Cumartesi, Nisan 03, 2010

şiddet eğilimi...

bugün motorda bir adama kafa göz girişesim geldi, ki düşününce o kadar da sinir olunacak bir durum yoktu. belki hatta ben kendi kendimi sinir etmiş de olabilirim... neyse...
takıldım tabii buna...
herhangi bir gerekliliğimiz olmasa kafasına patlatmak istediğimiz adama yine de şiddet uygulamaz mıyız, ağız dolusu küfür etmek istediğimizde susar mıyız? gelişmiş ve medeni insanı düşündüğümde, otomatik portakal geldi aklıma ve ilkel/öz benliğimizden korktum...

gerçi ben biraz deney yaptım sayılır bu konuda... o "gereklilik" ortada olmadığında ve aynı şartlar altındayken kişiliğinin esneme payı belli, sınırı aşmıyorsun... ama şartlar da değişirse, bilmiyorum işte...

offf yat uyu be...

Cuma, Nisan 02, 2010

birinciyim, birincisin, birinci...

ailenin ilk çocuğu olmak, ilk aşk, ilk maaş...
ilklerin anlamı başka olur derler, tüm ilklerim anlamlı değildi, ama çoğu hatırada yer ediyor evet... ilk çocuk olabilmeyi kaçırdığımdan olsa gerek ilk olabildiğim yer de çok değil, ilk konuşan olabilirim ama, eheh...

bunlardan farklı ilkler var bir de... (sözü) ilk söyleyen olmak, (kavgayı) ilk sonlandıran olmak, ilk adımı atmak, ilk giden olmak... mesajlaşma platformlarında ilk selamı veren olmak ve yine pencereyi ilk kapatan olmak... birinciliğe, ilkliğe yüklenen o bilinmedik anlam yüzünden mi nedir kimbilir, bu 2.kategoride olanları yapınca görünmez ve altına imza atılmamış bir sözleşmeyle güçlü ve üstün de olduğunu beyan edersin karşı tarafa... “yapabiliyorum”u göstermek gibi...

sebepli gidişlerde gerçekten gücü gösteriyor olabilir bu... vazgeçebilmenin, kangren olmuş bacağı kesebilmenin kararını verebilmek ve bunu yapabilmek adına...

ama, “sebepsiz” gidişlerde şu anlamlara da gelir bazen; geride kalan olmayı taşıyamayacağım için gidiyorum, güçlülüğüm değil güçsüzlüğüm, cesaretim değil korkum buna sebep... kandırmaca da olsa, ilk yapabiliyor olmanın desteğiyle yapıyorum bunu... gözüm yeterince kapalı olmadığı için gidiyorum... uğraşmaktansa kaçıyorum...
belirsizliğin ne zaman sonlanacağının müphem sancısındansa, belirliliğin anlık ağır acısını tercih ediyorum ve sana “ama neden sancısını” bırakıyorum, demek gibi...

acılar da, sancılar da bizim için... sebepli mi, sebepsiz mi yi tespit etmeli...



konuyla çok bağlantısı yok ama, canım ya nasıl ağlamıştı... :)


Salı, Mart 30, 2010

konsantre...

birşeyi okurken, özellikle dergi/gazete yazılarında öyle zor konsantre oluyorum ki... gözlerim satırlarda kayarken başlıyor alttan alttan dalgalanma. düşüncelerimi mi düşüneyim, okuduğumu mu düşüneyim ayrımında, sar başa bir daha oku yapıyorum... o gün ofiste neler olmuştu, nasıl da rezil oldum çocuğa, yarın ne giysem gibi dünyeviliklerden başka bir de şöyle oluyor...

okuduğum şey ne demek istiyor anladım mı, yoksa anlattığını düşündüğüm şey mi zannettim... aman okumiyim boşver... peki bunları sonra kullanacak mıyım... kullanıp kullanmayacağıma göre mi okuyacağım... bunları düşünme de oku... okuyorum zaten... okuyosun ama aklın beyninde... tamam başa dönüyorum o zaman... bi dakka bunu okumayı gerçekten istiyor muyum, yoksa hani ne biliyim... daha neden bahsettiğini anlayacak kadar okumadın ki... bak kaç satır gitti yine, hadi satır başı yap...

Çarşamba, Mart 24, 2010

hamur işi..

hamurunda yoksa olmuyor işte... kimisinin su ve süt yerine tükürükle yoğrulmuş, istediğin kadar öyle olmaya çalış gibi’den ötesini göremezsin... patlar, açık verirsin...

ya yoğrulduğun hamurla pişmeye çalış, ya yeniden yoğrul... diğer türlü ekşir, bozulur ve pişemezsin... kabartma tozu unutulmuş kek gibi, kabından taşmayı bırak, kabaramazsın... tadın olmuşla olmamış arası, ama kesinlikle doyuruculuktan uzak, lapçik olmuş pilav gibi kalırsın öyle... sonra füzyon da her tarifte tutmaz, ben yaptım oldu diyorsan buna önce kendin inan, sonra sun...

ha sen piştin de sofradaki yerini mi dert ettin... merak etme iyi piştiysen bulunamayacağın sofra yok... sade ama merak uyandırıcılığınla her tadanda hoş bir tad bırakacaksın...

afiyet olsunlar...

Salı, Mart 23, 2010

cenin pozisyonu...

nedir bu cenin pozisyonunda kuytuya çekilme... uyuyup uzun bir süre uyanmama... gitsem dönmesem uzun bir süre istekleri... hatta denize dalsam dalsam dalsam, bir süre çıkmasam duygusu...
yorgunluk, sıkkınlık, kaçış...
değişmeye, değiştirebilmeye olan inanç azalması...

-------------

yazık ama bize... yutkunduğumuz cümlelerin yarattığı mide yangısı, kalp sızısı, baş ağrısı...
neden bunu yapıyoruz kendimize "güçlü durma gerekliliği" ve gurur mu, gerçekçilik mi...

kendini fazlaca önemsemek mi... basitsin, böceksin aslında, debeleniyosun işte...

--------------

"mutlu musun" sorusuna hemencik evet diyebilecek kaç kişi var... mutlu olmamız garip ve mutlu olmamamız normalmiş gibi davrandığımız sürece, suç gibi algılamadan evet mutluyum diyebilecek kişilerin oranı düşük çıkar sanırım... mutluluğun rafine, som, saf bir madde olmadığını unutuyor muyuz? ne gerekiyor ki %100 mutluluk için... yapılamamışlıkları, yaşanmamışlıkları, kırılmış dökülmüşleri, bitenleri, başlamayanları düşünüp nereye kadar ilerler bu gemi...
ve mutsuzluk... çocukça, ergence falanca mı ki... mutsuzluk da bir hal, özümsemek gerek... her zaman laylaylom, her zaman enerjik, her zaman güleç, her zaman espirikligeyiklicıvatasıgevşek olmak da tuhaf...

--------------

offf bahar yüzünden bunlar... kimseye demiyorum bunları kendime laf anlatmaya çalışıyorum işte... hem bazen zihnim de rölantide oluyor, n'olcak...
hadi bugün erken yatayım...

allahım........ ......... ................ . amin :)

Cuma, Mart 19, 2010

-myspace-

masama her gelen bi uyyyy çekiyor... ne güzel diyen de var, ne karışık böyle diyen de... bana normal geliyor :)




fotoğraf postumdan sonra koymam da iyi oldu hani, ahahah...

Salı, Mart 16, 2010

hırsım ne az ne de çok...

Canım sıkkın
İçim sıkkın
Canım sıkkın
İçim sıkkın

Çünkü saçım sarı değil ki
Yüzüm güleç durmaz ki
Örften adetten anlamam
Dedikodudan pek hoşlanmam

Herkese ısınmam ki
Car car car konuşmam ki
Gerdanımı kıramam
Reklam için soyunmam

Ama ne yapsam
Ne yapsam
Ne yapsam da...

Ben ölmeden ünlü olsam
Magazin programına sunucu olsam
Ben ölmeden ünlü olsam
1 evde gelin olmak için yarışsam

Ben ölmeden ünlü olsam
Magazin programının rüküşü olsam
Ben ölmeden ünlü olsam
Canlı yayında bol bol ağlasam

Manşetlik hayatım yok
Hırsım ne az ne de çok
Arkanızdan konuşsam
Yüzünüze bakamam

Peki ne yapsam
Neler yapsam
Neyi satsam da

Ben ölmeden ünlü olsam
Magazin programına sunucu olsam
Ben ölmeden ünlü olsam
1 evde gelin olmak için yarışsam

Ben ölmeden ünlü olsam
Magazin programının rüküşü olsam
Ben ölmeden ünlü olsam
Canlı yayında bol bol ağlasam

Biraz daha param olsa
Biraz daha gücüm olsa
Biraz daha yüzüm olsa
Biraz daha ünüm olsa


...bir/ 3.1 / üçnoktabir- ölmeden ünlü olsam

Pazartesi, Mart 15, 2010

fotoğraf hafıza

tatile ya da bir yerlere gezmeye gittiğimde dakka başı fotoğraf çeken biri değilim, genelde görmüş ve orada bulunuyor olmanın mutluluğunu tatma duygusu daha ağır basıyor... çünkü fotoğraf çekeyim derken doğal algım bozuluyor gibi geliyor... hafızaya almak daha tercih edilesi... tabii yine de belgeliyorum bazı anları, fotoğraf karşıtı da değilim yani...

ama son zamanlarda bu fotoğraf olayını düşünmeye başladım... ne orada bulunmak, ne kendine belgelemek sanki dert... paylaşım ortamlarının manyaklığı etkisiyle paylaşmaktan da ziyadesiyle bir gösterme dürtüsüne dönüştü sanki bu... eleştiriyorum ama ben de etkisindeyim az biraz ve rahatsız oluyorum bundan... kantarın topuzu kaçmaz umarım :)

amaaan gel-gitliyim nasılsa yarın öbürgün başka şeyler dersem şaşırma, eheh..

Cuma, Mart 12, 2010

bir suç işledim...

Geçen gece taksim’den dönerken bir kaza yaptım, daha doğrusu yoldan geçen bir adama çarptım... ne yapacağımı bilemeden de kaçtım oradan... nasılsa böyle kazalar çok oluyor ve kim vurduya gidiyor insanlar... sonrasında gazetelerden gördüm ki adam ölmüş...büyük vicdan azabım oldu, polise gitsem mi acaba diye, ama vazgeçtim... allah’ın tek salağı ben miyim, çarpıp kaçan, bu suçu işleyen binlerce belki milyonlarca insan var dedim... itiraf edip de, tüm insanlığın suçunu ve insanların öfkesini niye üzerime alayım ki...

ne düşünüyorsunuz bunları okuduktan sonra... bir canı yanlışlıkla dahi olsa o şekilde aldığım, onu ölüme terkettiğim için insanlık suçu işlediğimi, ne kadar adi ve şerefsiz hatta korkak olduğumu mu... hatta hatta beni öldürmeyi?

insanlık suçu işlemenin mi, yoksa bu normal birşeymiş gibi hayata devam etmenin ve olan/ olabilecek tüm bu suçları meşrulaştırmanın mı daha kötü olduğunu düşündünüz mü?
Muhatap/kurban birey olduğunda bunları ne kolay dile getiriyoruz, o kişiyi yargılamadan idam bile ediyoruz... çoğunluğun, böyle bir cinayet sonrasında “ama şoförün de gerek kazayı yaparken gerekse sonra kaçarken haklı sebepleri olabilir” dediğini sanmıyorum... işin tuhafı bu çoğunluk kısım, söz konusu ülkelerarası savaş, saldırı, katliam ya da suikast vb bir durum olduğunda bir anda yer değiştiriyor ve “ama haklı sebepleri olabilir” diyor...

Şüphesiz uluslararası ilişkilerin ve savaş/ kaos ortamlarının farklı psikolojileri ve politikaları olabilir, en basitinden çıkarların oranı çok farklı boyutta işin içindedir... ama yapılmış olan bir suçu reddetmeniz, olan/olabilcek benzer diğer tüm suçlara da göz yummanız, yargılanmalarını istemeyecek olmayı kabullenmeniz anlamına gelir...

Birşeyin insanlık suçu sayılması için kıstas nedir? Ve bu suçu reddetmek onu gerçekleştirmek kadar ayıp ve utanç verici değil midir?

Kavramlar ve yüklediğimiz anlamlar farklı olduğu için soykırım demedim... soykırım ya da cankırım, farkı olmamalı...

Günlerdir kafamdan bir dolu şey geçiyor, toparlayamıyorum... yine de tam olarak anlatamamış olabilirim, ama benim basit penceremden şimdilik gözüken bu...


-allahım sen ne kurban ne muhatab et bizi-

*ilk paragraf misaldir

Perşembe, Mart 11, 2010

kayıp olan hangimiz...

dün hayatın minik tesadüflerinden biriyle sinema bileti 'kazandım'...

nezih ünen'in "anadolu'nun kayıp şarkıları" isimli filmini epey bir önce arkadaşım ve bigumigu sayesinde duymuştum, merakım uyanmıştı, izlemek istemiştim... ama açıkçası dün bilet kazanınca hem sevindim, hem de o kadar saat şarkı/türkü kesin bayılırım, uyurum acaba gitmesem mi falan diye düşündüm...

yine de bunun boş beleş bir tesadüf olmama ihtimalini değerlendirmeliyim, orada olmalıyım dedim... nişantaşı'nı da seviyorum zati, hava da soğuktu ama yağmurlu değildi... e iyiydi bu kriterler...

gittiğimde henüz kalabalık tam oluşmamıştı, kırmızı halı yürüyüşümü de gayet yorgun bir halde ve paspal iş kıyafetlerimle yapmış oldum... evet itiraf ediyorum, o anda kendimi ortama ait hissetmedim ve kaçıp gidesim geldi, neyse... bu aidiyetsizlik ve yorgunluğun da etkisiyle kokteyl ortamında takılmak yerine salona gittim ve ekranı tam ortadan gören en güzel koltuğa oturdum... :) kalabalık salona doluşana kadar da biraz kestirdim...

ve film... harikaydı... tarif edilemez bir şekilde hoşuma gitti, gülmsetti, gözlerimi doldurdu ve -gerçi belki bu kişisel birşey ama- daha komiği (niye komikse) hayatıma girmiş olan ve o sırada aklıma geleceğini tahmin etmeyeceğim kişiler film şeridi içinde gözüktüler bana... acaba başkalarına da olmuş mudur bu, hayatlarından kısa bir özet, kesit görmüşler midir... yolculuğa çıkmışlar mıdır kendi içlerine doğru...

anadolu'nun kayıp şarkıları'nda kendimi buldum, kendimi bulurken unuttuğum(uz) birçok şeyin de farkına vardım... o film içinde rol alan ve benim 'gördüğüm' kimse eksik olmasın, hepsi sağolsun, hep olsunlar istedim... onlarla var olduğumu(zu) hissettim...
(film sonundaki açıklamalarda bazılarının vefat ettiği bilgisinde ağladım da...)

görerek, duyarak tecrübe edin anadolu'nun kayıp şarkıları'nı...

nezih ünen senin ve ekibinin eline, yüreğine, fikrine sağlık... eksik olmayın...

*izleme fırsataını veren mavi'ye de özel teşekkür*

Salı, Şubat 23, 2010

ya havva olsaydım...

çok bunaldığımda dünyaya gelmiş, göçmüş, hala daha yaşamakta olan milyarlarca insanı düşünüp rahatlamaya çalışıyorum...
özgün değilim, sorunlarımın tıpatıp aynısını yaşamış birileri illa vardır diyerek... tabii bilemiyorum nasıl yaşadılar, nasıl öldüler ama vardılar, varlar... ya boğuştular ya vazgeçtiler... sonuç ne olursa olsun yalnız değilim yani.
yalnızlık paylaşılmaz denir ya, bence insanlık olarak paylaşabildiğimiz nadir bir olgu/duygu yalnızlık...

ama ya havva olsaydım, benden önce kadınlık olmamış olsaydı, neyi dayanak alırdım kendime, eyvaaah ! :)
ilk ve tek ben yaşamıyorum ki nasılsa diyemezdim... ilk pms'te kendimi öldürürdüm misal,ahahah... vel hasılı havva güçlü kadınmış, güçlüymüş de... acaba... yani...

meyve imgelem mi, yasağı mı temsil ediyor, cinselliği mi falan diye düşünmeden basitinden gideceğim havva neler yaşamıştı acaba diyerek...

çaba harcaması gerekmediği, tek ve kıymetli olduğu halde neden adem'e meyveyi sundu ki, salak kadın değerini bilsene... halbuki kendinin özel olduğunun farkında olsaydı, adem'in ona sofralar düzmesini bekleseydi ya... erkek keşfeder, kadın keşfedilir, hayvanlar bile biliyor yahu... bir biz öğrenemedik !
sahiplenmenin yorgunluğunu değil, elde edilmenin keyfini yaşasaydı...

kıskanç mıydı havva? kimden kıskanacaktı ki demeyin, o bir kadın...
gerekirse sudaki yansımasını bile kıskanabilirdi :) bu yüzden ne yaptı, adem'in hiç ihtiyacı olmadığı halde yapraklardan kıyafetler dikti... meyveyi ağaçtan koparıp hüpleteceklerine n'aptı, gitti salatasını yaptı, soslar hazırladı...

on dönüm bostan hadi havva sen de uzan diyeceğine, ay burnun mu akıyor ademim dur sana arılar dötümü iğnelese de bal alıp geleyim limonla iç demedi mi, dedi...
adem'in istemesine,çaba harcamasına hacet kalmadan her şeyi verdi mi... verdi, verdi, verdi...veni vedi non vici...

ve adem sıkıldı... ya rab dedi benimle hayatı paylaşacak diye bir şey yarattın, ama o avcuma konacağını bildiğim bir pervane oldu çevremde... isterdim ki olmasın pervane, ben olayım ona divane...
ve rab ona dedi ki, belanı arıyorsun, bi siddigit dünyaya gör........ neyse yazmayayım çarpılıcam, eheheh...
gerçi dünyanın tek farkı bir çok havva olması...

ben başka şeyler yazacaktım, bu yazı niye buraya geldi anlamadım, anlayan varsa beri gelsin...
:)

adem elması denen kemik olayını da çok severim ;)

Pazar, Kasım 22, 2009

mutlu doğum haftası...

bugünkü aile etkinliğimizle başlamıştır efenim... :)

irem ve kerem kardeşlerin doğaçlama "tiyatrosu" sonrasında, irem'in benim annem güzel annem şarkısını teyzem versiyonuyla okuması, gözlerin dolması ama çaktırılmaması... yenen pasta, kurabiye ve kek sonrasında, keşke tuzlu birşeyler de yapaymışım hissiyatı... beşiktaş-fenerbahçe maçının bir "hediye" misali hezimetle sonlanması... kasım ayı'nın doğanlarımızdan çok kaybettiklerimizle dolu olmasının sızısı...
yılların geçmesine üzülürken, her iş günü bittiğinde sevinmenin ne tuhaf olduğunun farkedilmesi...
falan fıstık... böyle işte...



ikrama başlanmadan didiklenmiş kekimizle bir görüntü...
çocuklarla fotom yok ama... :(

Pazar, Kasım 15, 2009

happy friday at happy moon's...

hani böyle beyin dalgalarınızın aynı şekilde zıpladığı arkadaşlarınız vardır... hesap kitap da yoktur, teklifsizlik denilen özgür ortam vardır. hatta onlara arkadaş demek haksızlıktır...

neyse, geçen cuma kendim için neredeyse oturup ağlayacağım bir moddayken, bu arkadaşlarımdan birisiyle-zati kaç tanelerse işte- buluşmaya gittim. ben cehennemin bir ucundan hareket ettiğim için, yol boyunca da epey zamanım oldu, kendimi didiklemeye... buluştuğumuzda onun da canını sıkacağım diye de üzülüyordum bir yandan...
canım arkadaşım beni gördü ve çantan ne güzel kız, valla tam da benim botlarımın renginde, versene bana şeklindeki kızlar arasındaki klasik denebilecek diyalog sayesinde kara bulutları dağıttı ilkten.
hem bedbahtlığı bile alay konusu yapabiliyorken gülmeler eksik kalmıyor tabii...

happy moon's'a gittik-süreyya'nın karşı sokağında-, menüden süper yemekler sipariş ettik-çok lezzetliydi... o sırada bir muhabbet ki allah nazardan saklasın... hüzünlendik, gülüştük... sonlara doğru ya ama bu çantayı istiyorummm şeklinde konu tekrar çantaya gelince senden değerli mi tabii al şekerim dedim...

herşey normal değil mi, bu tarz diyaloglara çoklukla şahit oluruz, olursunuz... "kazağını bi versene takılayım biraz" ya da "çantanı versene havamız olsun" falan diye, ama eyleme dökülmez pek.
biz n'aptık, happy moon's'tan bir poşet istedik, ben çantamı ona boşalttım ve çantayı arkadaşıma verdim, bu esnada sürekli güldüğümüzü söylememe gerek yok tabii... annemlere anlatırken de bir posta güldüm, aklıma geldikçe de gülüyorum... aramış diyor ki bir de, tonu tutmadı bunun n'apcaz, ehehehe zillli...

Pazartesi, Kasım 09, 2009

karşınızda profit erolum...:)

bir takım söylentiler çıktı efenim, yok ben yapmamışım falan. bir kez daha başıma gelmişti yıllar evvel, yaptığım keki, ekmek aldığımız fırının poşetine koyup götürmüştüm de, dillerine dolamışlardı-benim arkadaşlar. arkadaşlar değişti zan değişmedi... kendim yapmasam, bile bile pastane poşetine koyup getirir miyim dedim, dedektifçilik yaptılar.
ee bunların olacağını bilmiyor muydum... biliyordum ve n'apmıştım, belgelemiştim... :D
tarifi de verebilirim, bazı değişiklikler yapıp yeni bir tad oluşturmak da istiyorum aslında, sonra da isim bulacağız... ;)





afiyet oldu :D

Perşembe, Kasım 05, 2009

hatıra..

aylar, yıllar sürmesi gerekmiyor anın, anı olabilmesi için...
gözün göze değmesi ya da son anda farkedip de ufak bir tebessümün içine sığdırıldığı saniyeler de hoş bir anı olur, gözünü kapayıp tekrar tekrar yaşamak istediğin... bir nevi mühürdür bu anlar, dur unutmayayım hatırlayayım dersen olmaz, sonradan farkedersin zati, o anın kendince izi olduğunu... en tatlısı senin dışında gelişip, plansız olanı...

..........


bir de kaybedilenler var, sadece ve sadece anılarda kalanlar... mekanları cennet olsun... kaybettiklerim arttıkça elimdekilerle paylaştığım zamanları güzelleştirmeye çalışıyorum, ama o "an" geldiğinde hiçbiri yetmeyecek yine de... özlüyorum sizi...

Çarşamba, Ekim 28, 2009

romantik gerçeklik..

ne dağa çıkmış bir oğlum var, ne dağdakiyle çarpışan...
o yüzden oğlumu yitirmedim de silahlar altında...
belki bundan sebep böyle hayal kurup, dileyebiliyorum barışı rahatça...
dursun kanlar diyorum.. yerdeki de dağdaki de ölmesin daha...
oğullarını kaybeden anaların yüreği dinmediği için mi silahlar susmuyor yani hala...
bir sizden bir bizden...
sonu yok mu diye sormak romantiklik olmalı işte bu yüzden...

perspektifle alakası yok..

abi kardeş tribi işte.. orta boydu sanırsam..
ben beğendim bu, tarçınlu,sütlü, zencefilli çayı.. kilimanjaro'nun havası karışmış içine falan...

Salı, Ekim 20, 2009

piştt..anlatacaklarım var...

epey bir süredir bu ne biçim hayat modunda, bıkkın dolanıyordum...
sonra ufak bir düşünce gücünün ne kadar değişik sonuçları olabileceğini gördüm...

hepsinin gelişim sürecini toparlayıp anlatabilceğimi sanmıyorum.. ama deneyeceğim...

olay 1... MJ'in ölümünden sonra facebook'ta bir arkadaşın profilinde yorumlaşmalar gerçekleşir.. haydi beat it yapalım istanbul'da diye.. benden daha "deli" bir arkadaşımız da sağolsun taşı atar... dalgalar boy boy yayılır.... bu deli arkadaşın adı seda'dır...

olay 2... bir pazar sabahı arkadaşlarla çengelköy'de kahvaltı yapılır... o arkadaşlardan birine 7.lale sözü verilmiştir vakti zamanında, ama ortada 6.lale bile yoktur daha.. bu kadim söz yad edilir... ve esnasında lale hediye edilmiş eski bir dost da hatırlanır...(bkz.olay3 kişisi ve o da seda)

olay 3..üsküdar'da eskiden sahaf olan şimdi ise market ve restorantların paylaştığı mekandan geçerken, üniversiteden bir arkadaşım aklıma gelir.. o sahafa girer boş boş dolanırdık.. şanssızlık bu ya, kopmuşuzdur... facebook'a ilk girdiğim zamanlar aratmış ama bulduramamışımdır... lale 1, sahaf 2.. beyin dalgalarım iyice titreşmektedir.. eve gider gitmez ortak arkadaş olma potansiyelindeki kişilerin listeleri taranır..ve bingo!! bulunur.. yazışılır.. araşılır.. buluşulur.. mutluluktan başlar tavanlara çarpar...(bu arada yazışmalarda "verdiğin lale duvarımda duruyor hala" der birden, nasıl bir beyinsel dalgalanmadır bu...)

olay4.. olay1 ile bağlantılı olarak beat it dansını 31. avrasya maratonu halk koşusu sırasında köprüde de yapmaya karar verilir...
.........

avrasya maratonu'nun bu kadar keyifli geçebileceğini tahmin etmiyordum.. bitirdiğimde ayaklarım zonkluyordu, bacak kaslarım patlamış gibiydi ama.. çok ama çok keyifliydi... mutluydum...



ve beat it dansını yaptık.. iyi ya da kötüydü... ama kesinlikle güzel olan birşey vardı ki, birbirini daha önce tanımayan türlü çeşit yaklaşık 200 kişi tek amaçla ve iyi niyetle bir araya geldi.. böyle bir duygu birlikteliğine bir daha şahit olabilir miyim bilmiyorum... abartmıyorum bak... ve bakmayı, duymayı becerebildiğinde insan, birşeyler de öğreniyor daima... mutluydum...


biri eski dost, diğeri yeni kazanç 2 seda oldu hayatımda... mutluyum...

ve son olarak, geçtiğimiz mayıs ayında oluşturulan ekiple, eylül ayına kadar yaptığımız kısa film çekme çalışmalarımız sonlandı.. hem de ödülle... film çekmek, ödül almak da güzel şeyler ama o yolu gerek stresle, gerek neşeyle yürümek de çok güzel... hele o yolu yürürken yanınızda sizi anlayan ve değerli insanlar varsa... mutluyum...


umarım artık hayat taşım tekrar yuvarlanmaya başlamıştır ve bir yerde duruverip kalmaz yine...
ve bir fizik kuralını unutmamak gerekir... iki eşyanın yer değiştirebilmesi için üçüncü bir boş alan gerekir...
yani, boşluklar oluşmadan yeniliklere yer açmak zordur...

Pazar, Ekim 04, 2009

silikon kalıp..

şu silikon kek kalıplarından ramazan'da mıydı neydi almıştım...

iki gündür de nedeni bilinmez-ama tahmin edilebilir- kek, pastacılık, çikolata yapımı olaylarına el mi atsam diye düşünürken, kek yaptım.. ooo aman allahım ne büyük olay değil tabii de,evde henüz biri bitmemişken yenisi yapılmış keklerimiz mevcut.. :))...

birisi kafadan uydurma her zamanki gibi, yani daha önceden bilindik bir tarifi eksiltip çoğaltarak yeni hale soktum... muffin kalıplarında pişirdim...

diğeri facebook'taki arkadaşımdan ilhamla havuçlu kek oldu..bunun da malzemeleriyle oynadım biraz gerçi... o da çiçek kalıpta pişti..

diyorum ki her haftasonu böyle ilham gelecekse ve ailecek tüketirsek yazık bize .. alayım kekimi, siz de kalkın gelin iki sohbet edelim... -ben bu kadar sıcak bi insan mıydım ya, kendimden şüphe ettim bi an- :D neyse bunu düşünelim yine..ehehe..

aman! kalıptaki sıcaktır..yanmayın..:P