burton
Dance like John Travolta
NowDaniel's saving Grace
He was all but drowning
Now they live like dolphins
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
Oh, getting away with it all messed upGetting away with it all messed up........
Çarşamba, Haziran 27, 2007
^_^
sıcak günler yaşıyoruz..iklim değişiklikleri diyorlar.. su azalıyor.. su artıyor..
secret diye bi kitap var, dilden dile, elden ele dolaşıyor.. mutluluğun sırrını, pozitif düşüncenin gücünü falan anlatıyor..
pozitif düşünmek, hissetmek..evet.. bizi,insanlığı bunun kurtaracağına inanıyorum ben de.. ama bu öyle kolay birşey değil.. her yanımız kötü haberlerle doluyken umut taşımak, olumlu bakmak dahası bunları kafada yapılandırmak zor...
secret'ı okuyan arkadaşım sıkkın olduğum birgün, "dur sana bir bölümünü okutucam" diyerek verdi kitabı.. yok yok öyle bi anda mutluluk sardı falan demeyeceğim.. hayallerinizi resmedin diyordu, onlara ulaşmak istiyorsanız...
ve o sıra, hayalim olmadığını anladım.. üzerinde gerçekten beklentim olan, istek duyduğum, çok arzuladığım şeyler yoktu..ve küçük, basit şeylerdi isteyip,takıldıklarım.. epey bir zaman önce vazgeçtiğimi hatırladım büyük hayallerden ve onları arzuyla istemekten... korku muydu, belki... ve gitgide pelteleştiğimi hissediyorum... ve sanki gayet sert zeminli bir yolda yürürken yol yavaş yavaş yumuşamaya başlamış ve ben bunu hissetmeme rağmen yürümeye devam etmişim..ve giderek yolun içine doğru girmeye başlamış ayaklarım..yavaş yavaş yutmaya başlamış beni... ve öyle tuhaf ki, beni yutacak kadar kaygan, yumuşak,emici bu yolda yürürken, etrafımda dokunabileceğim kadar gerçek şeyler de bekler olmuşum...
belirsizlik ve beklentisizlik içinde kaybolmuşken, kesinlik ve netlik de arar olmuşum...
ve kendim için taşıdığım tüm olumsuzlukların katbekat fazlasıyla ve ters bir şekilde, hiçbirşeyin insanların düşündükleri kadar olumsuz olmadığına inanıyorum...
sıcak..hayır olsun...
secret diye bi kitap var, dilden dile, elden ele dolaşıyor.. mutluluğun sırrını, pozitif düşüncenin gücünü falan anlatıyor..
pozitif düşünmek, hissetmek..evet.. bizi,insanlığı bunun kurtaracağına inanıyorum ben de.. ama bu öyle kolay birşey değil.. her yanımız kötü haberlerle doluyken umut taşımak, olumlu bakmak dahası bunları kafada yapılandırmak zor...
secret'ı okuyan arkadaşım sıkkın olduğum birgün, "dur sana bir bölümünü okutucam" diyerek verdi kitabı.. yok yok öyle bi anda mutluluk sardı falan demeyeceğim.. hayallerinizi resmedin diyordu, onlara ulaşmak istiyorsanız...
ve o sıra, hayalim olmadığını anladım.. üzerinde gerçekten beklentim olan, istek duyduğum, çok arzuladığım şeyler yoktu..ve küçük, basit şeylerdi isteyip,takıldıklarım.. epey bir zaman önce vazgeçtiğimi hatırladım büyük hayallerden ve onları arzuyla istemekten... korku muydu, belki... ve gitgide pelteleştiğimi hissediyorum... ve sanki gayet sert zeminli bir yolda yürürken yol yavaş yavaş yumuşamaya başlamış ve ben bunu hissetmeme rağmen yürümeye devam etmişim..ve giderek yolun içine doğru girmeye başlamış ayaklarım..yavaş yavaş yutmaya başlamış beni... ve öyle tuhaf ki, beni yutacak kadar kaygan, yumuşak,emici bu yolda yürürken, etrafımda dokunabileceğim kadar gerçek şeyler de bekler olmuşum...
belirsizlik ve beklentisizlik içinde kaybolmuşken, kesinlik ve netlik de arar olmuşum...
ve kendim için taşıdığım tüm olumsuzlukların katbekat fazlasıyla ve ters bir şekilde, hiçbirşeyin insanların düşündükleri kadar olumsuz olmadığına inanıyorum...
sıcak..hayır olsun...
Pazar, Haziran 24, 2007
ayın insanlara göz kırpmasıydı yarım ay..
hareketli bir hafta sonu geçirdim.. hoşaf başladım hoşaf bitirdim,ama yorgunluk mutluluğu yaşıyorum..
cuma gecesi güzeldi, bugün trafiğe rağmen güzeldi..
ve trafiğin kalça ve ayaklarımda oluşturduğu ekstra yorgunluğa rağmen-deniz ve güneşin dışında- bende bıraktığı güzellik çocukluğumu hatırlatmasıydı.. kötü şeyler de güzel zamanları hatırlatabiliyor işte..
efendim yazın pazar günleri şile'ye giderdik.. teyzeler, dayılar, kuzenler..
tüp gazdı, çaydanlıktı, bidonlarla suydu-köy çeşmelerinden- börekti, mangaldı, yol üzerinden alınan ekmekti.. şile'nin virajlı yollarıydı, mide bulantılarıydı, "geldik mi" sorularına "az kaldı şu tepenin arkası" cevaplarıydı.. ulaşınca araba kapısı arkasında "miyo" giyinmelerdi.. denize ulaşmaya çalışan yeni doğmuş kaplumbağa yavruları gibi tek sıra dikenlerin arasından yürümeler, ayağa diken batmaları, zift bulaşmalarıydı.. kumda yetişen rasgele dağılımlı zambaklardı.. güneşe çıkmadan önce yarım santim kalınlığında güneş kremiyle sıvanmalardı.. deniz simitleriydi.. dalgaydı, rüzgardı.. deniz sonrası bi dilim karpuzdu.. yol kenarından böörtlen toplamaktı... dönüş yolunda teyze'nin kolunda uyuya kalmaktı.. eve dönünce "canım acıyooo"lardı, uykudan önce ılık süt ve ekmekti... dahası, fazlasıydı...
ve o virajlı yollar boyunca konvoylardı.. babacım nasıl yorulurmuş demek kiydi..
herşeyiyle güzelmişti...
cuma gecesi güzeldi, bugün trafiğe rağmen güzeldi..
ve trafiğin kalça ve ayaklarımda oluşturduğu ekstra yorgunluğa rağmen-deniz ve güneşin dışında- bende bıraktığı güzellik çocukluğumu hatırlatmasıydı.. kötü şeyler de güzel zamanları hatırlatabiliyor işte..
efendim yazın pazar günleri şile'ye giderdik.. teyzeler, dayılar, kuzenler..
tüp gazdı, çaydanlıktı, bidonlarla suydu-köy çeşmelerinden- börekti, mangaldı, yol üzerinden alınan ekmekti.. şile'nin virajlı yollarıydı, mide bulantılarıydı, "geldik mi" sorularına "az kaldı şu tepenin arkası" cevaplarıydı.. ulaşınca araba kapısı arkasında "miyo" giyinmelerdi.. denize ulaşmaya çalışan yeni doğmuş kaplumbağa yavruları gibi tek sıra dikenlerin arasından yürümeler, ayağa diken batmaları, zift bulaşmalarıydı.. kumda yetişen rasgele dağılımlı zambaklardı.. güneşe çıkmadan önce yarım santim kalınlığında güneş kremiyle sıvanmalardı.. deniz simitleriydi.. dalgaydı, rüzgardı.. deniz sonrası bi dilim karpuzdu.. yol kenarından böörtlen toplamaktı... dönüş yolunda teyze'nin kolunda uyuya kalmaktı.. eve dönünce "canım acıyooo"lardı, uykudan önce ılık süt ve ekmekti... dahası, fazlasıydı...
ve o virajlı yollar boyunca konvoylardı.. babacım nasıl yorulurmuş demek kiydi..
herşeyiyle güzelmişti...
Çarşamba, Haziran 20, 2007
düşündükleriniz kayıt altındadır..
hafızanın işleyişi ne tuhaf dimi, düşüncelerin kelimeye dökülüşü, yazılışı... anların oluşturduğu duygular ve bunların sözlerle ifade edilmeye çalışılması..ve ifade edilenden çok daha fazlasının beynin kıvrımları içine takılması...
ne zamana kadar.. benzer düşünce ve duyguları tekrar yaşayana, yaşayan biriyle karşılaşana kadar mı.. yada hatırlamak istendiği sürece mi...
unutmak insanlığın sahip olduğu en büyük nimetse de, tamamen silinmiyor çoğusu.. unutulduğunu, hatırlanmadığını düşünmek istediğimiz şeyler halini alıyorlar sadece..
neyse konu bu değil, konumuz unutmak istemediğim, kelimeye de dökemediğim, yaşadığım anda hissedip, düşündüğüm haliyle muhafaza altına almak istediğim yaşantı parçaları... üşengeçlikten ziyade yaşandığı anın tüm hallerini yansıtamayacağını düşünerek sözleri araç kılmamak yaşananlara...
hayat değişik, tuhaf, lezzetli..ve hayatı böyle kılan, çok zaman sinirlerimizi bozsa da, insan... öyle hızlı değişken ki rollerimiz, düşüncelerimiz; minibüste şoföre para uzatırkenkiyle, para üstünü bir başkasına verirkenki halleri bile farklı...
ama yine de isterdim ki beynimiz tüm o parçacıkları unutmasın ve güzelce harmanlayarak yazılı olarak bize sunsun.. yani malzemesi hazır, otomatik olarak kullansın işte... yoksa yaptığı zaten bu mu...
-bak engeliyor beni.. kendine saklıyor, bugüne dair minik minik parçaları birleştirip bir resim sunmamı istemiyor-
ne zamana kadar.. benzer düşünce ve duyguları tekrar yaşayana, yaşayan biriyle karşılaşana kadar mı.. yada hatırlamak istendiği sürece mi...
unutmak insanlığın sahip olduğu en büyük nimetse de, tamamen silinmiyor çoğusu.. unutulduğunu, hatırlanmadığını düşünmek istediğimiz şeyler halini alıyorlar sadece..
neyse konu bu değil, konumuz unutmak istemediğim, kelimeye de dökemediğim, yaşadığım anda hissedip, düşündüğüm haliyle muhafaza altına almak istediğim yaşantı parçaları... üşengeçlikten ziyade yaşandığı anın tüm hallerini yansıtamayacağını düşünerek sözleri araç kılmamak yaşananlara...
hayat değişik, tuhaf, lezzetli..ve hayatı böyle kılan, çok zaman sinirlerimizi bozsa da, insan... öyle hızlı değişken ki rollerimiz, düşüncelerimiz; minibüste şoföre para uzatırkenkiyle, para üstünü bir başkasına verirkenki halleri bile farklı...
ama yine de isterdim ki beynimiz tüm o parçacıkları unutmasın ve güzelce harmanlayarak yazılı olarak bize sunsun.. yani malzemesi hazır, otomatik olarak kullansın işte... yoksa yaptığı zaten bu mu...
-bak engeliyor beni.. kendine saklıyor, bugüne dair minik minik parçaları birleştirip bir resim sunmamı istemiyor-
Pazartesi, Haziran 18, 2007
böcek ölüsü..
odanızın bir köşesindeki ölmüş sineği, böceği atmak istediğinizde ne yapıyorsunuz... kağıda, tuvalet kağıdına falan mıncırıp çöpe atıyorsunuz dimi.. ben de öyle yapıyorum.. ama böceğin kendisini hissetmeyecek kadar kalınlıkta hazırlamam gerekiyor kağıdı.. evet hissetmemeliyim..
Cuma, Haziran 08, 2007
gün olur bu aşk burada biter.....
bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider
bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir
solarken albümlerde çocuklar ve askerler
yüzün bir kır çeçeği gibi usulca söner
uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir
yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler
ne kadar güzeldin sen! nasıl eşsiz bir yazdı!
bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı
geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler
bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider
-ataol behramoğlu
--kumdan kaleler
gün olur, alır başımı giderim,
denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
şu ada senin, bu ada benim,
yelkovan kuşlarının peşi sıra.
dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
çiçekler gürültüyle açar;
gürültüyle çıkar duman topraktan.
hele martılar, hele martılar,
her bir tüylerinde ayrı telaş!
gün olur, başıma kadar mavi;
gün olur, başıma kadar güneş;
gün olur, deli gibi...
-orhan veli
--zülfü livaneli
yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider
bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir
solarken albümlerde çocuklar ve askerler
yüzün bir kır çeçeği gibi usulca söner
uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir
yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler
ne kadar güzeldin sen! nasıl eşsiz bir yazdı!
bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı
geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler
bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider
-ataol behramoğlu
--kumdan kaleler
gün olur, alır başımı giderim,
denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
şu ada senin, bu ada benim,
yelkovan kuşlarının peşi sıra.
dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
çiçekler gürültüyle açar;
gürültüyle çıkar duman topraktan.
hele martılar, hele martılar,
her bir tüylerinde ayrı telaş!
gün olur, başıma kadar mavi;
gün olur, başıma kadar güneş;
gün olur, deli gibi...
-orhan veli
--zülfü livaneli
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
