Pazartesi, Mayıs 11, 2009

yay hareketi nedir...

Link: SansüreSansür 01

Link: SansüreSansür 02

Link: SansüreSansür 03

Link: SansüreSansür 05

sansüresansür hareketini destek için çekilmiş filmler...

benzer şekilde virütik olmak isteyenler için görseller de şöyle..


detaylar için sansuresansur 'e tıktık...

planlanmış hizmet dışı kalma saati..

blogger sağolsun arada bir böyle uyarı veriyor, yarın için yine vermiş... bakım onarım çalışmaları için olsa gerek...
planlanmış hizmet dışı kalma saati şudur budur şu tarihtir diyor.. detayları tıklıyorsun, bir 10 dakikanızı alacağız, ulaşılamayacağız diyorlar.. eyvallah..

keşke hizmet dışı kalma durumları hep böyle yıkama yağlama durumları için olsa da, erişime sonsuza kadar engelli şeklinde olmasa...

youtube 1 senedir kapalı, şimdi dailymotion da kapalı.. sonu nereye gidiyor bu durumun..

.ıçımızı yayarak değil, yayılarak birşeyler yapmak lazım...

11 mayıs yeni başlangıç..

Pazartesi, Mart 30, 2009

seçimler...

seçmek ve vazgeçmek işte bütün mesele bu..
yok mesele o değil..

oy kullandığımız yer bu sene değişti.. ben ve ailem, benim ilkokulumda oy kullandık...

ve farkettim ki, okulun o geniiiiş bahçesini daraltmışlar... girişteki merdivenlerin mermer trabzanları kısalmış, basamak araları küçülmüş.. okulun o devasa kapıları, duvarları neredeyse alçalmış..
hiç de duymamıştım öyle bir yeniden yapılandırma olduğunu falan...

yeğenlerimin okuluna gittiğimde gördüğüm ufak tuvaletler, lavabolar, merdivenler, sıralar çok normaldi halbuki...
ya benim ilkokulum, kocaman değil miydi... kocamanlığı benim gözümde miydi..

özel not.. bir de ben ilkokulda yaşıtlarıma göre miniktim.. kimse ilkokula gittiğime inanmıyordu.. ehe

Pazar, Mart 22, 2009

Cumartesi, Mart 07, 2009

anlamsız..

insanlar;
anlarlar ama anlamazlıktan gelirler...
anlamazlar ama anlamış gibi yaparlar..

Cuma, Şubat 20, 2009

başın göğe mi erdi..

ağlarcasına haykırıp, neden, ama niye, niçin diye sormak istemek, ama bunları sormanın anlamsızlığını hatırlayıp sormaktan vazgeçmek, büyüdüğünü anlamak, ama anlamak istememek... hep sormak istemek.. çünkü cevap beklemek... çünkü ümit etmek...

ümidin...

neyse...

Çarşamba, Şubat 18, 2009

böyledir..

bazı insanlara baktığınızda kendinizi mutlu hisseder ve sahip olduğunuz-şeyler- için şükredersiniz...

bazı insanları gördüğünüzde kendinizi mutlu hisseder ve fakat hiçbir zaman sahip olamayacağınızı- şeyleri- hatırlayıp, burulursunuz..

bazı insanlara baktığınızda ise kendinizi şanslı hissetmenin acısını yaşarsınız...

Pazartesi, Şubat 02, 2009

sevgi..şans..

ismimin bu kadar çok olduğunun farkında değildim, çünkü farkettirmemişti insanlar..
ama geçen cuma taxim'de nereye girdiysem, nerede dolaştıysam, bulunduğum her mekanda, istisnasız, ismimi duydum.. kendimi farkettim..

evet insanlar çılgın gibi ismimi sayıklıyorlardı.. bazıları paçama yapışıyor, bırakmak istemiyor, yerlerde sürünüyordu... ben ne yapacağımı bilemez haldeyken......

* . * . * . * . * .* . * . * . * . * .* . * . * . * . * .* . * . * . * . * .* . * . * . * . * .
şans eğer matematiksel birşeyse herkesinki eşit olmalı.. şanslı nasıl olunuyor o halde.. bir torbadan çekilen topun kırmızı çıkma şansı mıdır, topu kırmızı çekme şansı mıdır...
neyse işte...

kabak çiçeği gibin açmak..



taxim-2009-ocak

Çarşamba, Ocak 14, 2009

Pazartesi, Ocak 05, 2009

iç yangısı..

bir yerlerde, birileri gülmeye hasretken, ağlamak için sebep arıyorsak...



free zone

şarkı: Chad Gadya - Chava Alberstein

Cumartesi, Aralık 27, 2008

niptuck..

yaptırırsam, ki çok düşük bir ihtimal, böyle birşey olacak..


dergi kapağında gördüğüm ve asıl aradığım görsel bunlar değildi ama idare edeceğiz artık..


ve alırsam,ki yakın zamanda pek olamayacak ama, şunlar gibi birşey olacak..

Pazar, Aralık 21, 2008

avuç içi kadar..

aklıma takıldı..

farklı parfümler sürünmüş onca kişiye sarılıp, sigara dumanı kokan mekanlara girip çıkmama rağmen.. burnumda neden bir koku sabitlendi... neden o koku..püff..

koku demişken, burunları hassas hayvanlar kediler; çöplerin içine gömülüp yemek ararken pis çöp kokularını nasıl burunardı edebiliyorlar.. mideleri bulanmıyor mu.. algı seçiciliğiyle beraber tıkacılığı da yapabiliyorlar mı..

seversen sevilirsin, sev ki sevilesin gibi şeyler falan filan derler ya.. öyle olmaz ama hani ya da yorum farkıdır.. neyse,benim en sadık sevgililerim sayılar.. ben onları çok sevdiğimden onlar da bana oyunlar oynayıp sevindiriyor.. yoksa saate 17, 27, 37 ve 47 geçe bakmış olmamın başka bir açıklaması olabilir mi.. takıntı mı?? tesadüf mü??.. yok canım, ben sevgiden diyorum... yorum farkı diyelim buna da o halde..

avuç içi kadar mutluluk yeter diyor ya şarkıda.. avuç içi kadar mutluluk az mı.. sevdiğiniz birinin yüzünü avcunuzla iki yandan sarsanız, duyacağı ve duyacağınız mutluluk mesela.. dimi.. değil..

hmm.. ben mağazada falan birşey gördüğümde, aklıma biri(ler)ini getiriyorsa onu almayı ve hediye etmeyi seviyorum.. hatta kendime engel olamıyorum, o derece ki, samimi olduğum kişiler hadi neyse de, bazen çok yakın olmadıklarıma da yapıyorum... bu beni tuhaf gösteriyor olabilir mi ki...

sesim kısıldı.. iş çıkışı normalken sabah kalktığımda boğumlanmıştı.. gerçi karizmatik de denebilirdi ama teşbihte hata olmasın daha çok travesti gibiydi.. buna rağmen yılmadım ve toplum içine karıştım.. kağıt ve kalem almayı da ihmal etmedim.. konuşabilmenin değerini anladım.. konuşmayabilmenin rahatlığını yaşadım... susmanın zorluğunu kavradım... sanırım..

ve benim bir ağacım var artık.. çok şirin.. onu sevgiyle beslesem büyür mü.. hihi...

Cumartesi, Aralık 06, 2008

servise koşarken..

sabah servise giderken genellikle yeter vaktim olsa da, yetişemeyecekmiş endişesiyle yürürkoşarım.. o sabah(0412) gerçekten geç kalmış ve koşturarak gidiyordum ki, gökyüzü ve caminin ışıkları aklımı çeldi.. saniyeler içindeki, çekerim çekemem.. çekmeye kalkışırsam servise geç kalırım düşünceleri arasında cep telimi çıkardım ve yavaş koşuyla çekmeye çalıştım.. zati çok başarılı fotoğraflar çekemeyen makinem yağlı boya tablo çıkardı...
bu fotoğrafı renk severlere armağan ediyorum.. (ne demek niye,alla allaaa içimden geldi sana ne..) ehe..

Pazar, Kasım 30, 2008

yapmak isteyip yapamamak...

epey bir süredir otobüse binmemiştim, bugün değişiklik oldu bana..
şansıma yer de buldum..
birkaç durak sonra o bindi.. beyaz balıkçı üzerine beyaz tişört giymişti.. o kadar temiz, saf ve güzel görünmesi o beyazlıktan mıydı bilmiyorum.. ama üzeri ince değil miydi biraz..
ve sonra bana doğru yaklaşınca farkettim ki şortluydu da.. bu havada şort...
ayağında futbol için spor ayakkabısı.. çorapları daha dizine bile ulaşmamış, kısa... belli ki maça gidiyor ama, duruma, havaya uymayan bir görüntü gibi aslında..

bir an onun hissettiği ısıyı hayal edebilmek için üzerimdeki kabanın, hırkanın olmadığını vs düşündüm.. otobüsün içi fena değildi ama ürperdim yine de... o hiç üşümüyor gibiydi gerçi, bir de kendinden emin..
içimden sormak geldi, üşümüyor musun böyle diye.. soramadım tabii..hem salak ben.. dizine kadar uzun çorabı vardı da mı giymedi ya da üzerine giyecek montu, hırkası vardı da o mu bıraktı.. bir ihtimal tabii, belki annesinin ısrarına rağmen inatla giymedi montunu.. ama abisi olduğunu tahmin ettiğim diğerini incelediğimde, durumun inattan farklı olduğunu hissettim..
ve ne yapmak istedim..
maç yaptıktan sonra terlersin,böyle olmaz deyip çıkartıp hırkamı ona versem.. büyük müyük gelir ama... yok olmaz...
çıkartıp para versem... yuh.. oha bana yani..
buralarda üstbaş neresi satar ki... ama bu saatte bakkallar daha yeni açılıyor..bu da olmadı...

onlar otobüse bindiğinden itibaren başlayan ne yapabilirimlerle dolu cebelleşme süreci..

beylerbeyi'ne geldiğimizde indiler.. oradaki sahaya gidiyorlardı belli... geleceğin futbolcusu ve abisi..
bir anda ışık yandı bende.. üsküdar'a gidinceye kadar vakit de geçer, mağazalar açılır nasılsa.. nerede indiklerini de biliyorum.. birşeyler alır, geri döner onlara veririm.. olmaz mı.. olur mu.. yapmalı mıyım.. yapmamalı mıyım.. niye.. nasıl..
kılıfı bulmuştum.. 'eminim annen çok ısrar etti ama sen inatla giymedin.. ama sporcu kendine bakmalı' deyip aldıklarımı verecektim..

üsküdar'da sabah oldu niye derler ki..olmamıştı.. gün pazar ondan mı.. çorapçı da kapalıydı, spor mağazası da, ihraç fazlası falan satan yer de... hayal kırıklığım, iç burukluğum.. keşke herşeye rağmen hırkamı verseydim diye iç geçirişim..

dua edebildim sadece.. allahım sen o temiz çocuğu, abisini ve diğerlerini koru, gözet, yollarını aç...

Salı, Kasım 11, 2008

mustafa..

ne diyerek başlayayım.. can dündar'a çok teşekkür edeyim mesela, ilk satırdan..

film henüz vizyona girmemişken, ancak konuşuluyorken yine de, "can dündar nasılsa rahat, kimse onun atatürk sevgisini sorgulayacak değil, kendisi öyle bir konumda değil ki" şeklindeki görüşteydim.. film izlendikten sonra konuşulanları az çok duyunca, neler oluyormuş bu ülkede dedim yine.. neyse..

filmi izledikten sonra neler hissettim, neler düşündüm.. bundan kime ne, ama azcık birazcık söylemesem olmaz.. teşekkürümü sebeplendirmem gerekir diye belki..

bir kişiye, bir kesime değil herkese yapılmış bir atatürk filmi mustafa, ama daha çok da ezber sevmeyenlere..
kimi eleştirilerin tam tersine, tam da bu zamanlarda yapılmasının en iyisi olduğu.. herkesin, başını önüne mi eğer, şapkasını önüne mi koyar, aynanın karşısına mı geçer bilmem, nasıl yaparsa yapsın, olan biteni herşeyiyle düşündüren bir film..

mustafa kemal mitoloji karakteri, 'super' kahraman, hayal ürünü falan değil.. sihirli değnek kullanmadı.. tamam biliyoruz da, gerçekten biliyor muyduk diye dürten bir film...

hırslı, kararlı, cesur, kafaya koyduğu şeyi yapmanın ne demek olduğunu, ne sonuçlar getirebileceğini bilen, gören ve bunlara rağmen vazgeçmeyen bir devlet adamı.. bir erkek.. bir insan filmi...
atatürk sevgimi yoğunlaştıran bir film..

satırları, kelimeleri çekip bükerek anlatılacak, eleştirilecek parçacıklı bir film değil ama.. bütünüyle film..

aslında öz olarak, izlemeniz gereken bir film...

sevgiyle..

Pazar, Kasım 02, 2008

vizesiz bir hayat olsun..

yani vizesiz bir dünya olsa, istediğimiz zaman oradan oraya gezebiliyor olsak..

öyle ya üç günlük hayat, başka topraklara ayak basıp, farklı havaları solumak istediğimizde ayrıntılarla uğraşmasak.. (gerçi yani ülkende heryeri gezdin mi diye soran olabilir.. ama konuyla ilgisi yok diye cevaplayacağım..)
konu dünya vatandaşı olabilmek.. ama asıl konu bu da değil yine..

vize öncesi pasaport yenileme sürecinde işyerinden izin alıp, bir anda yaşamaktan bezdiğim ve hayatı iki satır arasına sıkıştırdıktan sonra herşeyden vazgeçebilecek ruh haline büründüğüm, güneşli sayılabilecek bir gündü... tüm bunların hepitopu emniyet müdürlüğü, banka, emniyet müdürlüğü zigzagları çizdiğim yarım saatlik süre boyunca olduğu düşünüldüğünde, ya hayatı hızlı yaşıyordum ya da kısaltıyordum.. neyse..

canıma tak demişti.. işlerim neden ters gidiyordu, daha 2 hafta önce pasaport harcı emniyette yatırılabiliyorken şimdi tam da ben yapacakken değişmişti sanki.. bankadakiler de başka bir gıcıklıktı... neden yaşıyordum ki, neden pasaport yenilemeye, neden gezip dolaşmaya, hayattan keyif almaya çalışıyordum ki.. bunları yapsam da yapmasam da ölecektim, birgün.. kime ne, ne yaptığımdan, neden yaptığımdan.. bana ne.. amaan şeklindeydim...
ve ve birşey yeşerdi.. evet evet.. olumluluk meleğim ancak uyanmıştı..ve fısıldadı.. hadi burda oturup kendini yiyeceğine git ortaköy'e bi kahvaltı yap, nasılsa beklemek zorundasın bari karnını doyur.. allahım!yine çok mantıklıydı..

tost falan yemeyecektim.. kahvaltıydı madem kahvaltı olmalıydı..
tabağım öyle çok alengirli değildi, ama gelmesiyle keyfim arttı.. hava güzel.. iş saatinde ben ortaköy'deyim, az biraz özgürlük.. rutinin dışında bir durum.. oohh..
kendimi harika hissediyordum, işe döndüğümde arkadaşlarım bana ne olduğunu falan sordular, pms bile vız gelir.. o derece.. eheh..


ertesinde pasaportumu almaya gittiğimde diyaloğa girdiğim polis memurunu anmadan geçemeyeceğim.. arabalıydım ve aslında emniyet müdürlüğü çevresine park edilmesine izin verilmiyordu, hatta buna şahit de olmuştum..amaa.. neyse.. arabayı park ettim.. koşar adım binaya gidiyorum ki, polis memuru seslendi..
-hanımefendi park etmeye izin vermiyoruz yalnız..
-(biliyordum, biliyordum.. izin vermiyolar işte, yine de..) hmm pasaportum hazır,hemen onu alacağım sadece 5 dakika..(kesin malesef falan filan dicek..)
-hmm 5 dakikaysa izin verebilirim buna..
-(şok..şok şok..şok...mutluluk!) çok teşekkürler..
içeri girdim pasaportumu aldım çıktım.. tekrar teşekkür etmeye hazırlanıyordum ki ikinci şoku yaşadım..
-alabildiniz mi pasaportunuzu..
-(yüzümde yayvan bir mutluluk gülümsemesiyle) evet aldım, çok teşekkürler.. kolay gelsin size..

günüm yine harika geçmişti.. insanların hala varolduğunu görmek beni mutlu ediyor..
işte sırf bu yüzden yaşıyorum ben de..

haa..vize için başvurmaya gittiğimizde merkezi su bastığından ve geçici bir süre başvuru alınmadığından bahsetmedim.. ama polyanna ruhu sağolsun, yine buldum bir kapı kaçtım harikalar diyarına.. birgün önce başvurmuş olsaydık içeride sular altında kalan evraklar bizimkiler olacaktı, en azından sağlamdaydık... yaa.. öyle işte... bekliyoruz bakalım...

Perşembe, Ekim 30, 2008

Hocam, sen virüs nasıl yayılır bilir misin?

4 Perdelik Trajikomedi

Perde 1
"Tüm Kapatmalar Hukuka Aykırı isimli" yazı Leeds Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Yaman Akdeniz ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, İnsan Hakları Merkezi üyesi Kerem Altıparmak tarafından yazılmış ve 20 Ekim'de bianet'te yayınlanmıştı. Oktar'ın bugüne kadar aynı gerekçelerle Silivri ve Gebze mahkemelerine yaptığı başvuruların sonucunda 61 sitenin erişime kapatıldığını hatırlatan Akdeniz ve Altıparmak, bu durumun mahkemelerin yorum yöntemlerini kullanmasıyla ilgili bir sorundan kaynaklandığını belirtiyordu. Buna göre, 5651 sayılı "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun"u es geçen mahkemeler, hakaretle ilgili diğer düzenlemeleri uyguluyor. Oysa, konuya ilişkin özel bir düzenleme getiren 5651 sayılı kanunun uygulanması gerekir. Bu kanunda da sitelerin erişime kapatılması gibi bir düzenleme bulunmuyor. Akdeniz ve Altıparmak, hali hazırda kapatılacak siteye kapatmadan önce savunma hakkı verilmediğine, birçok durumda kapatmaya gerekçe gösterilmediğine de dikkat çekiyordu.
Yazının tamamı için

Perde 2
A.O ve avukatları Bianet'e, aba altından soba gösteren bir tehdit mektubu yollarlar, ki bu mektubun tarzı yaklaşık şöyledir: "Sitedeki, müvekkillerim ile ilgili söz konusu hukuka aykırı
yayınların 24 saat içinde yayından çıkarılmasını talep ediyor, aksi halde bu yayınların kaldırılması amacıyla mahkemeye başvurmak zorunda kalacağımızı ihtaren bildiriyoruz. Benzeri durumda, Türk Mahkemeleri başta wordpress.com, richarddawkins.net, egitimsen.org.tr ve
groups.google, gazetevatan.com sitesi olmak üzere çok sayıda internet sitesine Türkiye'den erişimi yasaklamışlardır. Bu nedenle milyonlarca kişi halen bu sitelere Türkiye'den ulaşılamamaktadır."
Yazının tamamı için


Perde 3
Bianet bu tehdite aldırmaz, avukatlara sorar, ilgili yazıda hakaret
içeren hiçbir şey olmadığını vurgular, bir de utanmadan "kapamıyoruz"
diye bir yazı koyar ana sayfasına.
Yazının tamamı için

Perde 4
Ama işte internet öyle bir şeydir ki, okunmasını istemediğiniz yazılar
bile, bir bakarsınız bloglarla, gazete yorumlarıyla, facebook'la,
email gruplarıyla, ekşi'de, sosyomat'ta, wiki'de, bigu'da,
friendfeed'de, twitter'da ve daha binlerce sosyal platformda birden
yayılıverir. Bu bilgi çağında bilgiye erişimi engellemek zor be hocam,
ne yaparsın.


Bir de, tdk.gov.tr katkılarıyla bilginize sunarız:
Eleştiri - is. 1. Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış
yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit.
Hakaret - is. (haka:ret) 1. Onur kırma, onura dokunma. 2. Küçültücü
söz veya davranış.

Sansüre Sansür Hareketi

Çarşamba, Ekim 29, 2008

Bedava Digiturk İzle, Bedava Film İndir

Sayın DigiTurk PR Departmanı Yetkilisi,

Ticari kaygınız nedeniyle istemeden ve farkında olmadan pek çok blog yazarının kişisel özgürlüğünü elinden aldınız.Bunun beklenen sonucu olarak, an itibariyle, pek çok blog yazarı hem ailelerinin hem de dostlarının Digiturk aboneliklerini iptal ettirmeyi düşünüyor.

Müşteri kitlenizin en üst tabakasında yer alan, sinema paketleri ve yabancı dil kanallarının izleyicilerinin aynı zamanda Türkiye’de en aktif blog kullanıcıları olduğu gözünüzden kaçmaması gereken bir gerçek.Marka imajınızın özellikle A+ grupta yerin dibine geçtiğinin ve geçmeye devam ettiğinin bilincinde olmalısınız.

Eğer markanızı düşünüyorsanız, ve bu yaptıklarınızdan dolayı üzgünseniz size Sansüre Sansür hareketine ana sponsor olmayı öneririm:
http://sansuresansur.org/
Saygılarımla,
Bir Blog Yazarı (phoenixia)
—
not:Başlık hem SEO, hem de ironi amaçlıdır.
not 2:Eğer şu an yasaklanmamış bir blogunuz varsa sizi de benzer bir çağrı yapmaya davet ediyorum (evet bu bir mimdir, ve bu yazıyı okuyan her blog yazarı bu mim’e davetlidir)
not 3:Konu ile ilgili yorum ve düşüncelerinizi duymaktan mutlu olacağım.
not 4:Blogunuzda bu konuyla ilgili tepkinizi belirmeye üşenmeyin (bkz: not 2)
not 5:Fikrin başladığı orijinal blog: http://merickara.net/?p=201

mimlendim...

Cumartesi, Ekim 11, 2008

poker..

bilmiyorum.. oynayabilir miydim bilmiyorum..
hakkında bildiğim tek şey, renk vermemek gerekliliği..
sanırım artık daha az renk veriyorum.. belki daha da gelişecek..
gerçi gelişmek mi emin değilim..
renk vermeyi isteyip istememek bana bağlı..
poker oynamıyoruz ki.. kazanmak yok, kaybetmek yok.. dimi..

yolda..

yürürken mesela, biriyle yolum çakıştığında-ki onun nazarında çakışan bişi yoktur.. ben, onun yoluna çıkmışımdır tabii..- neden hep ben yana kayarım ve diğeri geçer.. ya da çarpraz geçişlerde neden ben durur diğerinin geçmesini beklerim..

Pazartesi, Ekim 06, 2008

karakalem..

eskiden epey bir uğraşırdım, karakalem resim yapmayla.. akrilikle tanıştıktan sonra renkleri de sever oldum.. neyse.. konu bu değil.. bir paylaşım, bir hatırlatma olsun dedim..

karakalem( renklileri de var aslında bu kalemlerin) resimlerinizin daha sonra etrafa bulaşmasını ve resmin bozulmasını engellemek, yani çizimi sabitlemek için saç spreyi kullanabilirsiniz.. sabitleyici cinsten püskürtmeli spreyler iş görüyor.. 10cm kadar mesafeden eşit şekilde ince bir doku oluşturacak şekilde püskürtünüz ve içiniz rahat etsin..

Cuma, Eylül 26, 2008

görünmezlik büyüsü..

buldum, ben buldum... eheh..
bir insan kendisiyle irtibat kurulmasını istemezse diğer kişilere görünmez olur..
ve bu durum diğerlerinin görme yetisinin eksikliğinden değil, berikinin görükmemesindendir..(harf hatası yok)
bahsettiğim şey msn falan filan mevzusu değil.. okuyunca öyle gibi gelse de..
gayet etiyle buduyla gerçek birşey.. gerçi etli butlu gerçek ama, öyle kuvvetli yapar ki bazıları büyüsünü, o kişinin varlığından, onu tanımış olduğunuzdan, kendinizden şüphe duyarsınız...
yok bu öyle aşk meşk mevzuusu da değil.. gayet etiyle buduyla arkadaşlık..
neyse işte.. sabahın erken.. ha yazmışım onu...

tek göz uyku...

mümkün mü acaba.. neden olmasın.. gözü açık bile uyunabiliyorsa..
nerden aklıma geldiğini de söyliyim hemen.. sabah göz makyajımı yaparken ve doğal olarak birini kapatmışken, sanki içim geçti.. birkaç saniyelik birşey, ama oldu.. ordan da aklıma geldi..
özelliklerinden biri tek gözüyle uyuyabilmek olan bir karakter oluşturmak ve öykü uydurmak istedim mesela..
neyse işte..sabahın erken ve gecenin geç saatleri nelere kadir...

Cumartesi, Eylül 20, 2008

vurdumduymaz..

olabilmek ne güzel olurdu.. misal,
duran trafikten hayat dersi çıkarmamak..
gerisi gelmese de,
sadece bu satırlarla bir posta yollamak...

dikkat genelleme var..

erkeklerin %80'i aynı..(oranlar içinde sevilen bi sayı 80..neyse..) aynı derken, davranış şekilleri bakımından..
%18'i ise onlarla geçirdiğiniz 3-5 ay sonrası %80'lik kısımdakilerle aynı alametleri gösteriyor..
geri kalan %2, ki aslında geri kalmamalarını isterdik, istikrarlı... en başından beri nasıllarsa öyleler..

saçma mı.. olabilir.. kimi bağlar... hiç yani..

Pazartesi, Eylül 08, 2008

tatlişkom..

yaramazlıkları sonrası üste çıkmak ve biz kızmayalım diye döktükleri gözyaşları sırasında, hem kızıp hem üzüldüğüm, şımarıklıktan olduğunu bile bilsem ağlamalarına kıyamadığım, içimin erimesine sebep iki kardeş..yeğenlerim.. iremim ve keremim..

yakın takiplerinde olsam bile, büyürlerken yakalayamadığım, kaçırdığım, o anlarda yanlarında olmak istediğim öyle çok şey var ki bana kendimi kötü hissettiren..ve kimbilir ileride nasıl olacak diye düşündüren.. uzağıma düşmesinler hiç..

irem bu sene okula başladı.. kerem de okul öncesine gidiyor..

irem'in ilk okul gününde yanında olmak isterdim mesela.. o hengamede ne farkedecek falan filan ama isterdim işte.. (inatçı sıpa, kime çektiyse, saçlara bak..)

ps.yazı 21.42 de otomatik kaydedildi

Pazar, Ağustos 10, 2008

bu öylesine bir yazı değil...

canı acımaz zannedenler daha kolay acıtır başkalarının canını.. bilerek, isteyerek kanırtırlar..
ellerine bir bıçak versen rahatlıkla saplarlar orana burana.. hatta bir çocuğun oyuncağıyla saatlerce oynaması gibi o bıçağı sapladıkları yerde çevirtip dururlar.. tam sıkıldı bıraktı sanırsın tekrar döndürürler o bıçağı..bir şekilde debelenir kurtulursun.. günler, aylar geçer.. yara hafifler.. bıçaklayana karşı nefretin bile kalmaz olur.. ama o bundan rahatsızdır tabii, kin duymanı, öfkelenmeni, çılgına dönmeni ister... ağzından köpükler saçarak üstüne atlamanı, ona zarar vermeni ister.. böylelikle kendisini mazlum, mağdur gösterecek çevresinden ilgi toplayacaktır.. sana verdiği acıdan aldığı keyif de, ekstra bonustur..

bu kez, o yarayı açanın akbaba bir arkadaşı hafifleyen yaranın kabuğunu kaldırır, parmağını batırır yaranın ta içlerine.. kurcalar.. didikler...

bunlar işte sizin acınızdan, size acı verebiliyor olma ihtimalinden zevk alırlar..

canım acıdı.. evet.. ama eskisi gibi değil.. bazı acılar, o acıları verenler mikrop gibi; bağışıklık kazanabiliyor insan..

nefret etmeyeceğim, öfke duymayacağım, kin gütmeyeceğim.. hayata ve akışına güveniyorum...


sükun etsem daha iyiydi belki.. ama o kadarını da yapamadım..

Cuma, Ağustos 01, 2008

lenny kravitz candır..

geçen sene yaşadığım keşkelerle dolu pişmanlıklar sonrası ders almış olmalıyım ki, lenny kravitz konserine gittim..
iyi yapmışım, kendimi bir kez daha sevdim ve tebrik ettim..

lenny seyirciyle diyalog denen şeyde tavan yaptı .. sahnedeki performansından bahsetmiyorum bile..(gerçi bir ara tuvalet sorunum yüzünden konserden falan koptum ama) çok iyiydi..

çılgın adam konserin sonlarında sahne önündeki barikatlardan zıplayıp "halkın" içine karıştı.. love love love dedi başka bişi demedi.. "son olarak tek birşey sormak istiyorum , are you gonna go my way" diyerek coşkuda son noktayı koydu...



konserden aklımda kalan diğer şeyler.. dhl'de stajyerlik yapan alman bir kızla tanışıp sohbet etmem, konser sırasında sevgililerinin sırtlarına çıkan kızlara arkadakilerin nişan alıp onları aşağı indirme çabaları, konser öncesi canon'un "şipşak" makinesiyle çekilen fotoğrafım ve meshanem patlamak üzereyken koşturduğum tuvaletin önündeki azap verici kabus gibi sıraydı..

ve kuruçeşme'den üsküdar'a servis yapan dentur motorları da ayrı bir rahatlık..

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

6 ölümcül günah..

diyorum ki; 7 ölümcül günahtan birisi affedilerek günahlıktan çıkarılacak.. hangisinin olmasını tercih ederdik.. -şüphesiz- herkes kendi nefsince karşı durması en zor olanı, yani reytingi yüksek günahı seçecektir.. değil mi.. ben..şimdilik söylemiyim..

1. lust -şehvet
2. gluttony -oburluk
3. greed -açgözlülük
4. sloth -tembellik
5. wrath -öfke
6. envy -kıskançlık
7. pride -kibir

Pazartesi, Temmuz 21, 2008

yazık..

"hayata bir kez geliyoruz yaaau"..
evet tabii, öyle.. ne yapmalıyım yani işi asıp deli danalar gibi sağa sola mı gitmeliyim.. yeşilliklerde mi yuvarlanmalı, sahilde oturup hayal mi kurmalıyım, istanbul'un güzel sokaklarında mı kaybolmalıyım.. atlayıp ada vapuruna kısa bir uzaklara gidiş mi yaşamalıyım.. dolmuş durağında oturup esnaf muhabbeti mi yapmalıyım.. renk renk boyayı etrafa saça saça "eserler, estiler" mi yaratmalıyım..
bunu yemeklerden önce mi yapsam faydalı olur, sonra mı...

gerçi mesela, şöyle bir görüntünün, fotoğrafın içine dalıp, onun bir parçası olmayı da tercih edebilirim.. bir yaz akşamını aydınlatan sokak lambasının sarı ışığı içinde.. begonvillerin, asmaların dolandığı , kimi eski kimi yeni en fazla iki katlı bahçeli evlerin olduğu bir sokakta.. hadi yolları da taştan olsun hatta... kapının önünde hava alıp komşusuyla laflayan birisi de olabilirim, o sokağı öylece adımlayan da.. hava berrak ve taze olsun, öyle ki fotoğraftan denizin kokusu da gelsin..
ve ben öylece orada durakalayım...bazı görüntülerin öylece bir parçası oluvermek istemez misiniz hiç.. sonu yokmuş gibi, hep aynı keyfi verecek gibi..

ah be hayat, canım sıkılıyor valla... ne yapsan nafile..

Pazartesi, Temmuz 14, 2008

dua mahiyetinde..

cancağzım, kardeşim, dostum, çocukluğum, gençliğim.. allah ayırmasın dediğim.. tubişim..
uzun yola gitti.. en az iki ay yok buralarda.. allah, amacına ulaşmasını ve hayırlısıyla dönmesini sağlasın..

gerçek insan aranıyor..

nesli tükenmiş olmalı.. biz üniversiteyi falan bitirdiğimizde, toplayabildiğimiz kadarını saklamışız sanki.. hayatımızın o noktasından sonra karşılaştıklarımızın gerçek insan olup olmadığını anlamak zor oluyor..

"işte gerçek dost" anlamında bir gerçeklik değil buradaki.. insanların hangi hali onlara ait, hangi davranışları gerçek kendileri bilemiyorum.. tabii ki herkesin iş ve özel yaşamında farklı görev ve rolleri ve bunlara bağlı davranış şekilleri, savunma stilleri olabilir.. ama "nasıl bilirdiniz" deseler, haklarında net birşey söyleyebileceğim insan çok az..
hele ikili ilişkiler yok mu.. ve hele sezgiler yok mu, direkt bağrınıyor.. gerçek değil, gerçek değil..
keşke herşeyi göründüğü ve anlatıldığı gibi kabullenebilsek.. ve keşke geçmişi unutsaydık mı, iyi ki unutmuyoruz mu bilmiyorum..

-e hani sen eve gidiyordun..
-eve gidiyordum tam, telefon çaldı, bizim çocuklar buluşuyormuş, çağırdılar, takıldık biraz..
anlatan kişinin gerçek olup olmamasına, gerçekliğini size göstermiş olup olmamasına bağlı olarak bu cümle ya çok normal ve inanılası geliyor ya da çook normal ve inanılmayası.. e tabii akış diyagramları çalışıyor hemen, bazı yerlerde geçmişle kısa devre yaparak..

aman ya 15 satırla anlatabilecekmişim gibi yazıyorum.. olmuyor, anlaşılmadığını biliyorum..

normal dedim de..
eskiden normal değilim ben derdim..ben ve birkaç böyle tanıdığım vardı.. normal değildik tabii, herkes böyle değildi çünkü.. yardıma ihtiyacı olana koşmak, dinlemek, anlatılana inanmak, kendi çıkarının tersinde "bile" gerçeği söylemek ve adil olmak, sadık olmak, tanıdığa kıyak çekmemek, hayat üzerine düşünmek, inceliklere kapılıp gitmek, hayal kurmak, içten ağlamak/gülmek gibi özelliklerimiz vardı.. hala daha var..

işte böyle anormal gerçeklikte insan arıyorum.. koruma altına alacağım...

Çarşamba, Haziran 25, 2008

alla beni pulla beni..

barış manço iyi adamdı.. düşünen adamdı.. gerisini bilmiyorum, benim için bu kadarı da yeterli..
şarkı sözlerinde yansıttığı düşünceler, ince uslubu vs..
zati belki şarkı sözü yazarlarının filozof bir yanı olmalıydı.. neyse diyeceğim şu.. çok sevdiğim şarkılarından biridir, alla beni pulla beni.. tınısı bir yana, sözleri de hoş, bir nevi espirili..

bugün arkadaşıma dedim ki, adam yine yapmış tespiti.. kadın ve erkeğin hayata, ilişkiye bakışına dair kısa bir özet yapmış.. ya da ben öyle yorumladım..
adam dağları deliyim, yıldızları yoluna seriyim, bastığın çimen olayım falan filan diyor.. hatun kişimiz ne diyor, dağlar, taşlar, uçan kuşlar senin olsun, yıldızlar yerinde güzel diyor..
kadının derdi öyle kocaman şeyler değil yani, yanımda ol diyor, kelimenin tüm, tam anlamıyla yanımda ol..

yok kadınlar da şöyle ama, adamlar da böyle ama türünden bi milyon sorunlu ilişki, ilişki sorunları yazılabilir..ya da muzırlık yapılabilir.. ama barış hoca hakkaten çok temelinden dokunmuş bence..
ruhu şad olsun..

şarkı sözlerini de eklesek mi ki.. burada eklenmiyor bişi,eve gidince linklerim.. şimdilik şöle verelim.. http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=alla+beni+pulla+beni

Salı, Haziran 03, 2008

bir mayıs bir haziran..

ne güzel aylar.. mayıs deyince içe dolan coşku, haziranla hissedilen huzur.. mayısım bitti, haziranım hoşgeldi.. bitince hüzün..
doğamamışım mayıs haziran arası bir yerlerde, ölürüz belki bahar neşesiyle..

kedidir..

ne garip hayvanlar.. bi çocuk mu ağlıyo diye kulağı dört diktiğim nice zamanlar oldu.. şimdi de karşılıklı ağlaşıyorlar sanki..
insanlarda pek olmaz bu.. biri ağlatandır diğeri ağlarken..
ve yahut ikisi beraber ağlayamazlar, biri diğerinin ağlamasına kıyamaz da, ağlamaması için şebeğe döner..
insan var, insan var.. bir de kediler..

Cumartesi, Mayıs 24, 2008

dizi film tadında hayatını izlemek..

çok ayrıştırıcı, anlatıcı cümle kuracak değilim-kesin kuracağım.. yaşadığım anın duygusuyla kafamda beliren ifade bu.. yoksa sadece dizilerde değil, filmlerde de kullanılan bir kurgu..
cnbce dizilerinde oluyor bu hani.. bir bölüm izliyorsun gayet normal bir hayat kesiti.. sonraki bölümlerde anlıyorsun ki,o normal hayat kesitinin arkasında bir dolu "normal" kesitler daha var..
çoğu şey göründüğü gibi değildir ya da göründüğü gibi bile olsa o görüntünün arkası zannetiğiniz kadar doğal örgüyle şekillenmemiştir..
misal tesadüfen karşılaştığınızı düşündüğünüz bir kişinin uzun süredir sizinle diyaloğa girebilmek için çaba sarfettiğini ve "tesadüfler" yaratmaya çalıştığını farkettiğinizde,olayları gerisararsınız ve olan bitenin aslen kendi doğallığında olmadığını görürsünüz..

hayatın izleyebildiğimiz bölümü sadece yaşadığımız kısmı olduğu için çok zaman bilmeyiz diğer sahnelerde olanları.. sürekli irdeleyerek de yaşayamayacağımıza göre kabulleniriz.. gördüklerimiz, duyduklarımız ve anlatılanlardır yaşadığımız..
bazen, aradasırada irdelerim ben.. zihnimde takip eder, iz sürerim olaylar, anlatılanlar üzerinden.. şüphe, merak ve empati ön koşullardır bunu yapabilmek için.. şimdiye kadar bulduklarımın çoğu iç burkan, yüz ekşiten şeyler.. sonunda mutluluk verici birşey yaşanmış olanlar daha az şüphe uyandırdığından ve hakkında takipsizlik kararı alındığından belki..
yo yo öyle değil aslında, bilakis mutluluk verici bir olayın arkasındaki leş döngüyü gördüğünüzde mideniz de ekşiyor, bulanıyor ve bir tükürme isteği oluşuyor..

hayat bazen örmektir onu sabır ve emekle..bazen sökmektir usul usul geriye...-s.ç.

çalan şarkıyla bu yazılanların hiç ilgisi yok..tesadüf.. radiohead - everything in its right place

Pazartesi, Nisan 28, 2008

çöp kamyonu..

iş yaşamı içinde aslında görevimiz olmayan bir takım ekstra işler yaptığımızda hayıflanır, sınırı aştığını düşündüğümüz zamanlarda da patronumuza, müdürümüze şikayette bulunuruz.. kimsenin bizi kullanmaya hakkı yoktur, sonuçta..
pazar sabahı saat 07:30 civarı sokaktan gelen "hoop, topla, dur.. gel gel gel" tarzı nidalarla uyandım.. klasik diyebileceğimiz sokak diyaloglarından biriydi bu.. yaklaşık bir 10 dakika merak duygumu törpüleyerek yataktan çıkmadım.. ama dayanamadım sonunda ve camdam seyrekoyuldum.. çöp kamyonu sokaktan geçemiyordu, çünkü otoparkı, garajı olmayan evlerde oturan sokak sakinlerinden ikisi, arabalarını zati dar olan sokakta karşılıklı park etmişlerdi.. aradaki mesafe normal otomobillerin, en fazla van tipi araçların geçebileceği kadardı..ve tabii çöp kamyonu geçemiyordu işte.. ki bir itfaiye aracı geçmek istese geçemeyecekti yine, allah korusun- tabii biz önlem almayalım,allah korusun-
bir iki dakika uyku mahmurluğuyla ne olacak şimdi diye bakınırken, araçlardan birinin yan apartmandaki komşunun olduğunu farkettim ve çöpçülere seslenerek evi tarif ettim.. ziline basıldı, araç sahibi çağrıldı, beklenildi.. ama sonuç? gelen olmadı...peki ne oldu, çöpçüler 'yerinden hoplatması daha kolay' olan diğer aracı "haydi hooop bir kiii..bidaha haydi hooop bir ki" diyerek bir kaç cm daha duvara attırıverdiler ve çöp aracı geçti.. "bana ne ben arabamı neden çekeyim" diyen arkadaş da mutlu, mesut uykusuna devam etmiştir...
hadi itfaiyeyi düşünmüyorsun, sokağımızın çöp günleri belli, uygun bir yer bulup parketsene.. "neden ben düşüneyim, neden ben sorumluluk bilinciyle davranayım" demek bazıları için daha kolay sanırım..
peki hepsinin dışında, görevi çöp toplamak olan insanlar neden senin arabanla uğraşsın, vakit ve emek harcasın.. kimbilir belki çöpçülerin görev tanımlarında vardır.. "gerektiğinde park halindeki arabalar birkaç cm hoplatılabilir"

Salı, Mart 18, 2008

alarm..

saati,yani telefonun alarmını kurarken kalkma vaktine tamı tamına sadece 6 saat kaldığını hesaplamak, çok rahatsız edici..!! daha rahatsız edici olanı 5 saat kaldığını anlamak..

"...no hope no harm, just another false alarm.."

Perşembe, Mart 13, 2008

bir cumartesi akşam üstüsü..

beşiktaş'taki işimi halletmek için geçtiğimiz cumartesi akşama doğru yeğenim, bitanem, keremimle beşiktaş'a geçtim..(irem de bitanem.. insanın birden çok bitanesi olabilir):)

yol boyunca yine beyin cimnastiği yapmama sebep sorulara da cevap vermeye çalıştım.. "trafik akmıyo ne demek.. -can yeleklerini göstererek- ordaki turuncu şeyler nee.. düşük olasılık nasıl oluyo.. beşiktaş'taki herkes beşiktaşlı mı..." gibi nedenli, nasıllı sorular... yeni bir soruya mahal vermeyecek şekilde cevaplamaya çalışsam da piticim benim illa bir soru buldu, ki bu durumdan şikayetçi değilim yani...

bu arada çocukcum sırf vapur keyfini yaşasın diye vapura binelim dedim, gelegele dentur'un ortaboy motorlarından biri geldi, şehir hatları "bandrolüyle"..


neyse beşiktaştaki ilk ışıklardan geçerken takıdıtukudu sesler geldi.. daha çok gıygıy çalışan bi alet gibi.. bir çıkrık, bir dingilin dönme sesi vb bişi... kafamı bi kaldırdım,ahanda buymuş... ve görünce ilk film festivali için bir çalışma sandım,ancak alt kısımdaki afişler gnctrkcll reklamı olduğunu gösterdi...

Pazar, Şubat 24, 2008

müzik yelpazesi..

sonbahar yapraklarının uçuştuğu, çikolata renkli sanatçıların kadife sesleriyle bizlerle buluştuğu zamanlardan kuş tüyü gibi bir anı sanırım..
dinlendiğinde tarif edilemez bir duygu yaratıyor..
huzurlarımızda martika- love thy will be done..
yine martika'dan bir başka tanıdık tat için..>>

Çarşamba, Şubat 06, 2008

bir nefeste...olmadı tabii..

sadi beyefendi ebelemiş bizi, nefes kesenler listesi yapın diye.. ona da yalçın bey el vermiş.. o zamaaaan sobe!

çocukların birden tehlikeli bir duruma düşecek gibi olması..

çok da iyi bilmediğin bir mekandayken tüm elektriğin kesilmesi...

heyecan dozu yüksek bir yarışta,en yakın rakibini geçtiğin an.. -sebepsiz gözyaşı bile akar hatta..

f1 araçlarının kalkış anından çıkardığı sesle nefes kesilir, tüyler dikilir...

kaza yapmaktan son anda kurtulmak...-nefes kesilmesini dizlerin bağının çözülmesi takip eder-

scuba sırasında suya tümüyle dalındığı an..

yamaçtan paraşütle atlamak...

arabayla eğimsiz,düz bir yolda orta hızla giderken yoldaki hafif bombeye girildiği sırada boşluktaymış hissinin yaşandığı an...

gecenin geç, sabahın kör erken vaktinde sokakta yürürken tüm algıların son alarm durumunda olması sırasında duyulan bir ses...

çocukluğumda, gençliğimde izi olan birine ya da sevdiğim bir ünlüye kötü birşey olduğu-yaşamını yitirdiği- haberini almam..

olağan bir iş yapıyorken, farkında olmadan yaptığım harika birşeyi keşfetmem...

zeka düzeyini benim zekamın kavrayamadığını düşündüğüm her türlü yazı, iş, eylem..

onu ilk gördüğüm zaman...

şehir yoğunluğu olmayan, tatil yöresi gibi yerlerde göğe baktığımda üzerime örtülmüş gibi duran yıldızlar ve uzayın derinliği...

gün batımında gökte oluşan turuncu-kızıl tonlar..

-yazdıktan sonra gördüm ki bunlara konuşmayla ilgili olanlar desem olurmuş...-

bekleme süresince ne söyleyeceğini hazırlayıp, içinden birkaç kez tekrar ettikten sonra... o anın gelmesi..

tanışmak istenen kişiyle ilk konuşma anı... -sakinlemek için bunun normal bir durum olduğu telkini yapılmadığı zamanlarda...

topluluk önünde konuşmaya başlamadan birkaç saniye öncesi.. -kalp atış sesinin, kendi sesini bastıracak sanmayla eş zamanlı..

hiç beklenmedik bir ortamda yabancı bir dilde konuşmak gerekliliğinin ilk saniyeleri...

-postaladıktan sonra aklıma geldi.. çocuğum olacağını öğrendiğim, ilk görüntüsüyle karşılaştığım ve doğum anları da eklenmeli..-


buyrun buyrun çekinmeyin sizler de yazıverin, dürtelim mi... şşt..erman.. seçkin.. doktooor..gökhan.. blogu olmayanlar da yazıversin şuracığa...:)

akşam editi: bankada araç çubuğu çıkmadığından linkleri verememiştim.. sevgiler..:)

Pazar, Şubat 03, 2008

his...

bu dünyanın bir parçası olmak istememek.. bundan utanç duymak..
birşey yapamamak, yapacak gücü kendinde bulamamak..
sormak, sormak, sormak.. anlayamamak..

istediğinde yerin diplerine inebilen, atmosferi aşabilen.. bilmemkaç ışıkyılı ötesine sinyaller gönderebilen insan..
hastalıklı bir bünyeyi iyileştirmek için, imkansızı mümkün kılmaya uğraşan insan..
annesinin henüz karnındayken, annesini kaybeden bir bebeği yaşatmak ve hayata katmak için çabalayan, diğer tarafta gözünü bile kırpmadan dünyaya gelmiş onlarcasının canına kıyan insan.. aynı..

tuhaf.. insanın artık insan olmanın bir üst seviyesinde bulunması gereken bu gelişmiş zaman diliminde.. yaşanılanlar, yaşananlara şahit olmak durumunda bırakılanlar tuhaf...

insanların yaşadığı dünyanın güzelliklerini ve birbirini anlamamalarını anlayamayışım sürdükçe ve bu dünyada bulundukça huzurlu olabileceğimi sanmıyorum...

Cuma, Ocak 11, 2008

sivilce..

neredeyse kendiliğinden patlayacak kadar dolmuş ve gerilmiş sivilceyi patlatır gibi, beynimi sıkıştırıp pörtletesim geliyor..bazen...

Cumartesi, Aralık 22, 2007

sil baştan..

türkçesi böyle yani.. daha önce bununla ilgili bişiler yazmış olmalıyım ama yine yazacağım.. bu fimi ne zaman izlesem, sildiğim şeyleri olmasa bile silinen birşeylerim olduğunu hatırlıyorum.. içim burkuluyor... bu kadar..

Cumartesi, Aralık 15, 2007

sebep olması mı gerek..

ağlamak istiyorum..
sebebi olsun olmasın... tanımadığım birinin yüz ifadesi, bir hareketi, bir olay, durum gibi karşılaştığım şeyler sebep olsun mesela.. kimsenin farketmediği bir ayrıntı.. durup orada hüngür hüngür ağlayayım..
kalbim titresin ve kimse sebebini bilmesin benden başka, tutmayayım burnumdaki sızıyı ve ağlayayım...
şefkat göstereyim birine, sonra koşup kuytu bir yerde doyasıya ağlayayım... şefkati göstermiş değil, hissetmiş olayım..
gözyaşlarımın kendime değil başkalarına akacağından emin olsam ağlarım da oracıkta...

Pazartesi, Kasım 26, 2007

(parantez)

geçen cuma doğumgünümdü.. benim doğum günlerim genelde benbaşıma geçer.. seyrek olarak da kuzenlerle taxim'de bi kafeye falan gideriz, maksat beraber olmak niyetiyle.. ama bu sene değişik olsun istedim.. bi çeşit miyad ne de olsa diye-eheh.. ve hep yapmak istediğim birşeyi doğumgünüme uyguladım.. hayatıma şimdiye kadar girmiş ve kalmış olan, benim yanında bulunmaktan keyif aldığım, yanındayken kendimi kendim gibi hissettiğim, herhangi bi maskeye ihtiyaç duymadığım, çok sevdiklerimi biraraya topladım-toplamaya çalıştım.. gelemeyenler de oldu tabi.. sağolsunlar, birşekilde varlıklarını hissettirdiler ama... sabah beri gelen telefonlar, sürprizler de hazırlamıştı gerçi beni bu mutlu akşama...
velhasılı, çokça şımardığım, mutlu olduğum.. ve uzun süreden beridir yaşadığım andan keyif aldığım nadir zamanlardan birini geçirdim...

ben olabilme fırsatını veren herkese teşekkür ederim..

Pazartesi, Kasım 19, 2007

sondan önce..

sonunu senden önce okuyacak olmanın dışında bir ayrıcalığım yok, yazdıklarımı bilmek hakkında.. hadi o kadar abartmayalım,ama kurgusu yok.. birkaç satır sonra ne yazacağımı bile bilmeyeceğim çok zaman.. mesela, merdivenin basamaklarını adım attığınca çizdiğini düşün.. yaşam gibi.. ama yaşam gibi yazmak zormuş.. yaşamın içinde önümüzdeki hazır merdivenleri çıkıyoruz çünkü, çok zaman..
pejmürde bir evdeydim.. yanından tren yolu ve tabii tren geçen... birbirine bitişbitiş, dar sokakların üzerinde.. öyle dar ki, iki insan yanyana geçebilir mi diye düşünüyorum.. diğerleri arasında sıkışmış da sanki ona yer az kalmış gibi hafiften öne doğru kaykılmış duran eski bir ev,ahşap.. camları dar,sürgülü ve buğulu.. buğu değil aslında, is, pis, yılların yığıntısı.. kimbilir kimler yaşadı burada,ne sesler dolandı odalarda.. içeride 60lık bir ampül yanıyor,benim dikildiğim odada.. ev soğuk olmalı ki nefesimi görebiliyorum.. eski bir şilte-şilte..şilte..şilte- battaniye.. iskemle ve dolap nemden kokuyor.. kokmayan birşey varmış gibi...
ben neden buradayım sahi.. bavulum yok ama elimde bir dolu torba, içleri temizlik malzemeleriyle dolu... doğru tabii, ben yapamam böyle pis içinde..demek ki geleceğimi biliyordum..neyse, peki hadi temizledim diyelim, ya böcekler, örümcekler.. ya fare varsa.. ne yapmalı ki.. düşündüğüm şeye bak, burada kalacak mıyım ki dert ediyorum.. evin fotoğrafı içindeki iğreti duruşuma ve hep hayalini kurduğum bir ev olmamasına rağmen, orada olmaktan hem rahatsızım, hem gitmek istemiyorum..
garip ama bu döküntü içinde ısıtma tesisatı var, kombi değil-kalorifer de bari-, soba değil... nasıl ateşleniyor acaba, eski gaz sobalarına benzer bir ağzı var... çocukken sobaların konuştuğunu hayal ederdim homur homur, sıralı alevler de dişleriydi sobanın... bir kibrit atsam patlar mı acaba... patlamaması lazım, yoksa yazı biter.. bir iki üç...

Perşembe, Kasım 08, 2007

seven gözlerle bakmak..

bulunca bırakmamak gerek..
ne de olsa bakandadır sevmenin mahareti, bakılanda değil ..

Pazartesi, Ekim 29, 2007

bayram..

içinde mutluluk barındıran bir günün tebriğinde klasik olarak kullanılabilen bir kalıptır.. "bayram gibi"..

türkiye cumhuriyeti'nde; türlü farklı renkten oluşmuş cumhurumuzla, birlik, güven ve refah içinde yaşayabileceğimiz, bayram tadında bayramlarımızın olması dileğiyle, diyorum ben de..
cumhuriyet bayramı'mız daimi kutlu olsun...

...
bütün dünya buna inansa,bir inansa, hayat bayram olsa...
insanlar el ele tutuşsa,birlik olsa,uzansa sonsuza..
...

Pazartesi, Ekim 15, 2007

saçak altında iki kız...

dün film çıkışı arabaya bindim ve yağmur başladı tekrar.. ilkten serper gibiydi ama birden dolu dolu damlalara dönüştü... koşuşan da vardı, yağmur yokmuş gibi aheste yürüyen de, şemsiyesi olanlar da, dükkan önlerindeki brandalara sığınanlar da... tam köşeyi dönerken, sanat galerisinin kapısının önüne koşan kızları farkettim ve durarak rıhtıma doğru gideceklerse bırakabileceğimi söyledim, kabul ettiler.. yaklaşık 5 dakikalık yolculuğumuzda, teklifime fazlasıyla şaşırdıklarını ve memnun olduklarını hissedebildim..
farklı zaman ve koşullarda, başka türlü yardımların içinde bulunsam da, bu iki yolcumun bana hissettirdiği çok farklıydı.. muhtemelen normal olmadığımı düşünmüşlerdi, ama deli olduğumu da sanmasınlar diye onlar arabadan inip teşekkür ederken, asıl ben çok teşekkür ederim diyemedim.. buradan söylemiş olayım..

Pazar, Ekim 14, 2007

çılgınca döner durur dünya..

pardon bi saniye, önce şu siteye log olayım, bir de yorum yazayım.. şu fotoları da upload etmeyi unutmamak gerek.. tamam geldim, aslında gelemedim bi şarkı koyalım fonda tıngırdasın,tabi tıngırdamadan önce lastfm şifremi de gireyim ki skorplansın... hmm hazır elim değmişken facebook'u da açayım bakayım kim dövmüş, kim sevmiş beni, ben de dürteyim birilerini.. tamaaaam döndüm işteee..
bu kadar saçma geliyor olmasına rağmen hergün benzer şeyleri yapıp, bu "dünyanın" bir parçası olmak için neden debeleniyoruz acaba.. dışında kaldığımızda ucubelere dönüştüğümüz, kenarından köşesinden yakaladığımızdaysa günümüz sosyalliğinin bir parçası olabildiğimiz ortamlar.. (bi an gittim sayfayı refresh etmem gerekti de) birşeyler yanlış ya da eksik sanki diye hissetmiyor musunuz siz de.. bağımlılık düzeyinde ve otomatik yaptığımız bu eylemlerin ne getirip, ne götürdüğünü düşünüyor musunuz..
bunları reddedişe doğru ilerlediğimi hissediyorum ben, asıl işlevi dışında fazlalıklarla "bezenmiş" hale geldiğinde, abartısız midemi bulandırıyor.. benim hükmettiğim değil, sanki bana hükmeden birşeymiş gibi, çağlayan bir ırmakta öylece akıyormuşum gibi, iradem yokmuş gibi..
beni yoran fazlalıkları, gereksiz şeyleri sevmiyorum..
ve uzun süre birşey yazmadığım zamanlarda gizli dürtücülüğü olsa da, diğerlerindeki "zorlayıcılığı" hissetmediğimden, blog içlerinde en samimisi geliyor bana..

sonuç ve biryerlere bağlama cümlesi yok, bu kadar..

Perşembe, Ekim 04, 2007

porof.zihni sinir doğuş power center'da..

efenim maslak'ta artık bir power centerımız var demiştik bir zaman önce.. ismi power olsa da bana güdük bi'yer olarak geliyor biraz..yine de hiç yoktan iyidir.. neyse, bu mekanda uzunca bir süre okan bayülgen'in fotoğraf çalışmaları sergilenmişti.. şu günlerde ise en sevdiğimiz porof'un çalışmaları ve bunların vücut bulmuş hallerini görme fırsatını bize sundular.. açıkçası mekana sıcaklık katmış epeyce,hep dursa keşke.. çekebildiğim birkaç fotoyu ekliyorum buyrun, diğerlerini de filcklerim yakında..


not: ben foto işlemimi tamamladıktan sonra güvenlik görevlisi foto çekmenin yasak olduğunu söyledi,yani avm içinde foto yasağı varmıştı.. ben sadece çalışmaları çektim ve standta duran arkadaştan da onay almıştım deyince birşey demedi sevgili güvenlikçi arkadaşımız..sağolsun...-bi an makineyi alacak mı diye düşündümdü-




1.-2.

3.-4.
5.-6.

1.power centerımızın üst katından..
2.tv'de sakıncalı sahne çıkınca çevrilerek gözleri kapatan emzik procesi..
3.keman çalan saat..(bayıldım)
4.çekyatlı bank..
5.minik proceler standı..
6.dikey satranç..


günün james vidyosu da bizden olsun hadi..ehe.. tıklarsanız eğer laid huzurlarınızda..

Perşembe, Eylül 27, 2007

minibüsler insan yutar mı..

yolda mıymıy yürüyen insanlara sinir oluyorum, özellikle benim acelem varsa ve onlar salonlarındaki koltukta gazete okur gibi yürüyorlarsa önümde...
minibüs kuyruğuna eklendiğimde, çoğunlukla kaçıncı minibüse binebileceğimi falan düşünür kendimi oyalarım.. -tamam ertuğrul özkök gibi şeyler yazmaya başladım kabul, ama burası benim kişisel blogum zati abicim, istediğimi yazarım,eheh..- ve önümde bir otobüs dolusu insan varken, kesin bundan sonraki 2. ya da 3. minibüse anca binerim diye düşünürken ben, hop diye o minibüse biniveririm-hele bazen en arka dip köşe boşta olur, şaşmaktan kendimi alamam-..
bu nasıl oluyor anlamıyorum, minibüsün kapasitesi belli, insanların kalabalığı belli.. kara delik mi var içeride, dipsiz kuyu mu, ben mi nizamsızım, yoksa insanlar kalabalık göründükleri kadar çok değiller mi sayıca...

Çarşamba, Eylül 26, 2007

ayak üstü iki laf..

..........
dünya mı küçük yoksa benim dünyam mı bilmiyorum.. ama insan üstüste birileriyle karşılaşınca, tesadüfün gücü üzerine düşünüyor.. herbirimiz kendi hayatlarımızın baş rollerinde ve bir başkasının hayatında figüranken, nasıl etkileşiyordu yaşamlar.. hayat bu ne zaman ne olacağı belli olmaz, gün olur devran döner vs şeklindeki ifadelerin zaman içinde gerçeklik halini almaları, benim temennim mi daha kuvvetli yoksa onunkisi mi diye düşündürtmüyor mu insanı..

size kazık attığını düşündüğünüz birini hatırlayın mesela.. birgün bu kazığının karşılığını alsın da istediniz mi içinizden..hah tamam işte.. o bir gün mutlaka gelecek.. bir piramitin en tepesindeki taş gibi yerleşiverecek yerine.. ve bu piramitlerin herbir diğer taşı da, diğer piramitlerin ya tepesindeki ya zemindeki ya ortasındaki taşın kesişiminde...
ay aman neyse, keşke düşüncelerimi daha sistematik şekilde düzenleyebilseydim de, bitmemiş bir kazağın ucundan sarkan ip gibi kalakalmasaydı...
........
........
"günümü gün edicem, heey hooyt..yaşasın eğlence.. modu düşünüldüğü gibi keyif ve eğlence vermiyor hep insana.. kendini gaza getirmene rağmen .ıçının üstünde pineklediğinde mutsuz oluyorsun çünkü bu sefer... her neyse.. işte bu yüzden gelişine doksana çakacağım sadece, gol olur olmaz mühim değil" dedim arkadaşıma.. çok hoşuma gitti bu benzetmem buraya da yazayım dedim..ehe..

Pazartesi, Eylül 24, 2007

lodos..

lodos vurdu muydu denize, söküp alır içinden.. zamanla içine düşmüş, atılmış olan, ne varsa ona ait olmayan.. farkedilmez ağırlıklarıyla fazlalıktır onlar aslında..
deniz coşar tabii, bu arınma zamanlarında.. kükrer, çalkalanır... aylardır biriktirdiği, önemli saydığı şeylerin kendinden kolayca kopup gitmesine izin vermez.. bir savaştır sanki, ama ertesinde eksiklik hissedilmeyen..
fazlalık olanlar gittiğinde eksilir mi ki insan...

Çarşamba, Eylül 19, 2007

sevinçliyiz hepimiz yaşasın okulumuz...

onyedieylül itibariyle okullar yeni yayın dönemine başladılar.. ve halihazırda ömrümüzü yiyen trafik sorunu bir yaşam sorunu haline gelecek mi endişesi taşımaya başladık..
neyse efendim istanbul'da okulların başladığı bu hafta toplu taşıma araçlarının sayısını arttırma ve ücretsiz yolcu taşıma gibi önlemler alındı.. ve pazartesi akşamı uzun süredir olmayan bir şekilde ve "mucizevi" olarak 19:35'de eve vardım.. hep böyle olacak sandım, ama yanıldığımı dün 20:10 sularında eve vardığımda anladım...-evde iftar yemeği vardı ama ben kuru krakerlerle zincirlikuyu dolaylarında iftarımı yapmıştım, üzerine annemin lezzetli yemeklerini yememi engellemedi neyse ki.. eheh- normalde maslak ve köprü trafiği sebebiyle 18:00'de çıktığım vakit 20:00 civarı üsküdar'daki evimde olabiliyorum zati.. güya banka taşınacak falan diyorlar ama bankanın taşınmasını beklemek istemiyorum..

her neyse.. asıl anlatacağım başka birşey.. bu sabah geç kalktım ve servise binmedim, allahtan hava da güzeldi.. üsküdar'dan motora binerken kısa bir şaşkınlık yaşadım akbil basmaya yeltenmeyle aaa bedavaydı dimiiii durumları arasında.. o yüzden mi motor yolcusu bu kadar fazlaydı acaba,neyse.. -sonra motorda bi çocuğa aşık oldum, yolculuk aşkı yani tabi, inince geçti..- sonra insanların otobüslere vıızt diye bindiğini gördüm.. yine hatırladım tabii ücretsizdi ya, işte ondan, rüya gibiydi... ve beşiktaş meydanı'ndaki ışıklara doğru yürürken bir baktım yayalara yeşil, sevindim tabii.. demek ki bazı ışıkları da bugün sürekli yeşil yapmışla... eh sonrasında kendi kendime güldüm minibüse binene kadar... neyse ki minibüs bedava değildi de uyandım ve kendime geldim..

bu arada irem ve kerem okul öncesiyle, okul öncesinin öncesi sınıflarına kayıt oldular.. pek bir sevinçliler, öyle gider inşallah... şimdilik bu kadar...

Perşembe, Eylül 06, 2007

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

alaçatı..

gitmeden öncesine kadar pek bi sosyetik, tiki mekan olduğunu düşünüyordum, çeşme alaçatı'nın.. evet böyle bir özelliği de var,ama şimdiye kadar gördüğüm yöreler arasında-tamam tüm türkiye'yi gezmedim ama- tamamıyla yaşamak istedeğim bir yer oluverdi gördükten sonra... taş evlere aşık oldum, belki hep aşıkmışım da görünce farkettim.. ruhumu yakaladı resmen, hayalim yok diye hayıflanmalarıma bir cevap gibi geldi.. orada yaşamalıydım, işim,evim orada olmalıydı, belki çocuklarım da orada büyümelilerdi..
babam ve oğlum filmi de nasıl bir etki bırakmışsa bende, alaçatı'da hissettiklerimi yine o filmi izlediğim zaman hissettiklerime benzettim..
işin en güzel yanı, o eski taş evlerde insanlar hala yaşıyor,o evler canlı... restore edilip,öylece kalakalmamışlar.. ve işin diğer bir güzel yanı ise, yeni yapılan yazlıkların,evlerin bu eski doğal yapıya uyumlu yapılıyor olması... birkaç istisna yapı, tabela,anten falan olsa bile muhafaza edilmiş..umarım ben oraya yerleşinceye kadar ve sonrasında da bozulmaz...(garanti bankası'nı takdir ettik yine..çevreye uyumluluğuyla..)

emrah'ın çeşme'ye gidiş planını söylediği ve benim "gidelim,tabii" şeklindeki atlayışımdan beri acaba gitmesem mi diye bir soru vardı kafamda.. hani o kadar yolu sadece haftasonu için gideceğiz, yol yorgunluğu sonrası iş var, gideceğim için evde oluşan huzursuzluk durumları var falan gibi sebeplerle kafamın içi gel-gitliydi.. şimdi diyorum ki; hepsine değmiş, iyi ki beni de çağırmışlar, iyi ki gitmişiz, iyi ki katılmışım plana..

yolumuz rahat geçti... cuma gecesi çıkıp, cumartesi sabah 7 civarı alaçatı'ya vardık.. (gideceğimiz oteldekiler uykudaydı, ev-otel tarzında oldukları için kapıları geç açılıyor sanırım)
gidiş ve dönüşlerde izmir tarafında ben kullandım bir süre..( bana güvendiği için de ayrıca teşekkür etmeliyim emrah'a, 200'e vurdurduğumda bile,hehe)
hernekadar müge denizin tuz oranının kaş'tan bile fazla olduğunu söylese de, ben denizi de beğendim.. kumu ince, suyu berrak..
cumartesi'ni, babylon'un plajında bir gölge, bir güneş malaklık yaparak geçirdik tabii.. (yine de akşam dışarı çıkmadan 1 saat daha uyumalıydık bence ,eheheh) keyifli akşam yemeğimiz boyunca alaçatı'da yaşama hayalleri kurduk, güldük,eğlendik.. üzerine sakızlı türk kahvelerimizi içtik... yavaştan babylon'a geçtik (merkezle arası 2 km civarında, tekerlekli taşıtlardan birini kullanmak gerekiyor) teoman bizi şaşırtmadı ve programı 23:45'te yapılan konsere, 00:30'da çıktı.. performansı geneline göre iyiydi, ama biz yine de yaşlanmaya başladıkça aslında tarz mı değiştirmeye çalışıyor acaba diye düşündük(bağırgaçlarını çok kullandı yine).. konser sonrası, müge'yle beraber tanışmak için harekette bulunduk, görüşmek isteyenleri birkaç kişilik gruplar halinde sırayla alıyorlardı, sevindirik olduk önce...ama paravanın arkasındakileri göz ucuyla da olsa görünce vazgeçtik..
pazar günü denize girmeden erken yola çıktık, rahat rahat molalar yaptık.. giderken içemediğimiz susurluk ayranını bu kez içtik.. kestirme yolu dönüşte de bulmasak da, erkenden mudanya'ya vardık... nemli-sıcak havası ve kalabalık görüntüsüyle küçük bir istanbul vardı orada, dondurmamızı yiyip koşarak uzaklaştık..
beni eve bıraktıklarında 01.30'du.. gece uykuya zor daldım, kabus gördüm, uyumaya çalıştığım sıralarda üç buçuğu geçiyordu...
bu arada fotoğraf makinemi de almamıştım, ne çekilir ki diye, pişman oldum mu oldum, müge'den destek alıcaz artık foto konusunda.. (eklerim buraya da)
o diil de, iyi ki gitmişiz... :)

Pazar, Ağustos 05, 2007

yine dondurma..

yolunuz üsküdar'a düşerse ya da düşürmeye çalışın ve kanaat lokantası'nın dondurmasından yiyin.. sütlü tatlılarıyla birlikte de deneyin isterseniz ama bence, dondurmasını ayrı bir deneyin.. çikolatalısını yerken çikolata, kaymaklısını yerken süt tadı alabildiğiniz, gayet yoğun-maraş gibi- ve lezzetlidir dondurması.. vişne ve limon gibi meyveli olanları ise eski usul, buzul yapıda, serinletici...

bir de beşiktaş'taki roma dondurmacısı'na uğrayın.. belki size de çocukluğunuzu hatırlatır, belki dondurmasını çok seversiniz.. ben genelde çok karışık dondurma yemem,en fazla üç çeşit.. tatları karışıyor falan diye.. ama roma dondurmacısı'nda kaideyi bozarım.. türk kahveli olanı tadın, böğürtlen, karamel, kaymak, çikolata, vişne... aynı çok özendirici reklam çalışmalarındaki gibi, rengarenk,üstüste...

motor sistem..

ben küçükken dışarı dolaşmaya çıktığımızda bir seçim yapmam gerekirdi.. mısır mı yiyeceğim yoksa dondurma mı.. ikisini birden yemenin zararlı olacağına dair artık yeterli bilgim oluştuğundan,neden ikisini birden yiyemeyeceğimi de sormazdım... her seferinde, gönlüm seçmediğim diğerinde de kalarak birini yerdim...
sonra aç karnına da yenmezdi dondurma ya da mısır.. mideyi bozardı falan...
neyse işte büyüdüğüm halde çocukluk alışkanlığı şeklinde yine yemedim bu ikiliyi bir arada ve aç karnına..(ikili denmez aslında hiçbir zaman birarada olamayanlara)
iyi ama bunlar besin değil miydi,aç karnına neden yenmesindi..önce bu "zinciri" kırdım...
ve biri ana yemekse diğeri tatlı olamaz mıydı... sonra da bu zinciri..
mısır yedikten sonra dondurma yemek... ne güzeldi, tüm çocukluğum ve büyüme evrem sırasında yapmak istediğim bi'şey..(hahaha embesil gibi oldu biraz,neyse..)
fakat gördüm ki, bu oluşuma hazır olmayan mide ve daha ziyade arkadaşları bu işe biraz bozuldu.. ki biz arkadaşlarına motor sistem de deriz... o gün bugündür, bunları bir arada yine yemiyorum diyemem.. canım istediği zaman istediğim şeyi yiyorum..

ve anladım ki, eğer yerleşik bir sistemi değiştireceksek bunun iki yolu var.. ya bir anda ve .ıçarak, ya yavaş yavaş alıştırarak...
(iyi de ben böyle bir sonuca bağlamayacaktım,bu nerden çıktı, biri bilgisayarıma mı girdi.. bu yazı alegorik değildi ki.. mısır ve dondurma bişeyi temsil etmiyo ki.. motor sistem de öyle.. yoksa ediyor mu.. amaaan napiyim ederse etsin, isteyen istediğine yorumlasın mı diyim.. yoksa şu son paragrafı silerek tüm bunlara bi son mu vereyim..bunları niye ciddiye aldım ki iki dakkada, altı üstü tırtır olma üzerine bi yazı işte...)

not: bu yazıyı yazan kendini tutamadı ve dondurmalı bir yazı daha yazdı..

Çarşamba, Ağustos 01, 2007

serinlik...

ne soğuk,ne sıcak.. ferah değil,ama zıddı kesinlikle değil.. serin..
yağmursuz ama güneşsiz de bir günde, ifil esen rüzgarda, sabit durur gibi yürümek caddelerde.. enerji harcamıyor gibi... berrak değil ama sigaradan hafif közlenmiş bir ses, hiç sigara içmemiş bir nefes gibi.. yok,berrak aslında.. dingin.. kuş tüyü bir yatağa kendini bırakır gibi.. sarılmak gibi yumuşacık ama sıkıca...

bir daha seyrettim say something videosunu...
ne güzel süzülüyor yaşlar, o ses ne güzel çıkıyor o sırada..

Salı, Temmuz 31, 2007

efsane geri döndü..

nası mutlu oldum ya, manyak mıyım ne... tv'de reklamı görünce, geçen sene rockncoke'a placebo'nun geleceğini öğrendiğim zamanki gibi, kalbim hop etti... polo şeker yeniden piyasaya çıkıyormuuuuuşşş.. heyyooo...
bir de polo'dan daha önce yaşamıma girmiş, ortası delik olmayan, tadı ve kıvamı polo gibi olan,çocukluğumun şekerleri vardı.. hey gidi hey...

ya ben james'e neden gitmedim.. manyaklığın yanısıra salaklık da mevcut...pufff...

olleeey polo....

ama ama ama james... ühüüü..

Say something, say something, anything
I’ve shown you everything
Give me a sign
Say something, say something, anything
Your silence is deafening
Pay me in kind
Take a drug to set you free
Strange fruit from a forbidden tree
You’ve got to come down soon
More than a drug is what I need
Need a change of scenery
Need a new life
......
Whenever she's feeling empty
Whenever she's feeling insecure
Whenever her face is frozen
Unable to fake it anymore
Her shadow is always with her
Her shadow could always keep her small
So frightened that he won't love her
She builds up a wall
Oh no, she knows where to hide in the dark
Oh no, she's nowhere to hide in the dark
She's a star
She's a star

Pazar, Temmuz 29, 2007

başka türlü birşey..

özlediğim birşeyler var..belki hiç yaşamadığım, belki bildiğim.. insan, hiç bilmediği birşeyi özler mi.. tadını, kokusunu, verdiği hissi, düşünceyi bilmediğin birşeyi.. bilmek derken bizzat tecrübe etmediğin birşeyi...
sanırım özler..
özlediği, yaşamında eksikliğini hissettiğidir aslında.. ve dolayısıyla neyi, kimi özlediğini bilmeden özler.. sonra eksikliğini hisettiği şeyin gerçekte aslen varolup olmadığını düşünmeye başlar, öyle ya belki hiç olmayan, hiç yaşanıp tecrübe edilememiş birşeydir özlediği.. belki insanın özelliğidir eksikliği/ eksik hissetmesi... sonra arayışlara da geçer, bulduğunu sanır..
ve inanmak..
önemli bir varlık kaynağı.. ve yine dolayısıyla, özlediği şeyin illa ki, mutlaka var olduğuna, ona sahip olamasa da, görüp duymasa da, dokunamasa da-ya da bir zamanlar yaşamış olup sonra kaybetmiş olsa da yine- var olduğuna inanır, inanır ki eksiklik hissi az da olsa giderilsin, bir umudu olsun...
peri masallarını, sihirli değnekleri seviyor olmam da ondan ya...
.
.

baska turlu bir sey benim istedigim
ne agaca benzer ne de buluta
burasi gibi degil gidecegim memleket
denizi ayri deniz havasi ayri hava
nerde gorduklerim nerde o bekledigim
rengi baska tadi baska
bir baska yolculuk dalindan dusmek yere
yasadigindan uzun
bir tatli yolculuk dalindan inmek yere
agacin yuksekligince dalin yuksekligince
ruzgarda
ve bir yeni omur vardigin cimen yesilligince...

c.yücel

başa çıkmak...

tatil dönüşü işe başlanılan hafta genelde insan kendini kötü hisseder ama bu kez tersi oldu biraz.. tamam işe başladım diye harika hissetmedim ama topladığım enerjiyle feci verimli çalıştım-kendime göre yani,kimsenin sırtımızı sıvazladığı falan yok..
gerçi cuma geldiğinde hoşaf olmuştum.. yeni bir tatile ihtiyacım vardı, eheheh..

tüm sene çalışıp,1 ya da 2 hafta yapılacak olan tatilin hayalini kuruyoruz.. yani benim için hayalini kurabileceğim başka birşey yok, öyle evdi, arabaydı falan filan.. 2 hafta tatil için, sene boyunca eşek gibi çalışıp, posamızı çıkarmalarına izin veriyoruz.. daha da genellersek, çalışmak için yaşar vaziyette, özgürlüğümüzü satıp, sonra onu 2 katı fiyata almaya çalışıyoruz.. böyle devam etmemeli, ama ne.. para kazanmak lazım, kazandığımız 3 kuruş da olsa, yine ironikomik bir şekilde bize özgürlük veren, düdüğümüzü öttürmemizi sağlayan birşey.. gerçi ben 40 yaşıma da gelsem- ki az kaldı-, milyarder de olsam birşeyin değişeceği, ailemin algısının farklılaşacağı falan yok.. onlara verdiğim değer sebebiyle benim hissettiğim duygu açmazlarının açılır hale geleceği de..

işin kötüsü artık duygularım da köreliyor.. birşeyleri seviyor ve değer veriyorum evet, ama bir noktadan sonra da boşvermeye meyilleniyorum...
eskiden yaptığımız her tartışma sonrasında..... nasıl hissederdim hatırlamıyorum, hatırlasam da yazamayacağım.. ama artık, neyse eyvallah deyip geçiyorum... ve tabii bu beni rahatsız ediyor.. sadece aileme karşı değil, hiçbir kimse ve şeye beni üzebilme hakkını vermiyorum... bu "hak" beraberinde birçok şeyi de engelliyor.. yozlaşıyor muyum, yoksa çoktan yozlaştım mı bilmiyorum...

bodrum bodrum..

2 hafta tatil yaptım, bir buçuğa yakını istanbul dışında geçti.. aynı süre zarfında, epeydir görüşmediğim-yani konuşmadığım- arkadaşımla da konuşmaya başladık, hiçbirşey olmamış gibi, daha dün bırakmışız gibi... güzel oldu..

bodrum'daydım..ilk defa gidiyordum.. oteldeki bir görevli bana yalnızkurt diye hitap ediyordu-bozkırkurdu dese ne şahane olurdu- çünkü tatile yalnız gitmiştim.. hadi tutma kendini, "yalnız mııı" diye sor, çoğu kişi gibi.. hatta kimisi hınzır bir gülümsemeyle sordu, sanki sakladığım birşey varmış gibi, insanlar tatile yalnız gidemezmiş gibi... gibi gibi gibi... evet evet yalnız.. yapayalnız.. klasik cevabımı vereyim önce, yalnız tatil yapmanın da keyifli tarafları var, özgürsün, kendi kafana göresin, kendinlesin..tabii sevdiğin, anlaştığın insanlarla da tatil yapmak güzel,ama olamıyorsa ne olacak.. kendine yetme, kendini eğlendirme denemesi aslında.. yalnız kelimesinin kendinden sebep ince bir sızısı varsa da..
(klasik olmayan cevabımı yazmayacağım..eheh)
neyse efendim, bodrum'da çılgın eğlencelere, partilere falan katılmadım, sakin geçirdim.. bitez'deydim, güzeldi.. denizde şarkı söyleyip, etrafı umursamayan 3 kızda kendi gençliğimi gördüm, denizüstü konuştuk, sonra onlara "abla" oldum, tatil sonuna kadar da isimlerimizi öğrenmedik.. (ablaa bara gidiyoruz bişi ister misin..) otelin eski bilardo masasında oynamaya çalışanları izlerken onlarla lafladım, oyunlarına katıldım, onlara "s.hanım" oldum.. (feci de dağıttım hani yani onları..) sahilde voleybol oynayan turistlere bulaştım.. birgün gündoğan'a gittim (denizi daha güzeldi).. kahvaltı masasında bana eşlik eden serçeleri besledim, arsızdılar ama serçeydiler işte..
falan filan şeklinde 1 hafta geçirdim..
bitmedi.. sonra izmir'e geçtim,arkadaşıma uğradım, 2 gün.. denizi buz gibiydi, ayaklarım denize gömülü kaldı sandım... yiğitliğe şey sürdürmemek için de iki kulaç attım çıktım, ama ölüyorum sandım... (sandım sandım sandım, değiştirmicem cümleleri işte)
neyse... salı günü istanbul'a döndüm.. cuma arkadaşlarımla takıldım, pazar oy kullandık, aslı'yı evlendirdik..veeee tatilim resmen bittiiiii....

bodrum'a bir de arkadaşlarla gitmek gerek..evet..

Perşembe, Temmuz 26, 2007

sabah beri...

saate bakıyorum.. yani öyle özel bir sebeple değil, raslantısal aralıklarla, alışkanlıkla falan.. ve her seferinde saat ve dakika birbirinin tam katı, simetriği, asimetriği falan oluyor(09:09..11:33..12:21 gibi) bayıldım.. uzun süredir bu takıntımı unutmuştum..ehehehe...

ve evet..tatilden döndüm hatta tekrar çalışmaya başlayalı 1 hafta oldu neredeyse.. üzerime hala yapışık olan tatil enerjisi giderek azalıyor sanırım.. azalmasın diye salak sulak gülümsüyorum etrafa... gitmek mi zor, dönmek mi ruh hallerimi esip geçirtiyorum ki, düşünmeye başlarsam yine karamsar olurum..

tatil sonrası çok şey var canım kafamda, böyle bi öğle arasına sıkıştırmiyim..

not:yaşasın otomatik kaydetme..

Pazar, Temmuz 01, 2007

papatya...

yabani çiçek sınıfında sanırım papatya, her ne kadar saksılarda da yetiştirilse de, çayırda, çimende baharın gelişiyle pıtrak oluverir... sarı-beyaz bir halı görünümü bile oluşur yanyana gelmiş olan bir dolusuyla, ama yalnızdır aslında.. kardelen gibi inatçı ve güçlü bir kişiliği yok gibidir görünürde; naif, duru, saf, sade, güzeldir daha çok... sarısının canlılığı haydi birşeyler yapalım enerjisini, beyazının netliği ağırbaşlılığı mı temsil eder yoksa.. gel-git ruhlu insanlara mı benzer, ondan mı severim acaba... papatya gibiyim,beyaz ve ince olmasa da...


bildiğim; her baktığımda/gördüğümde birşeyler serpiliyor içime...

hayıf hayıf..

efendim bu hayıflar şu saatlerde james'le karşılıklı şarkı çığırtamadığım için ..
evanecense konserine gitmediydim ki(ev ayarlama durumları, para durumları vs yüzünden), radar live fest.'e gideyim diye, ama gidemedim.. ve biliyorum ki, gün geçtikçe, gidememişliğimin içsel patlamalı etkisi artacak.. bi pufffff demek istedim...
mırıl mırıl.. gettin away with it all messed up, gettin away it with all messed up.. dur, copy-paste teknolojisini kullanayım ya da..

Are you aching for the blade?
That's OK, we're insured
Are you aching for the grave?
That's OK, we're insured

We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
Daniel's saving Grace
She's out in deep water
Hope he's a good swimmer
Daniel plays his ace
Deep inside his temple
He knows how to serve her

We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up

Daniel drinks his weight
Drinks like Richard Burton
Dance like John Travolta
NowDaniel's saving Grace
He was all but drowning
Now they live like dolphins

We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
We're getting away with it all messed up
Getting away with it all messed up
That's the living
Oh, getting away with it all messed upGetting away with it all messed up........

Çarşamba, Haziran 27, 2007

^_^

sıcak günler yaşıyoruz..iklim değişiklikleri diyorlar.. su azalıyor.. su artıyor..

secret diye bi kitap var, dilden dile, elden ele dolaşıyor.. mutluluğun sırrını, pozitif düşüncenin gücünü falan anlatıyor..

pozitif düşünmek, hissetmek..evet.. bizi,insanlığı bunun kurtaracağına inanıyorum ben de.. ama bu öyle kolay birşey değil.. her yanımız kötü haberlerle doluyken umut taşımak, olumlu bakmak dahası bunları kafada yapılandırmak zor...

secret'ı okuyan arkadaşım sıkkın olduğum birgün, "dur sana bir bölümünü okutucam" diyerek verdi kitabı.. yok yok öyle bi anda mutluluk sardı falan demeyeceğim.. hayallerinizi resmedin diyordu, onlara ulaşmak istiyorsanız...

ve o sıra, hayalim olmadığını anladım.. üzerinde gerçekten beklentim olan, istek duyduğum, çok arzuladığım şeyler yoktu..ve küçük, basit şeylerdi isteyip,takıldıklarım.. epey bir zaman önce vazgeçtiğimi hatırladım büyük hayallerden ve onları arzuyla istemekten... korku muydu, belki... ve gitgide pelteleştiğimi hissediyorum... ve sanki gayet sert zeminli bir yolda yürürken yol yavaş yavaş yumuşamaya başlamış ve ben bunu hissetmeme rağmen yürümeye devam etmişim..ve giderek yolun içine doğru girmeye başlamış ayaklarım..yavaş yavaş yutmaya başlamış beni... ve öyle tuhaf ki, beni yutacak kadar kaygan, yumuşak,emici bu yolda yürürken, etrafımda dokunabileceğim kadar gerçek şeyler de bekler olmuşum...

belirsizlik ve beklentisizlik içinde kaybolmuşken, kesinlik ve netlik de arar olmuşum...

ve kendim için taşıdığım tüm olumsuzlukların katbekat fazlasıyla ve ters bir şekilde, hiçbirşeyin insanların düşündükleri kadar olumsuz olmadığına inanıyorum...

sıcak..hayır olsun...

Pazar, Haziran 24, 2007

ayın insanlara göz kırpmasıydı yarım ay..

hareketli bir hafta sonu geçirdim.. hoşaf başladım hoşaf bitirdim,ama yorgunluk mutluluğu yaşıyorum..
cuma gecesi güzeldi, bugün trafiğe rağmen güzeldi..
ve trafiğin kalça ve ayaklarımda oluşturduğu ekstra yorgunluğa rağmen-deniz ve güneşin dışında- bende bıraktığı güzellik çocukluğumu hatırlatmasıydı.. kötü şeyler de güzel zamanları hatırlatabiliyor işte..
efendim yazın pazar günleri şile'ye giderdik.. teyzeler, dayılar, kuzenler..
tüp gazdı, çaydanlıktı, bidonlarla suydu-köy çeşmelerinden- börekti, mangaldı, yol üzerinden alınan ekmekti.. şile'nin virajlı yollarıydı, mide bulantılarıydı, "geldik mi" sorularına "az kaldı şu tepenin arkası" cevaplarıydı.. ulaşınca araba kapısı arkasında "miyo" giyinmelerdi.. denize ulaşmaya çalışan yeni doğmuş kaplumbağa yavruları gibi tek sıra dikenlerin arasından yürümeler, ayağa diken batmaları, zift bulaşmalarıydı.. kumda yetişen rasgele dağılımlı zambaklardı.. güneşe çıkmadan önce yarım santim kalınlığında güneş kremiyle sıvanmalardı.. deniz simitleriydi.. dalgaydı, rüzgardı.. deniz sonrası bi dilim karpuzdu.. yol kenarından böörtlen toplamaktı... dönüş yolunda teyze'nin kolunda uyuya kalmaktı.. eve dönünce "canım acıyooo"lardı, uykudan önce ılık süt ve ekmekti... dahası, fazlasıydı...
ve o virajlı yollar boyunca konvoylardı.. babacım nasıl yorulurmuş demek kiydi..
herşeyiyle güzelmişti...

Çarşamba, Haziran 20, 2007

düşündükleriniz kayıt altındadır..

hafızanın işleyişi ne tuhaf dimi, düşüncelerin kelimeye dökülüşü, yazılışı... anların oluşturduğu duygular ve bunların sözlerle ifade edilmeye çalışılması..ve ifade edilenden çok daha fazlasının beynin kıvrımları içine takılması...
ne zamana kadar.. benzer düşünce ve duyguları tekrar yaşayana, yaşayan biriyle karşılaşana kadar mı.. yada hatırlamak istendiği sürece mi...
unutmak insanlığın sahip olduğu en büyük nimetse de, tamamen silinmiyor çoğusu.. unutulduğunu, hatırlanmadığını düşünmek istediğimiz şeyler halini alıyorlar sadece..
neyse konu bu değil, konumuz unutmak istemediğim, kelimeye de dökemediğim, yaşadığım anda hissedip, düşündüğüm haliyle muhafaza altına almak istediğim yaşantı parçaları... üşengeçlikten ziyade yaşandığı anın tüm hallerini yansıtamayacağını düşünerek sözleri araç kılmamak yaşananlara...
hayat değişik, tuhaf, lezzetli..ve hayatı böyle kılan, çok zaman sinirlerimizi bozsa da, insan... öyle hızlı değişken ki rollerimiz, düşüncelerimiz; minibüste şoföre para uzatırkenkiyle, para üstünü bir başkasına verirkenki halleri bile farklı...
ama yine de isterdim ki beynimiz tüm o parçacıkları unutmasın ve güzelce harmanlayarak yazılı olarak bize sunsun.. yani malzemesi hazır, otomatik olarak kullansın işte... yoksa yaptığı zaten bu mu...
-bak engeliyor beni.. kendine saklıyor, bugüne dair minik minik parçaları birleştirip bir resim sunmamı istemiyor-

Pazartesi, Haziran 18, 2007

böcek ölüsü..

odanızın bir köşesindeki ölmüş sineği, böceği atmak istediğinizde ne yapıyorsunuz... kağıda, tuvalet kağıdına falan mıncırıp çöpe atıyorsunuz dimi.. ben de öyle yapıyorum.. ama böceğin kendisini hissetmeyecek kadar kalınlıkta hazırlamam gerekiyor kağıdı.. evet hissetmemeliyim..

Cuma, Haziran 08, 2007

gün olur bu aşk burada biter.....

bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider
bir hatıradır şimdi dalgın uyuyan şehir
solarken albümlerde çocuklar ve askerler
yüzün bir kır çeçeği gibi usulca söner
uyku ve unutkanlık gittikçe derinleşir
yan yana uzanırdık ve ıslaktı çimenler
ne kadar güzeldin sen! nasıl eşsiz bir yazdı!
bunu anlattılar hep, yani yiten bir aşkı
geçerek bu dünyadan bütün ölü şairler
bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider
-ataol behramoğlu
--kumdan kaleler


gün olur, alır başımı giderim,
denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
şu ada senin, bu ada benim,
yelkovan kuşlarının peşi sıra.
dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
çiçekler gürültüyle açar;
gürültüyle çıkar duman topraktan.
hele martılar, hele martılar,
her bir tüylerinde ayrı telaş!
gün olur, başıma kadar mavi;
gün olur, başıma kadar güneş;
gün olur, deli gibi...
-orhan veli
--zülfü livaneli

Pazartesi, Mayıs 28, 2007

aklımdayken..

elendim.. pazar günü yapılan şirketlerarası turnuvada karting yaptım,ama elendim.. üzüldüm.. daha iyisini yapabilirdim çünkü.. çok takmadım ama.. eskisi gibi üzülmüyorum galiba bazı şeylere, önemsemem mi azaldı acaba....

kendimi alışverişin kollarında avutmaya çalışırken oxxo'ya girdim.. bi iki bişi aldım, oxxo yine şirinlik yapmıştı, zaman zaman yapar böyle şeyler.. şort alırsın cebinden ufacık bi notla anahtarlık çıkar, ne zamandır beni bulmanı bekliyodum falan diye.. kasaya gelirsin küçük saksılarda çiçek verirler,köklü möklü yani.. ayrıntıları sevebilen biri olduğum için de ayrı bir sempati beslerim kendilerine... bu kez de papatya veriyorlardı ki, papatya yani..eheh..
sonra kasadaki kız ismimi sordu, önündeki kağıda yazdı.. sonra o kağıdı tekrar kağıt bir zarfa koyarak bana verdi.. kağıt zarfın üzerinde tema vakfının ismi var.. açtım içindeki kağıt sertifikada sayın bilmemkim oxxo'dan almış olduğunuz ürünle hatıra ormanında falan fıstık... anlatırken bilhassa çok kereler kağıt diye zikrettim çünkü bana abes geldi.. tema vakfı aracılığıyla hatıra ormanı için katkıda bulunuyoruz ve gereksiz yere kağıt israfıyla bunu belgeliyoruz.. kıza bişi demedim tabii,o ne yapsın...
böyleyken böyle işte...

Cumartesi, Mayıs 26, 2007

yorgunum...

hissetmek, düşünmek, yapmak, alttan almak zorunda olmaktan, çabalamaktan, ödün vermekten, beklentim yok diye kendimi avutmaktan, güçlü olma gerekliliğinden, kendimi bunlara zorunlu hissetmekten yorgunum...
kendi yorgunluğuyla uğraşma lüksüne sahip biri olabildiğim için de şükrediyorum o ayrı...
dümdüz denizde sırtüstü seyrederken gökyüzünü, 2 dakkada bir kafayı doğrultup,kıyıdan uzaklaştım mı, dalga geliyor mu, etrafımda balık var mı diye bakınma huzursuzluğu gibi...
yok yok öyle değil,uymadı bu benzetme...
ne bileyim ya,yuh diyorum kendime..
ne uğraşıyorum, ne yorgunluğu bu anlatacağım diye yorulmayla...
saçmasın,safsata...

Çarşamba, Mayıs 23, 2007

hay allah...

ne çok birikmişim.. ama yazasım yok aslında hala...
hem izindeyim ben, kafamı dinliyorum.. paylaşmamı isterse anlatırım sonra ben de....

Salı, Mayıs 22, 2007

biz heybeli'dee...

bir hafta boyunca organize olmamız sonrasında, 20 mayıs pazar günü ada vapurundaki yerimizi almıştık.. (yazmayı mı unuttum nedir 5 kez silip yazdım cümleyi, hayırlısıyla konuşup bitircez inşallah)
her ne kadar şampiyon olduğumuz kesinleşse de, pek kıymetli bir maçı da devirmiştik önceki gün.. ama sonradan(gün boyunca gs-fb muhabbetinden başımın davul olduğu sıralarda) tekrar anlamıştım ki, yensek de,yenilsek de, şampiyon da olsak suçluyduk, sevinmek hakkımız olamazdı... ve nedense beşiktaş'a sataşan yoktu.. herşey fb-gs arasındaydı.. aman neyse yahu buralara nereden geldik...
vapurun tıklım tıklım ve bazısının ayakta kalmasının farkında bile olmayan bir arkadaş da sazını yol boyu tıngırdattı... be mübarek iyi, hoş da bi sor bakalım herkes dinlemek istiyor mu...neyse dedik geçtik... vapurumuz heybeliada'ya yanaştı ve biz indik... ev sahiplerimiz, can arkadaşımız emrah ve pek sevdiğimiz eşi müge bizi karşıladı.. çayımızı içtik.. günün planını yaptık... 14.00'te mangal yanacaktı ve yavaş yavaş akşamı edecektik... ancak kafedeki plan eve uymamıştı, mangal 12.00'de yandı ve biz 14.30 sıralarında çatlıyorum, şiştim nidalarıyla oturduğumuz yerde dönedursak da gün sonunda 5 kilo köfte, 7 kilo tavuk kanat afiyetle bitirilmiş oldu.. (akşam 19.00 sıralarında waffle ve kaşarlı tost yerken oha! şeklindeki tepkilere de maruz kaldık tabii... yani kaldım)

ada sakinliği pek hoşuma gitti, her ne kadar burada ne yapar insan diye sorsak da kendimize, sanki istanbul'da ne yapıyorsun gafil, her gün alemlere mi akıyorsun diye cevabı yapıştırdık... sanırım, içine kaynaşmasak da her zaman, etrafında bol insan ve hareketlilik olmasına alışmış kişiler olarak garipsiyorduk bu durumu.... olasılıklar azdı ya, belki de ondan...
ama orada da arkadaş çevren oluyordu, komşular, muhabbet, çevre, dinginlik... kardeşlik, barış...

Perşembe, Nisan 26, 2007

sıradan bir gün müydü..

spor çantamı akşamdan hazırlamıştım, genelde salı akşamları gidiyor olsam da,bu hafta planda değişiklik yapmıştık.. aslında neredeyse %85'i benim iradem dışında gerçekleşse de bağrıma basmıştım bu planı...

şöyle ki; pazartesi tatildi, salı gününü pazartesi gibi hissettiğimden çantamı almamıştım... yaaa... sonra çarşamba günü giderim derken, canım arkadaşım çarşamba bowling oynamayı teklif etti, uzun süredir birlikte vakit geçiremediğimiz için mutlu mesut olurladım... fekat gel gör ki, canımcımın baş ve mide ağrıları yüzünden planı yine iptal ettik..

ama bende planlar bitmiyordu... anında şimşek çaktı.. evet evet haftabaşından beri süregelen ertelemeli olaylar ilahi,kozmik bişeysel bir etkiydi aslında.. yine şöyle ki; perşembe günü beşiktaş-fenerbahçe maçı vardı ve trafik berbat olacaktı, dolayısıyla ben spor yapacaktım ve mesai servisiyle dönecektim,o saate kadar da trafiğin esamesi okunmayacaktı.. işte nadir de olsa dört ayak üzerine düştüğüm bir zamandı...

kendimi fazla yormadan sporumu yaptım,bitirdim, paldır küldür (saçıma fön bile çektim gerçi) hazırlandım.. ve çıktım...
tataaaa...bütün araçlar duruyordu ve evet bu hayrını bilmediğim bir alamet olsa bile hiç hoş değildi.. mesai servislerinin çoğu hala yoldaydılar ve garaja ulaşamamışlardı... kaderim gerçek kimliğine geri dönmüştü işte.. ama ama bi saniye,yine bir şimşek çaktı... bunca trafik varsa ve araçlar gidemiyorsa,belki normal çıkış servisimiz de daha buraları terk edememişti.. allahtan çoğu zaman yaptığım zevzekliği yapmamış ve servis şoförünün telini kaydetmiştim... bir taraftan(x) ana caddeye yürüyor,bir taraftan(y) bugün neden etek ve dolayısıyla topuklu giydiğimi düşünüyor, diğer taraftanda(z) şoförü arıyordum... aman allahımdı, henüz maslak'tan çıkamamışlar ve bana 5 dakikalık mesafede gıdımla ilerliyorlardı... o anda y boyutu sebebiyle kendime küfretmiştim.. ve beni bırakın siz kendinizi kurtarın diyerek iyi yolculuk diledim...

şimdi nispeten boş bir minibüs bulacaktım daaaa, beşiktaş'a gidecektim deeee...derken bir serap misali beliren minibüse atladım, balmumcu dolaylarında da bizim servisi gördüm...allahtan basiretim bağlandı da,durun beni de alın demedim... onlar köprünün kabız kavşağına girmeye uğraştığı sırada, beşiktaş'a doğru sülün gibi süzülüyorduk ve ben kendimi nanik yapmamak için zor tutmuştum...

ve şimdi şansımı tekrar değerlendirmeye aldım... kabul etmek lazım, böyleydi bu hayat, oyun oynamayı seviyordu işte...

ve fiil çekimi nasıl başlarsa öyle gider derlerdi de inanmazdım,ama doğruydu... öyle miydi..
yaşadığım bu duygu yoğunluğu ve yeterince yorgunluk sonrasında uykuya dalmıştım... bu yazıyı kim yazıyor bilmiyordum... ama ipucu bırakacaktı ve onu bulacaktım.. bulmasam nolurdu ki.. evet saçmalamamalıydım, onu allah'a havale ettim ve uzaklaştım..

Pazartesi, Nisan 23, 2007

hidiv kasrı'nda iki gün..

bu haftasonu hidiv kasrı'nda geçti gibi oldu.. doğum yaptıktan sonra görüşemediğim,nerdeyse kızı yürümeye başlayacak olan arkadaşım-aydora- hidiv kasrı'na gelmişti ve beni çağırıyordu gitmezsem olmazdı.. cumartesi öylece oradaydım...
pazar günü de,kuzen-tuba- ve arkadaşlarımızla yaptığımız piknikvari dolanmalarımız sebebiyle önce mihrabat korusu'na sonra hidiv kasrı'na kapak attık... zati bu iki mekan aynı enlem üzerinde gibi birşey..

her iki mekanın da istanbul'a attığı bakışlar çok güzel, bunun ötesinde istanbul'un içinde olup, anlık kaçışlar yaşayabileceğiniz yerlerden...

her neyse iki senedir istanbul'da bir lale şenliğidir gidiyor.. geçen sene pısırık mı geçmişti nedir, bu sene daha çok gördüm parklarda, yol düzenlemeleri yapılan yerlerde vs...
konuya bahis hidiv kasrı'na da lale düzenlemeleri yapmışlar.. ferah ve şık olmuş.. bir de yabani ot görünümlü ama özellikle dikildiği hissedilen farklı renklerdeki bitkiler de değişik bir hava vermişti...

bu arada lalenin koktuğunu burada farkettim ve öğrendim...böyle işte..



hidiv kasrı'nda yaşadığımız düş kırıklığı için bkz.garson dediğin postası...