Pazartesi, Mayıs 28, 2007
aklımdayken..
kendimi alışverişin kollarında avutmaya çalışırken oxxo'ya girdim.. bi iki bişi aldım, oxxo yine şirinlik yapmıştı, zaman zaman yapar böyle şeyler.. şort alırsın cebinden ufacık bi notla anahtarlık çıkar, ne zamandır beni bulmanı bekliyodum falan diye.. kasaya gelirsin küçük saksılarda çiçek verirler,köklü möklü yani.. ayrıntıları sevebilen biri olduğum için de ayrı bir sempati beslerim kendilerine... bu kez de papatya veriyorlardı ki, papatya yani..eheh..
sonra kasadaki kız ismimi sordu, önündeki kağıda yazdı.. sonra o kağıdı tekrar kağıt bir zarfa koyarak bana verdi.. kağıt zarfın üzerinde tema vakfının ismi var.. açtım içindeki kağıt sertifikada sayın bilmemkim oxxo'dan almış olduğunuz ürünle hatıra ormanında falan fıstık... anlatırken bilhassa çok kereler kağıt diye zikrettim çünkü bana abes geldi.. tema vakfı aracılığıyla hatıra ormanı için katkıda bulunuyoruz ve gereksiz yere kağıt israfıyla bunu belgeliyoruz.. kıza bişi demedim tabii,o ne yapsın...
böyleyken böyle işte...
Cumartesi, Mayıs 26, 2007
yorgunum...
Çarşamba, Mayıs 23, 2007
hay allah...
hem izindeyim ben, kafamı dinliyorum.. paylaşmamı isterse anlatırım sonra ben de....
Salı, Mayıs 22, 2007
biz heybeli'dee...
her ne kadar şampiyon olduğumuz kesinleşse de, pek kıymetli bir maçı da devirmiştik önceki gün.. ama sonradan(gün boyunca gs-fb muhabbetinden başımın davul olduğu sıralarda) tekrar anlamıştım ki, yensek de,yenilsek de, şampiyon da olsak suçluyduk, sevinmek hakkımız olamazdı... ve nedense beşiktaş'a sataşan yoktu.. herşey fb-gs arasındaydı.. aman neyse yahu buralara nereden geldik...
vapurun tıklım tıklım ve bazısının ayakta kalmasının farkında bile olmayan bir arkadaş da sazını yol boyu tıngırdattı... be mübarek iyi, hoş da bi sor bakalım herkes dinlemek istiyor mu...neyse dedik geçtik... vapurumuz heybeliada'ya yanaştı ve biz indik... ev sahiplerimiz, can arkadaşımız emrah ve pek sevdiğimiz eşi müge bizi karşıladı.. çayımızı içtik.. günün planını yaptık... 14.00'te mangal yanacaktı ve yavaş yavaş akşamı edecektik... ancak kafedeki plan eve uymamıştı, mangal 12.00'de yandı ve biz 14.30 sıralarında çatlıyorum, şiştim nidalarıyla oturduğumuz yerde dönedursak da gün sonunda 5 kilo köfte, 7 kilo tavuk kanat afiyetle bitirilmiş oldu.. (akşam 19.00 sıralarında waffle ve kaşarlı tost yerken oha! şeklindeki tepkilere de maruz kaldık tabii... yani kaldım)
ada sakinliği pek hoşuma gitti, her ne kadar burada ne yapar insan diye sorsak da kendimize, sanki istanbul'da ne yapıyorsun gafil, her gün alemlere mi akıyorsun diye cevabı yapıştırdık... sanırım, içine kaynaşmasak da her zaman, etrafında bol insan ve hareketlilik olmasına alışmış kişiler olarak garipsiyorduk bu durumu.... olasılıklar azdı ya, belki de ondan...
ama orada da arkadaş çevren oluyordu, komşular, muhabbet, çevre, dinginlik... kardeşlik, barış...
Perşembe, Nisan 26, 2007
sıradan bir gün müydü..
şöyle ki; pazartesi tatildi, salı gününü pazartesi gibi hissettiğimden çantamı almamıştım... yaaa... sonra çarşamba günü giderim derken, canım arkadaşım çarşamba bowling oynamayı teklif etti, uzun süredir birlikte vakit geçiremediğimiz için mutlu mesut olurladım... fekat gel gör ki, canımcımın baş ve mide ağrıları yüzünden planı yine iptal ettik..
ama bende planlar bitmiyordu... anında şimşek çaktı.. evet evet haftabaşından beri süregelen ertelemeli olaylar ilahi,kozmik bişeysel bir etkiydi aslında.. yine şöyle ki; perşembe günü beşiktaş-fenerbahçe maçı vardı ve trafik berbat olacaktı, dolayısıyla ben spor yapacaktım ve mesai servisiyle dönecektim,o saate kadar da trafiğin esamesi okunmayacaktı.. işte nadir de olsa dört ayak üzerine düştüğüm bir zamandı...
kendimi fazla yormadan sporumu yaptım,bitirdim, paldır küldür (saçıma fön bile çektim gerçi) hazırlandım.. ve çıktım...
tataaaa...bütün araçlar duruyordu ve evet bu hayrını bilmediğim bir alamet olsa bile hiç hoş değildi.. mesai servislerinin çoğu hala yoldaydılar ve garaja ulaşamamışlardı... kaderim gerçek kimliğine geri dönmüştü işte.. ama ama bi saniye,yine bir şimşek çaktı... bunca trafik varsa ve araçlar gidemiyorsa,belki normal çıkış servisimiz de daha buraları terk edememişti.. allahtan çoğu zaman yaptığım zevzekliği yapmamış ve servis şoförünün telini kaydetmiştim... bir taraftan(x) ana caddeye yürüyor,bir taraftan(y) bugün neden etek ve dolayısıyla topuklu giydiğimi düşünüyor, diğer taraftanda(z) şoförü arıyordum... aman allahımdı, henüz maslak'tan çıkamamışlar ve bana 5 dakikalık mesafede gıdımla ilerliyorlardı... o anda y boyutu sebebiyle kendime küfretmiştim.. ve beni bırakın siz kendinizi kurtarın diyerek iyi yolculuk diledim...
şimdi nispeten boş bir minibüs bulacaktım daaaa, beşiktaş'a gidecektim deeee...derken bir serap misali beliren minibüse atladım, balmumcu dolaylarında da bizim servisi gördüm...allahtan basiretim bağlandı da,durun beni de alın demedim... onlar köprünün kabız kavşağına girmeye uğraştığı sırada, beşiktaş'a doğru sülün gibi süzülüyorduk ve ben kendimi nanik yapmamak için zor tutmuştum...
ve şimdi şansımı tekrar değerlendirmeye aldım... kabul etmek lazım, böyleydi bu hayat, oyun oynamayı seviyordu işte...
ve fiil çekimi nasıl başlarsa öyle gider derlerdi de inanmazdım,ama doğruydu... öyle miydi..
yaşadığım bu duygu yoğunluğu ve yeterince yorgunluk sonrasında uykuya dalmıştım... bu yazıyı kim yazıyor bilmiyordum... ama ipucu bırakacaktı ve onu bulacaktım.. bulmasam nolurdu ki.. evet saçmalamamalıydım, onu allah'a havale ettim ve uzaklaştım..
Pazartesi, Nisan 23, 2007
hidiv kasrı'nda iki gün..
pazar günü de,kuzen-tuba- ve arkadaşlarımızla yaptığımız piknikvari dolanmalarımız sebebiyle önce mihrabat korusu'na sonra hidiv kasrı'na kapak attık... zati bu iki mekan aynı enlem üzerinde gibi birşey..
her iki mekanın da istanbul'a attığı bakışlar çok güzel, bunun ötesinde istanbul'un içinde olup, anlık kaçışlar yaşayabileceğiniz yerlerden...
her neyse iki senedir istanbul'da bir lale şenliğidir gidiyor.. geçen sene pısırık mı geçmişti nedir, bu sene daha çok gördüm parklarda, yol düzenlemeleri yapılan yerlerde vs...
konuya bahis hidiv kasrı'na da lale düzenlemeleri yapmışlar.. ferah ve şık olmuş.. bir de yabani ot görünümlü ama özellikle dikildiği hissedilen farklı renklerdeki bitkiler de değişik bir hava vermişti...
bu arada lalenin koktuğunu burada farkettim ve öğrendim...böyle işte..
hidiv kasrı'nda yaşadığımız düş kırıklığı için bkz.garson dediğin postası...
garson dediğin..
-bi menü alabilir miyiz..
-getiriyim...
---ne üşüdük ama, acıktık da, şudur budur..vıdı vıdı...
-(buyrun.. dedi galba ve menü geldi)..
---hmm neler varmış,bakalım, yemekler,içeceler hede hödö bıdı bıdı.. düşünmeler vs ve karar aşaması...
-sipariş verebilir miyiz..
-(tabii.. dedi galba)
-ben tavuk şinitzel ala..
-yalnız şunu söyliyim... size en hızlı çay ve tost getirebilirim, yemek olarak isteyeceğiniz diğer şeyler 45 dakkadan önce gelmez..ha içerde açık büfe var oradan daha rahat alabilirsiniz istediğinizi..
-? (içerde oturmak istiyo gibi mi duruyoruz)
--?!(bizi mi düşünüyo gerçekten, kendini mi)
---?!?(şaka mı bu)
-hmm hömm.. ben oturmadan önce şöle şöle bişi gördüm servis ediliyodu ama menüde nedir bulamadım onu..
-menüyü bilsem söyleyebilirdim..
-(hınkk?!! nası yani hebelep...basiret bağlanması..)hmm şöyle bişiydi gördüğüm aslında ama..
-ne gördüğünüzü de bilmediğim için bişi diyemiyorum...
-(oha demek istedim... yok yok boğazını sıkmak..kalkıp gidelim..hayıııır olmaz, onun istediği de bu olmalı) iyi biz bi şinitsel 5 çay,3 tost istiyoruz...
---ne bu yaaa
--bizi bezdirip kaçırmaya çalışıyo kesin..
---hödükcan mı ne bu,başından savmanın da bi adabı olsun ya...
-dimi dese ki,efendim kalabalık yüzünden yetişemiyoruz, memnuniyetsizlikler olabiliyor, içeride de şöle şöle bişiler var, dilerseniz falan...
--hayır fecahat bi kalabalık da yok ki...
----yüzsüz denemez,pişkin de olmaz,kösele desek...
yemek 45 dakkadan önce gelmedi cidden,hayır adama soramadık da baştan yapmıştı pazarlığı... 3 kez ekmek hatırlatması yaptık, yan masalardan yükselen çatalım yok,bardak eksik sesleri de harikaydı... kendi aramızda durum komedileri çevirdik..
tespitler yaptık, görünürdeki tüm garsonlar koşturuyor olsa da, organize olmayınca olmuyordu işte..
buraya 2.kez geleni tebrik etmek lazım diye konuştuğumuz esnada yanımızdan geçen garsonun lafa karışıp haklısınız,biz de destek eleman olarak alındık,asıl kadrodan değiliz gibi tuhaf cümlelerine ne diyeceğimizi bilemedik ilk anda... neymiş efendim burası bilmem kaçyıldızlı olsaymış.. bakın diye böldüm tabii, yüzlerce kafeye gittik yıldızları yoktu, daha da kalabalıklardı ama böyle bir hizmet de görmedik,buna hizmet bile denmez ya neyse...
biraz olsun rahatlamıştım ama gol atmamızı sağlayan pası kasiyer verdi...
-bilmemkaç lira..
-buyrun.. şikayet/öneri formu gibi birşeyiniz var mı acaba...
-ehe yok efendim..işletme müdürümüze iletebilirsiniz, ama o da burada değil..
-burada olmadığı belli zati...(doksana çakamamıştık belki ama goldü işte.. yihhuuuuydu ..)
istanbul'un sahil yolları..
Pazar, Nisan 22, 2007
yaşlandım galiba..
çöplük gibi kullanabildiğim midem hassaslaştı artık-öyle kullanırsan hassaslaşır tabii deme-.. hep derim zati duygusal bir organdır diye, yani sinirlendim mi, sevindim mi, heyecanlandım mı.. sor mideme anlarsın,yalanı yoktur yani.. ama mide yanması, bulanması, şişmesi nedir bilmezdim gibi birşeydi... yoksa bunca zamandır o da içine mi atmış nedir...
geçtiğimiz perşembe yediğim midye sebebiyle-tamam üzerine kokoreç de yedim ama ilk defa yaptığım bişi deil yaa- yaşadığım zehirlenme türevi olay sonrası kusmalarımın-pardon- bile şekil değiştirdiğini hissettim.. detay olacak ama, midemi rahatsız eden birşey mi yedim,içtim çıkartır rahatlardım, bu perşembe sabaha kadar ne yaşadım bilmiyorum.. geçen hafta pazar günü de benzer bir sabahlama yaşadıktan sonra, yaşlandığıma karar verdim işte...
eski midesizliğimi geri istiyorum...
Pazar, Nisan 15, 2007
yatağımmmm...
Çarşamba, Nisan 11, 2007
kendi intiharıma ağladım..
eski ben nerede kim bilir...iş çıkışlarımda direkt eve gitmemek için illa birşeyler bulup, etrafta tozduğum zamanlar..servise binmeden önce, yaşlandım galiba diyerek gülüştüğüm arkadaşım, bankadan bankadan, enerjimizi emiyor dedi ki, doğruydu bence de..
neyse işte, bindim servise.. uyku öncesi gün muhasebesi yaptım yine, genelde gülümsemelerim olsa da, heyecan ve mutlulukla geçmez bu anlarım, bir sigara olsa da yaksam dediğim çok olur mesela.. ne zaman..nasıl.. masal değil bu.. kim değiştirecek..ama bu yaşam.. ne zaman..nasıl......... balmumcu'ya kadar uyumuşum... gerçi çok da geçmemişti,trafik pek yoktu..köprü de rahattı zati...
sonra birden köprünün ortalarında durdu trafik... boğaz'ın bir sağına,bir soluna uzunca baktım... sisli ve puslu olsa da güzeldi işte... müzikçalarımda jeff buckley başlamıştı, last goodbye... cep telimi kapadım, ekşi sözlükteki komik diyaloglar geldi aklıma, ihtimal bırakmadım böylece... şoför a.bey'den kapıyı açmasını rica ettim, boş bulunup açtı o da,sağolsun... koşarak refüjden atladım... atlarken montum takıldı, tökezledim... ara yola düştüm.. o sıra a.bey'in durun diyen sesini duyar gibi oldum... köprünün korkuluklarının bu kadar yüksek olduğunu tahmin etmiyordum, bir duvarın üzerine çıkmak ister gibi hızla zıpladım.. boşlukta savrulma ve yalpalama arası bir durum ve anlık bir tedirginlik hissi sonrası, herşeyi bırakıp gidebilme özgürlüğünün yarattığı heyecanla zonklayan kalbim..başım... .... ............
bir an tüylerim diken diken oldu ve kendi intiharıma ağladım... kendimi teselli ettim sonra, çengelköy'e gelene kadar da kabullenmiştim,maalesef yaşam böyleydi işte... insan neye alışmıyordu ki...
Pazartesi, Nisan 09, 2007
insan olma sanatı..
kaldı ki, hayati olabilen konularda bile gayet geniş işkembeli davranılıyorsa.. mesela emniyet şeridini keyfince kullananlar ne cins oluyor acaba... trafik sıkıştı mı, dert etmeyin emniyet şeridi sizin rahatınız için tahsis edilmişti zaten, buyrun geçin haşmet mabatları... engellemeye çalışıyorsun da, dönüp ters ters bakıyorlar..
herkesin kendisi doğru bir de, yargılamaya, hakkınızda hüküm vermeye nasıl da hazırlar..
velhasılı zor vallahi, okulu da yok ki gidilsin...
Pazartesi, Mart 26, 2007
pazarınardı..
minibüslerde var bunlardan 4 ya da 5 sütunluydu sanırım.. şoför para kutusundaki fazlalık bozuklukları oraya diziyor,aşağı doğru bastırarak-yaylı herhal dibi-ve şarjöre benzettim ben onu..
ne tuhaf dimi,minibüs yerel birşey sonuçta, içindeki aksesuarlar zati ayrı bir alem de,böyle lokal,yerel her ne haltsa kullanıma yönelik "yan sanayi" ürünlerine bitiyorum...opsiyonel donanım ehehe... adamın biri oturmuş,düşünmüş,tasarlamış böyle birşeyi minibüsler için, üretmiş.. yaa...
.................
yeğen ve teyze...
arkadaşım doğum yaptı diye ziyaretine giderken irem'i de götürdüm... kerem'i evde bıraktığım için üzüldüm aslında ama, oluyor böyle işte... iyi ki götürmüşüm ama, hastaneye gelen diğer iki arkadaşımla ziyaretten sonra çay bahçesine gittik salacak'ta ... arkadaşım da oğlunu getirmişti onunla oynadı falan... değişiklik oldu,iyi vakit geçirdi..bana da iyi geldi...
.................
balans ve performans...
teoman'a gittik bu cumartesi...(öncesinde hepberaber türkiye'nin yunanistan'la maçını izledik...coştuk falan...) teo'nun biletlerde program saati 22.00 diyor,maç sebebiyle de 23.00 gibi oradaydık.. çok kalabalıktı... adam 12'yi geçiyordu çıktı ve 1.30 civarı bitirdi.. neler oluyor,neden ama derken, herhal dedik saatlerin ileri alınmasını hesaba kattı... düşünceli adam vesselam... halbuki benim kurtlarımı dökesim vardı daha, ama arkadaşlar da başımız ağrıyo,yorulduk vs deyince çıktık maalesef.. kendimizi anıt büfe'de yemeğe vurduk ve evlere döndük...
(ben arkadaşımlarımda kaldım tabii,bu yaşta hala daha "eve dönüş saati" diye bir olgum var,onu aşacaksam ayarlama yapıyorum evvelinden ve dışarıda kalıyorum)
...............
oyuna başlangıç...
bazen başlangıçlar rasgele olur bilardodaki gibi, ilk vuruş sonrası topların dağılışı gibi...
şöyle bir bakarsın hangi toplar avantajlı diye... ve ilk seçim anı burasıdır; düz mü olsun, parçalı mı?seçtin... sonra ikinci aşama; hangi topa vurarak devam edeceksin? karar verdin... veee vuruş... işte bu anda herşey ya yolunda gider, ya kopar... doğru kararlarla doğru vuruşu yaptıysan,diğer toplarında da şansını devam ettirmen kolaylaşır, ancak yanlış yaptıysan seçimde ya da vuruşta, başlangıçtaki o avantajlı durumunu kaybedersin...
hayatta da böyle oluyor gibi geliyor bana...hani ilk düğmeyi kaydırarak iliklediysen, diğerleri de yanlış oluyor...
sanki.. öyle mi..bazen canım.. her olayda değil tabi.. tabii mi... her neyse...
................
Salı, Mart 20, 2007
kendime kendimi hatırlatmak...
bilmiyorum lafını da ne çok kullanıyorum.. hiçbirşeyden emin değilim neredeyse...
çocukken çoğu kişi yapar bunu, ayna karşısında şarkı söylemecilik,tiyatro oynar gibi oyun oynamacılık falan..
sonraları, kendini kendinden başka açabileceğin kimsenin olmadığını düşündüğün zamanlarda da,sohbet arkadaşın olur kendin.. ağlarsın,gülersin... kendinle... bir de,güçlü olmak "gerekliliğinden" yapabilirsin bunu.. güç gösterisinden ve zayıflığını göstermek istememekten ziyade, senin ağlayıp sızlandığın arkadaşının bir müşkülü olursa,sen zati kendini zor toparladın diye sana gelmezse ve yalnız kalırsa diye yaparsın bunu...
tabii kuyruğu dik tutmak gereken yerler ve durumlar da var,çevremiz hep arkadaş,dost kaynamıyor.. dimdik ve sağlam olduğumuzu göstermemiz gerekiyor çok zaman...işte öyle zamanlar sonrası şişen içimizi kendimize boşaltır da rahatlarız yine... sağlam dostuzdur vesselam...
neyse efenim, insanın kendine kendini hatırlatma zamanlarına ihtiyacı vardır... ne kadar değerli,ne kadar önemli olduğunu,-herkes gibi- biricik olduğunu, kendimizi kendimiz olabildiğimiz ve kendimizi cesurca ortaya koyabildiğimiz için sevdiğimizi...-ve birilerinin sevmesi için değil-başta gerçekten kendimizi sevmemiz gerektiğini... ve ve ve bunun gibi şeyleri...
böyle zamanlarda bazı eski yazılarımı da okurum...şaşırır,sevinirim... durum budur yani...
Pazartesi, Mart 19, 2007
bitter çikolata...
şeker tadı da az hissediliyor ya, yiyince içim bayılmıyor ya, diğer çikolata türevlerini yediğimde illa su içmem gerekse de bunlardan sonra içmesem de oluyor ya, diğerleri gibi başımı da ağrıtmıyor ya... tıkır tıkır tüketiyorum...
şeker tadı hissedilmiyor diye kalorisi de azmış gibi mi algılıyorum nedir, aman diyorum nasılsa serotonin salgılatıyor... ohh canıma değsin...
müşteriye mi kızdın bi kırt, çok mu sevindirik oldun bi kırt, canın mı çekti iki kırt, sistemi mi taktın kafaya birkaç kırt...
yaşasın kakao oranı yüksek çikolatalar!!
Cuma, Mart 16, 2007
sevgilim taxim..
karmaşasını mı seviyorum, kalabalığı içinde görünmeden dolaşabilmeyi mi..
çokluğun içindeki tekliği.. hamur olmadan,yoğrulmadan kaynaşabilmeyi mi...
peki ya, başka yerlerin sun(a)madığı özgürlüğü nereden geliyor..
hem, ne istanbul hanımefendisi, ne bıçkın delikanlı...
her adımlayanın ruh haline bürünebilen, hissetmek istediğinizi sunabilen bir..bir.. bir..yer... herhangi "bir yer" değil tabii...
semtler insanın dostu olur mu... olmaz olur mu asıl..
kadıköy, moda, çengelköy..yeniköy, beşiktaş, taxim... hepsi başka başka zamanların,duyguların paylaşımcısı...
hmm bir de x vardı sahi, kullandığım...
taksim,suların toplanarak şehre dağıtıldığı,taksim edildiği yermiş ya hani.. işte x sanki yolların kesişimini ve yollara ayrılışı gösteriyor.. ondan x ile yazmayı seviyorum taxim'i...taximimi..
bu foto mart ayının ortasında çekildi... hayret kaldırmamışlar dedim ve çektim, ama neden kaldırsınlar ki... 
ps: sevmedim bu yazımı,istediğim gibi olmadı... ama yazdım da şimdi bu kadar, silmiyim dedim...
Pazar, Mart 11, 2007
mısır ve çağan ırmak
tuhaf birşey şu yalnızlık, arayıp takılabileceğim birkaç arkadaşım geldi aklıma ama istemedim çağırmak...
dolanırken,daha doğrusu taxim'in başında haşlanmış mısır satan arabalardan gördüm.. nasıl ya?? mart ayındayız ve haşlanmış mısır.. yaz mısırını bilirim, güz mısırını bilirim de mart mısırını bilmiyordum... alsam mı,yesem mi diye kendimle cebelleştim,çünkü mısırın her türlüsünü severim, haşlanmışı birinci sıradadır.. patlamışına dayanamam... ikisinin de kokularına bayılırım.. ve soslusunu da çok severim... ama yemedim haşlanmış mısırı, belki daha vakti gelmedi diye...
biraz acıktığımdan hala'da kıymalı gözleme yedim,yetti de...
atlas sineması'nda koku'yu izlemeye girdim sonra... ve bekleme salonundayken çağan ırmak'a çok benzeyen birini gördüm.. gitsem konuşsam mı gibi bir dalga esti,vazgeçtim... salonda yerime oturdum, baktım ki o ve arkadaşları da girdi..şaşırdım.. fragmanlar başladığı sırada emin oldum, evet o çağan ırmak'tı, çünkü ulak'ın fragmanı bittikten sonra kapıya doğru yönelmişlerdi...
işte o sırada gidip konuşmam gerektiği düşüncesi baskı yapmaya başladı...ve...
yerimden fırladım.. kapının çıkışında onları yakaladım..
-çağan bey...(durup döndü) merhaba, rahatsız etmek istemedim ilk başta..
-rica ederim..
-ımm aslında siz olduğunuzdan emin olamamıştım,ama ulak'ın tanıtımını görünce tamam dedim.. böyle nefessiz konuşuyorum ama...hmmm şey.. ben, babam ve oğlum'u izlediğimden beri biryerlerde sizi görmeyi ve konuşmayı..yani aslında sadece birkaç şey söylemeyi çok istemiştim...vaktinizi de almak istemiyorum çok ama...
-önemli değil, dinliyorum..
-hatta bir yerlerde de yazmıştım bu düşüncemi...hmm, hani ömür boyu arkadaş olmak isteyeceğiniz birilerini tanırsınız ve varlıkları bile mutlu eder ya... işte babam ve oğlum'u izlediğimde hayat boyu arkadaşım olsa bu film dedim,tam anlatabildim mi emin değilim ama..neyse... ve size saygım arttı ve dedim ki işte, biryerlerde rastlamalıyım ki teşekkür edebilmeliyim...kısmet bugüneymiş...
-teşekkür ederim,çok memnun oldum...
-ulak'ı da merak ediyorum açıkçası..ama acizane ve haddim olmayarak birşey söylemek istiyorum...yani henüz,yeni, az önce tanıtımı görünce oluştu bu düşüncem... filmi görmedik sonuçta...
-rahat olun söyleyin...
-başlangıçtaki yazı karakterleri yüzüklerin efendisi'ndeki yazı stilini hatırlatıyor..tanıtımdaki görüntülerin ve atmosferin etkisi de... sonra ulak yazarken de arap alfabesine bir gönderme var sanki.. ne biliyim..keşke şey olsaymış..hmm... bilemedim aslında..neyse söylemedim sayabiliriz..
-önemli değil,söylediniz de sayabiliriz... iki durumda da teşekkür ederim...
-ben teşekkür ederim...
"koku" başlamadan önceki birkaç dakikada bu konuşmalar yaşandı, ama simülatif olarak... yani onların kapıdan çıkışları sonrasında yerimden ani bir kalkış yapmakla,boşverip oturmak arasındaki seçimi oturmak kazandı..maalesef..hayatın sunduğu, bu küçük, güzel tesadüfü böyle harcadım...
*taksim'e özel ve tek olarak x kullanmayı seviyorum.. taksi ya da faks yazarken bile kullanmamama rağmen... belki bir başka başlıkta daha ayrıntılı yazarım sebebimi...
Perşembe, Mart 08, 2007
eşya iradesi..
Perşembe, Mart 01, 2007
anneyle küsüşmek..
2 haftadır konuşmuyoruz...nasıl,ne zaman sonlanacak bilmiyorum...
konu ne olursa olsun ben mıyışırım..mıyışırdım yani... şimdi yapamıyorum ama birşeyler engelliyor...
hiçbir zaman istediğim,hayalini kurduğum bir anne-kız ilişkisi yaşamadık belki ama böylesi de yakışmıyor...
offf ne tutuyor ki beni.. ne engelliyor... simülatif teorileri kafamdan savuşturmaya çalışıyorum bir de.. böyle küslük zamanlarında daha çok gelir ya insanın aklına,kalp sıkıştırıcı ya şöyle olursa, ya böyle olsa şeyleri..
eşya,şeyin çoğulu demiş miydim daha önce..demişimdir kesin..ya, böyle işte...
