Pazar, Mayıs 20, 2012

hayat ve hayal arasındaki tek fark bir harfmiş gibi...

uzun süredir yoldaydım, ayağım gaz pedalıyla bir olmuş gibiydi, ne çok hızlı ne yavaş gidiyordum otobanda... amerikan filmlerini yoğunlukla izleyen bir nesil olmamdan kelli kafalarda oluşacak görüntünün o minvalde olmasını tercih ederim... misal şu şekil bir yolda, 67 model şöyle bir chevy ile... tamam kabul pedallara erişmekte zorlanıyor olabilirim ama siz hayal ederken bir zahmet detaylara girmeyin :))



yolun uzun olacağını bilmeden hazırladığım mp3 listesi belki 2785.tekrarındaydı. öyle olmasına rağmen her şarkının bende farklı bir anı yaratacak fonu da oluşmamıştı tutturduğum yolda. böyle olması belki daha iyiydi, salt şarkıları sevebiliyordum. istisna olan birkaç diğerinde olduğu gibi anıları tekrar tekrar yaşamıyor, unutsam mı hatırlasam mı, bu şarkıyı da bir daha dinlemiyim en iyisi, yok yahu şarkının ne suçu var, en iyisi bu şarkıya yeni bir fon oluşturayım döngülerine girmiyordum. bu döngülere girdiğim şarkı sayısı da iki elin parmağı kadardı, yani genetik bozukluklarla beraber en fazla 12... bu şarkıların fonları da tahmin edersiniz, yol boyunca aldığım bazı otostopçu arkadaşların eseri olmuştu... neyse şarkılardan bahis bu kadar yeter.

bu dümdüüüüz ve uzun yola nereden, niçin çıktığımı ve nereye gittiğimi unuttuğum bir zamanda, artık ayağım da uyuşmuş bir durumdayken bir karar vermem gerektiğini hissediyordum. gönül bağı kurduğum chevymin gazını körükleyecek ve ne olacağını bilmediğim bir bitişi hazırlayacaktım sanırım... ben bunları düşünürken bir sapak göründü uzaktan, şimdi ya bildiğim düzlükte devam edecektim ya da sapağa girecektim. yol zorlu ve dar görünüyordu. chevy ile olmazdı... oldukça yavaşladım ve tam sapakta durdum. içimdeki değişim arzusu sebebiyle aslında ne yapacağımı bildiğim halde bir süre düşündüm. sonu ya da süreci nasıl olacak olursa olsun, sapağı tercih ettim. o alıştığım ve bildiğim yolu chevymle birlikte arkamda bıraktım. biraz tedirginim, biraz gergin, biraz heyecanlı, bir bunlar kadar da gittiği yere kadarcıyım şimdi.

nasıl ilerleyeceğimi bilsem de, bilmediğim bir yoldayım... 
belki gün gelir ne yol kalır ortada, ne sapak ve kendi yolumu çizmem gerekir...belki ve umarım...


***
arkadaşlarımı özleyeceğim...


Pazar, Mayıs 06, 2012

hıdır* usta

hızır aleyhisselam derler, derdi olanın dermanı olmak için koştururmış derler, sonra hızır derler kişi değil güzellikler oluşturan doğasal bir bütünlük derler... o onu der, bu bunu der, ben giderim o gider.
hıdırellez biri midir, bir şey midir dursun burada...

hiç gül ağacına dilek yazıp bağlamadım, dibine bilmembişi gömmedim ve halim ortada işte, ahahaha.. yapaydım bak böyle mi olacaktım?!

neden yapmadım; hani batıldır falan bir yana...
bizde ağanın eli tutulmaz hocam, benim istediğimce değil sen gönlünün bolluğunca veresin. amin. (çakallık mı, hiç bile!)



*hızır mı, hıdır mı ikilemine düşünce arapça'da d(ad)'ın z olarak okunduğunu hatırladım... evet, so?


Pazar, Nisan 22, 2012

ilkbahar

yağmurdan haz etmeyen, güneşe bayılan biri olarak bugün bir aydınlanma yaşadım..
ben ki senelerin güneş insanı, yağmurlu ilkbahar gününün güneşli havalardan daha demokrat daha özgürlükçü olduğunu farkettim ve sempati duydum, hatta sevdim onu.
hava güneşliyken illa dışarı çıkman gerektiğini düşünüp hissederek kendini sokağa atıyorsun ya, güneş üzerinde bir baskı kuruyor yani, zira çıkmazsan kendini kötü hissediyorsun lan hava mis gibi, millet çiçeğe böceğe karışıyor ben evde piniyorum diye...
ama bahar yağmurunun olduğu bir gün öyle mi? değil.. diyor ki; ben güzelim, dışarı çıkmak için gerçek bir isteğin varsa sana mani değilim, çıkmazsan da kendini kötü hissettirmem, hatta otur balkonundan izle beni, düşüncelere dal.

havamız iyi böyle...

Pazar, Nisan 15, 2012

iki oyun...

iki oyun var, fırsat bulursanız izleyin diyeceğim;
cam ve mutfak söyleşileri..

biri özel , diğeri şehir tiyatroları'ndan,
biri türk yazarlı(levent kazak) diğeri yabancı(vala thorsdottir) ,
biri+18, diğeri +16...

her ikisi de diyaloglar, karakterler ve oyunculuklarla çok keyifli...

gülme, gülümseme, çok içliyseniz hatta bir iki gözyaşı dökme, "aynen yaaa" nidasıyla eşlik etme garantili...

izleyin ama lütffeeeenn :)

salyangoz mu, sümüklü böcek mi?

ne güzel hayvancıklar aslında...büyükleri de şeker ama asıl minminminicikleri var inanamıyorsun, o kabuğun altında sümüklü böcekcik olduğuna...
neyse konumuz şu; geçen yağmur yağdığı gün eve dönerken, bir salyangoz taş yola çıkmış usul usul ilerliyordu, alıp kenara koysam mı diye düşünüp, doğal gidişatı etkilememek için vazgeçtim ve ben birkaç adım attıktan sonra hızla geçen araba onu ezmemiş olsun diye dua ettim, ezmemişti... ama tekrar aynı şansta olacağını bilebilir miydik?

bugün hava yine yağmurluydu ve geçen gün gördüğüm yere yakın yine bir salyangoz kımıldanıyordu, bu defa alıp yol kenarındaki yeşilliğe koydum...
doğal akışı mı etkilemiştim şimdi, hayır... doğal gidişat denilen bizim o anda yaptığımız ya da yapmadığımız her şeydi, neysek oydu.


Pazartesi, Mart 05, 2012

yoğurt kaç şekil yenebilir ki...

hepimiz birer yiğidiz ve yoğurt yeme şekillerimiz var...
böyle afili söylemesi kolay da, ben yoğurdu hep diğerleriyle aynı yediğimi düşünüyorum.(kaseye koyuyorum, kaşıksız, böyle kedi gibi kenardan kenardan, dimi..)

dolayısıyla yoğurdu nasıl yediğimi anlatmam da tuhaf geliyor, hele bir yaştan sonra... -gerilim müziği olsun burada-
bir yaştan sonra bazı şeyler ne kadar zor gerçekten ve bu yaşta böyleyse ileride ne olacak acaba demeden edemiyorum...
şu an bu kadar bezmişken ben, yürümeye bile üşeneceğimden emin olduğum ve dolayısıyla olmak istemeyeceğim yaştaki teyzeler neler neler yapıyorlar...
bu acaba; madem ölmedim, debeleneyim bari demek mi, ölüme yaklaşıkça ölmekten kaçmaya çalışmak mı, kalemleri bırakın süreniz tamamlandı dedikten sonra bunu böyle demişler, ama lakin öyle değildir, zira olabilir de falan yazıp isim soyisimle 5 puan koparmaya çalışmak gibi mi?

bir zaman, bir yaş sonra her şey geriye sarıyor...
hepimiz haklıydık bence, gerçekten hayat dediğin 25 yaşına kadar...
yapıp ettiğin, düşündüğün, hissettiğin, genellediğin, bildiğin ve zannettiğin ne varsa, aşkların, nefretlerin, sevgilerin, öfkelerin hepsi o kadar zati.. sonrası gereksiz dantelalar ve süsler ya da sökülen ipler.
bir kere, ne kadar olgun da olsan yaş=<25 halinde keskinsindir ve böylece dibine kadar yapar, yaşarsın ahvalini ve hala şaşırabilirsin, bir yandan da naif, kırılgan...
yaş>=25 halinde bir temkinli olma hali, bir sağduyu, bir yuvarlak hatlar, haklı haksız yokturlar, hayatta her şey mümkündür guardları, ki böylece hiçbirşeye şaşırmaz ve savunmasız kalmazsın.. güçlü olmak, görünmek her şeydir...
30'dan sonra hayat başka, uuu hele 35'te şöyle böyle diyenler, bi susun la...
nerden girdik bu yaş konusuna.. sendromda mıyım?! velev ki sendromdayım ne olacak?


çalışmak değil ama yazmak özgürleştiriyor dedi bir arkadaşım, yiğit ve yoğurt yeme şekli denen bu aslında.. kimi yazarak özgürleşiyor, kimi beste yaparak, kimi çizerek.
ve içimizde özgürleşemeyen birileri hep var..

yaşamanın da çeşitleri çok ama, benimki sizinkinden farklı mı ki anlatayım? 5liraya patik satan teyzenin yanından patiklerle ilgilenmeden geçtikten sonra kafamızdan geçenler farklı mı? değil... 5lira para mı ki benim için, ama ona para.. alsaydım ne olurdu sanki, üşüyen birine verirdim.. merdivende 50kuruşa mendil satan çocuktan, motorda 1liraya limon suyu çıkaracağı satan adamdan sonra düşündüklerim gibi anlık kalacak. tekrar görünce tekrar hatırlayacağım, halime şükrederken bir utanç hissedeceğim. her şükür içinde utanç da taşımaz mı? çünkü her şükrün içinde çok ya da az iyi ki ben öyle değilim yok mu?
bazıları için hiçbiri yok...peki onlar iyi ya da kötü mü, değil.. (al sana yaş>>25 vakası)


ha bir de, beklentini düşük tut, olmazsa da az üzülürsün kadar pis bir tavsiye yok..
benim beklentim yolda aynı hızla yürüyebileceğim biri olmasıydı.. vay da vay bu ne büyük beklentiymiş meğer!

ben depresyondayım ama bunu bile doğru düzgün ifade edemiyorum..
(iyi de olmayan var mı? he yok, herkes depresyonda, ne kadar hoş, elele tutuşup depresyon çemberi mi yapalım, bana ne herkes depresyondaysa..havalardanmış! bahar gelirse geçermiş..çok afedersin, bok!)


Pazar, Şubat 26, 2012

mesela

bi indie rock olsa, coverlansa felan... he canıma he...

aşk vs şarkılar

çok sevdiğim bir albümü hiç bıkmadan her gün ve defalarca dinlediğim zamanlar sonrasında bir gün geliyor ki, değil albümü ondan bir şarkı bile duymak istemeyecek kıvama geliyorum...
işte o gün, o albüme duyduğum aşk sebebiyle olduğunu anlıyorum bunun...
ve aşkın uzaklaşmak isteği doğurabileceğini hatırlıyorum...

birine aşık olunca da onu aklından çıkaramaz, bütün gün onunla ilgili şeyler düşünürsün, onsuz tek bir anın bile geç(e)mez olur ve uyandığında aklına ilk gelen o olur ya...
ve yine bir gün uyanıp yine aklına ilk o geldiği anda tuhaf bir rahatsızlık duyarsın, hatta nereden çıktı bu der -gibi- olursun ya... aynı albümde olduğu gibi işte; yok olmasın ama uzaklaşsın ister gibi olursun...

ne? olmaz mısın?! hmmmmm... neyse canım işte, olur öyle arada...

içimizdeki michael caine sevgisi






Pazartesi, Şubat 13, 2012

çay ya da kahve, işte bütün mesele bu...

çayı şekerli seven, şekersiz içen, koyu ya da açık tercih eden, sadece kahvaltıda bal-peynire yoldaş eden, bütün gün muntazam aralıklarla tüketen, içmeden güne başlayamayan, ayılamayan... aklıma gelen çay insanları. bir de bunun kahve versiyonlusu var tabii.

aslında her şey çay ve kahve kadar basit...
çaydan gideceğim yine...
misal ben çay insanıyım ve şekersiz ve normalden koyu içiyorum, içmeden ayılamıyorum hatta başım ağrıyor falan... psikolojik diyorlar kimileri, ama ben bu standartlar içinde yaşamaktan keyif alıyorum, benim doğrum bu... hal böyle olmasına rağmen evimde şeker de bulunduruyorum, kahve de, zira böylece misafirlerime seçme ve bunu ifade etme özgürlüğü verebildiğimi düşünüyorum.

ama allah sizi inandırsın bizim bir komşu var, çay insanı o da, ama evinde ne şeker, ne kahvesi varmış, hatta ve dahi evine çay insanı olmayan giremezmiş bile. marketlerde kahve kavanozlarını kırmaya kadar götürmüş birgün de, arkadaşlar zor zaptetmiş... kahve falı bakan yerlerin camlarına taş fırlatmışlığı da var hani, neyse ki isabet ettirememiş. sanki bir "tutmayın beni" havası var, bir şey yapacağından değil de, fazla dışavurumcu.
geçen markette çay reyonunda karşılaştım onunla, aynı pakete uzandı elimiz, mecbur muhabbet hasıl oldu. ama nasıl desem size, onunla aynı nesne üzerinden böyle bir ortaklığımız olmasından bile rahatsız oldum. çay çorbası, çaylı kek, çaylı peynir denemelerinden bahsetti, mutlaka tattırmak istediğini söyledi ayaküstü, bir de yazı göndermiş hükümete çay bakanlığı kurulsun diye. anlaşılan çay onun için sadece çay değil bir yaşam biçimi olmuş. ben onun çayla bu kadar "bir" olmasına saygılıyım sorun orada değil. ama şimdi ne de olsa başkasının, yani misal bir kahve insanının gözünde her ikimiz de çay insanıyız ya ondan. tamam ikimiz de çayı seviyoruz ama standartlarımız aynı değil sonuçta.
ve benzer durumların, konumların kahve insanları içinde de olması beni pek rahatlatmıyor.

zira insanların kendi standartlarına göre ve doğru bildikleriyle yaşamalarında sıkıntı yok, doğrularını ifade etmede de... sıkıntı doğrularını dayattıklarında ortaya çıkıyor.

çay ve kahve seven, çay veya kahve seven, çay da kahve de sevmeyenler demek yerine hepimize insan diyerek- herkese insan diye bakamayana bile- bakabilmek sorun...


o değil de, evi ev yapan fokurdayan çaydanlıktır yahu ;)


Perşembe, Şubat 09, 2012

ağırlık

sen minicik bir kar tanesisin,
şemsiyeye çapınca nasıl çıkar sesin?

Pazar, Ocak 08, 2012

Çarşamba, Aralık 28, 2011

not düşülsün...

düşündüklerimiz yüzünden yargılandığımız bir devlet yapısı içindeyiz ve bunu eleştiriyoruz.
ancak toplum ve birey bazında baktığımızda yargılanmanın yanıbaşında daha kuvvetli bir ters güç olarak ayıplanma yer alıyor. bu, "nasıl olur da böyle düşünürsün" baskısı düşünmekten ve bunu ifade etmekten caydırır bir hal alıyor.

biri(leri)nin düşündüklerine, doğrularına paralel olmayan, ters, çatışan bir şey söylediğiniz vakit kabul edilemez oluveriyorsunuz. dışlanmanız, "linç" edilmeniz an meselesi.
objektif olduğunu söyleyen insanların teraziyi kendi ellerine aldıklarında, çubuğun yere paralel durmasıyla çok ilgilenmediklerini de görüyorsunuz.
insanlar, sadece kendi penceresinden yola çığırtan ev teyzeleri halini alabiliyor, gerçekten ortada duran ise çok az.
ortada durduğunu zannederken, hali abartıp kanırtan, yontanlar da var, sonradan görme zenginler gibi geliyor bunlar da bana.
tanımlar bir resim çizmek için, yoksa ne ev teyzeleriyle ne de sonradan görme zenginlerle derdim var.

bundan bilmem kaç sene sonra, türk-kürt meselesi ne şekilde anlatılır bilmiyorum. şu an bile bu mesele ortak bir tanıma sahip değil. bilenler bilmeyenlere anlatsın desen, bilen de yok bilmeyen de, herkes her şeyi biliyor, kimse bir şey bilmiyor.

olayların sıcaklığıyla yaşandığı bölgeden kilometrelerce uzakta internetten ve tv'den gördüklerimle, rahat koltuğumda mantığımın çıkardığı sonuç; boktan bir kavga ve savaşın senelerce sürdüğü, kürtüyle, türküyle çocukların, ana-babaların şehit olduğu/ öldüğü, acılar yaşandığı.

savaş ve silah karşıtıyım, ama korkarım ki en karşıtın bile o bölge içinde psikolojisi ve davranışları değişir. "o bölge"...

-askerliği anlamlı bulmayan biri olarak- hiç canınızdan biri (mecburen)askerlik yaptı mı? o canınız askerdeyken çatışma haline girecek oldu mu? bir başkasının canını alacak duruma geldi mi? ve o canı aldı mı? kendininkini verdi mi?
kime öfke duydunuz, kimi suçladınız?

hala, her şey çok saçma...


hadi kilometrelerce uzağı bıraktık diyelim... aynı kentte; yan yana yolda yürüdüğümüz, aynı trafikte direksiyon salladığımız kaç insana tahammül edebilecek durumdayız?
farklı eğitim seviyelerinden, yaşam tarzlarından, kültürlerden geliyoruz ama insanlık tüm bu parametrelerden bağımsız.
ve insanlığı körelmiş, tükenmiş olanlarla aynı havayı solumaya bile tahammülümüz yokken, yaşamına, yaşam alanına, düşüncesine, varlığına saygı duymak ve dahi hoşgörmek uzak bir beklenti, zor sahip olabileceğimiz bir erdem bu durumda...

arada bir doğrularınızı güncellemeye çalışın, yargılarınızı esnetmeye ve bakış açınızı genişletmeye de... gördüğümüz göründüğü gibi olmayabilir.

Pazar, Aralık 18, 2011

saçmalığın hafifliği

yeni bestemin güftelerini paylaşıyorum sizinle...

çalan müzik aldı aklımı,
arabanın ön camını sandım kamera...
zoom yapayım derken unuttum freni...
girdim öndeki arabanın bagajına...

gözümü kapayıp açtım üç kere...
seni gördüm karşımda...
birden anladım ki her şey palavraydı,
sen vardın yanımda...

çok trafik vardı kullanmadım dört tekeri...
taktım kulağıma müziğimi,
yürüyen merdivenler oldu ağaçlıklı bir yol...
uçuyordum ama aşağı doğru, tökezlemiştim çünkü
yapıştım yere en sonunda akıttım pekmezimi...

gözümü açtım kapadım üç kere
seni gördüm karşımda
anladım her şey palavraydı,
sen vardın yanımda...

yanımda...yanımda...yanımda...

Pazartesi, Aralık 05, 2011

çirkin bir çocuk vardı, onu özledim

sevdirdim ben kendimi size,
ne tatlı, şirin kız dediniz bir de...
görmediniz, göstermedim çirkin yüzümü,
içimden ağlayıp dışımdan güldüm yüzünüze...
iki yüzlüyüm ben bilmezsiniz,
neler biriktirdim ben özümde...
keşke göstersem içimdeki tortuyu,
ama inanmazsanız böyle bir birlikteliğe...
ön yargılarınızı kırardım belki,
yok ki iyi ve kötü bir şey diye...

çirkin bir çocuk vardı, onu özledim...
bütün bu dizeler düzmece.

insan ol lan!

kusura bakma okurinsan, başlık biraz kaba görünüyor ama aslında değil, özünde iyidir...

çoğu kişinin bildiği bir alegori var, din derslerinden, sözlük ya da forumlardan, bir yerlerden illa duyulmuştur. dağlara, taşlara, ota, böceğe teklif edilmiş de bir insan kabul etmiş sorumluluğu...
insan olmak ağır bir şeymiş çünkü, ama biz salaklar kabul edip, ver anam babam ver, bize bir şey olmaz demiş cengaverlik etmişiz.
oradaki o sorumluluk kimine göre düşünebilme yetisiyle beraber kendi varlığını sorgulayabilme, çevresinde olan biteni anlama ve hıyarca davranmama olarak tanımlanır.
insan olmanın yükünü taşımak derken de, iyi insan olmak zordur, denmeye getirilir, ki çok yanlış değil tabii.
ama unuttuğumuz şu, insan olmaya öyle yüce anlamlar yüklüyoruz ki, mükemmel insan diye tanımladığımız ve aslında tüm insani özelliklerden arınmış yeni bir varlık oluşturuyoruz. ve bu bizim başkalarına tahammülümüzü, saygımızı sakata getiriyor.
lan gerizekalı arkadaşım - bu da kaba göründü dimi, bakma özünde incedir- insan olmanın sorumluluğunu taşımak şu; yeri gelecek kin duyacaksın, öfkeleneceksin, kıskanacaksın, ego-santirik olacaksın, hainlik ve/veya kötülük yapacaksın vs. vs. ve tüm bu erdemlilikten uzak his ve davranışlar içindeyken hatırlayacaksın; sen insansın ve bunlar da insani şeyler. kendini yargılamayacaksın, güzeli ve iyiyi herkes sever, sen kendini 'kötü' hallerinle de seveceksin. kendini sevdin mi, aferim mi istiyorsun,olmaz... tuzak kurdum sana, en kolay kendini seversin zati, yer miyim ben? sevgi böceği ol demiyorum, objektif ol yeter. nasıl ki suyun farklı basınçlar altındayken kaynama ısısı farklı, her insanın da öyle, yargılama. sen hiç bir şeye zıplamıyorsun, dellenmiyorsun diye başkasının da dellenmemesini bekleme diyorum. dellenmek kadar normal. özgür ol, özgür kıl.

ha tırtlayan yere geldik; özgürlük. düşünme ve bunu ifade etme özgürlüğü misal. herkesi eşit seviyeye getirebilecek tek durum. senin ifade ettiklerinden ben etkilenip sinir olabilir, kafanı kırmak isteyebilirim, bu da benim özgürlüğüm... değil. kafa kırma özgürlüğü diye bir kavramımız yok. ama elimizde denk kuvvetler prensibi diye bir şey var, sözlerime sinir olduysan sözlerinle karşılık verirsin, basit.

şimdi de zırt diyen yere geldik. hiç trafikte bulundun mu? sürücü olmanı tercih ederim, zira yolcuyken pek fark edemiyor insan. (metafor oldu bu sanki)
trafikte kimseye laf anlatamazsın, vakit ve iletişim dili, olan bitenin gerçekte ne olduğunu anla(t)maya yetecek kadar değildir.
haklıyken haksız görünür, yok yere küfür yer ya da edersin. çünkü çoğunlukla hiç de göründüğü gibi değildir olanlar ve bir milyon ön kabul vardır. taksiciler iğrenç, kadın sürücüler berbat, erkekler hırbo, polisler kaos yapıcı, yayalar salaktır...bir milyona sen tamamla.
bir terslik oldu diyelim, muhatab olmak isteyeceğin araç çoktan mekandan uzaklaşır. bak abicimler,aslında şöyleler içinde kalır, gerçi söyleyebiliyor olsan da çok farketmez, anlıktır ve haklı haksız yoktur. ya da haksız hep bellidir.

neredeeeen nereye, unuttum dimi asıl diyeceğimi...unutmadım da çok uzadı, sıkıldım.

neyse işte üstad, kimseye laf anlatılmıyor, bırakalım herkes kendini yaşasın.

Cumartesi, Kasım 12, 2011

esenlerde gidecek var

sözler ağır gelir bazen, hiç konuşmamak hafif...
miskinlik gereksizlik hissinin tavan yapmasıysa miskinlik tacımı gururla taşıyorum şu sıra.

olay örgüsü şöyle ilerliyor; filancayı arayayım da bir şeyler yapalım diyim, elim henüz telefona gitmemişken nereye gidip oturacağımızı, ne içeceğimizi kafamdan geçiriyorum... kadıköy'e gideriz, bir margarita söylerim falan...
telefonu elime alıyorum, kişi ismini bulurken yine kafamdan kurguluyorum. az gürültülü, güzel müzikli bir yer olsun, taksim'e mi gidelim desem yoksa?
gittiğimiz yerde ne konuşacağıma sıra gelince gerçekten konuşmak ya da dinlemek isteyip istemediğime karar verme aşamasında takılıp kalıyorum. nasıl gidiyor diyeceğiz karşılıklı, eh işteler, püfler, belki biraz değişik olaylar, insanlar... işler ne alemdeler, bilmemkimler geliyormuş konsere gidelimler, şu filmi izledin miler...ee hayat daha başka nasıllar, aşklar, meşkler...amaaan takmalar... hayırlısılar, kısmetler...
telefon ekranına bakakalmış az önce kafamdan geçen sahneler onun ekranında oynuyormuş gibi epey bir durakalıyorum öyle, durarak kendimi ikna edecek gibi.
hava değişir, düşüncelerin değişir, modun değişir ara...ara...ara...
sonuç; vazgeçiyorum.
bir yarım saat geçiyor.
diyorum ki kişiye bağlıdır belki bu vazgeçme diyalogları, bir başkası için telefonu elime alıyorum, benzer kurgu, döngü...
ben değişmiyorum ki karşımdaki değişse ne olacak diyeceğim ama kendime haksızlık tacını da taşımak istemiyorum şu an. modumu değiştirebilecek kimse yoksa bundan da sorumlu ben olmiim bir zahmet.
ne gereksiz bir şey, konuşmak, anlatmak.. neyi çözeceğiz, ne anlayacağız.
hele şu günlerde, ne tespit, ne objektif durma, ne muhalefet yapma isteğim varken.
bir margarita için şu soğuk günde değer mi hazırlan, dışarı çık felan fişmekan diyorum en son.. aslında sadece bir margarita için değer belki de...
ve tüm miskinliğime ters şekilde aslında tümden gitmek istiyorum ben.

Çarşamba, Eylül 21, 2011

mevsimseldir mevsimsel...

baştan söyliyim bunlara gülecek arkadaşlarım var... ben yazdım diye yapmazlar belki ama, bu konular, bu tarz onlar için dalga geçilebilecek şeyler...
en azından gereksiz geliyor bunları ifade etmek...

halbuki özel temalı bir blogum olsaydı keşke... komikli olsaydım ya da çok politik, ciddi ya da fotoğraf, resim zevklerimi paylaşsaydım, zeki cümleler patlatsaydım, sarkastik olsaydım, her şeyi hafife alıp, kimseye ve hiç bir şeye önem vermeyen olaydım...orijinal orijinal...uuu ne şahane! olsaydım.
ne olacaktı, sadece hiç olmaktansa değerli bir hiç mi olacaktım?

neyse bana ne... olamayacağımı anladığım şeyi olmaya çalışmaktan çok zaman önce vazgeçtimdi ben.

ama asıl sorun düşünemiyorum...
sırtüstü yattığım yerden gez, göz, arpacık usulü ayak parmağımla nişan alıyorum menzildeki eşyalara...
sonra yine düşünemediğimi düşünüp baktım açık balkon kapısına... ne düşünürdüm ben eskiden?
zorlasam olurdu belki, üzülecek şeyler bulur, yine kendim teselli edebilirdim kendimi... ya da hayal kurabilirdim istesem, bir tatil yöresi, güneş, şezlong... ama olmuyor.istemiyorum demek.
düşünemediğimi güzel cümlelerle ifade etsem şöyle dallı güllü, sonra bir kitap olsa yazdıklarım, düşünememe sancımı okuyup beğenirdi belki insanlar... madem düşünemedin de nasıl yazdın bunca cümleyi demeden.

zorluyorum düşünmeye, hayal kurmaya, planlamaya...hissetmeye...

uyumak en güzeli geliyor, düşünmem gerekmeden düşlüyorum...

bak ne geldi şimdi aklıma; gölgesi olmasaydı sever miydik güneşi?

bir müzik dosyasıyım sonra dinlerim bir gün diye kaydedilmiş, kaybedildiği yerde bulunmayı bekleyen

özellikle keyif aldığım bir şarkıyı dinlerken geçiyor içimden, keşke bir müzik tınısı olsaydım sadece, bir parçanın içinde geçen dımmtıs
olsaydım yok yok tınnn olsaydım diye...
senfoni ya da balat olmaya ne hacet, ne mesut olurdum minik bir tınn olmakla...
hatta bir konserde ses aksamının azizliğiyle cıırt diye çıksaydım o an
için... cıırt olsam ne fark eder, ben minik bir tınndım ve mutluydum nasılsa...

asıl konu bu değil ama ben en güzel cümlelerimi minibüslerde yazdım havaya, öyle kolay, öyle bir çırpıdaydı ki, nasılsa yine gelir bu cümleler kafama dedim...
ama gelmezler bir türlü, müsait bir yerde inerler binmezler bir daha...