Çarşamba, Kasım 29, 2006

hey taksiii...

bütün işlerim gitti aksi..heeey hey taksi... böle güzel,anlamlı bir şarkımız bile vardı taksiler(taksiciler) hakkında...
aslında çok daha sağlam, komik, değişik taksi hikayelerim(iz) vardır ama, onları hatırlayacağım diye düşünürsem,yenileri olsun diye beklersem kesin bunu unuturum.. yazmam lazım o yüzden...
arkadaşlarımla takıldık,sonra evlere dağılıyoruz, ben bir arkadaşımla taksiyi paylaştım.. hani onu bırakıp devam edeceğim..neyse..
taksicimiz kaba olmayan, kibar da olmayan, d segmentinden (eheheh) ve çalan radyoya bakılırsa kesin karadenizli bi "abimiz".. 'ne tarafa gidicez hanfendi' şeklindeki başlangıç cümlesi ve yol boyunca devamını getirmediğimiz için biten bir iki muhabbet girişimi dışında, samimiyet de kurmadık...
ha,bazen çok içimden gelir,muhabbet eder konuşurum,ama bu sefer istemedi canım... hatta birkaç cümle kurdum kafamdan,vazgeçtim sonra..
arkadaşımı da bıraktık, laylay gidiyoruz falan, bir araba ışıkta bunun önüne geçti, abinin damarı kabardı,diğer arabaya paralel gidip camını açarak gayet "medenice", neden şeridi bozduğunu falan söylerken, öteki eeeaah deyip bir küfür salladı ve döndü gitti... radyodaki kemençeler eşliğinde abim şöförüm başladı "dertlenmeye"...

-yaw en çok neye sinir oluyorum biliyo musun hanfendi( kibar adam).. araba boşken denk gelmiyo bunlar..
-aman bırakın yahu, boşverin.. hem iyi ki boşken denk gelmiyo bela olacak bir de... (pozitif düşünce kazanır...oeh yeaaah)
-yok zati evdekilerin kulağı çınlamıştır içimden geçirdiklerimle...
-..(gıpp!)...
-boş denk gelecek kiii....çıkartıcam emaneti..
-yok yok..demeyin öyle.. çamurla uğraşınca bulaşıverir bir de.. (imgelemin sırası ya, yapacam illa)
-o çamuru alıp.... duvara yapıştırıcam..
-...(hızını alamıyo,sus en iyisi)....
-(eller kollar da işin içine girer veee) çok afedersin hanfendi...p...venk..o..çocuğu bunlar, bi boşken denk gelsin bak ..ıçlarındann........... duvara yapıştırcam........ çamurları....
-..(hönk??!!..gıpppp!!! pıssss...)
-....
-kaymakamlığın ordan mı gidicez hanfendi (hanfendi mi kaldı leeeeyn)... bilirim buraları, çocukluğumuz burda geçti..
-ımm..yaaa...(iyi ki baştan da muhabbet etmemişim)
-....siz nerelisiniz...
-şile malatya karışık işte...
-bi karadenizlilik var zati dedim ben...
-(aman ne hoş..nokta atışım geliyoor)..siz?..rize?
-evet!?
-hah geldik ben ineyim..hayırlı işleer..(çok şükür yarabbiiiim..yeri de öpsem mi)

Cuma, Kasım 24, 2006

dün benim doğumgünüm..

ne sarhoştum, ne yasta..
bar taburelerini sevmem, sırtım hasta...
..
genelde doğumgünlerimde ağlamaklı, depresif falan olurum, ama dün öyle değildi..
daha doğrusu şöyle olurdum ben; bir çok arkadaşım, sevdiğim doğum günümü kutlar, güzel sözler söylerler, ben mutlu olurdum,hatta gözlerim dolardı falan.. ama hemen ertesinde de, bir hüzün kaplardı beni.. sahip olamadıklarıma, bu-o- yaşıma kadar hayalini kurduğum, gerçekleştirmek istediğim ama hala daha olmayan şeylere ve de sahip olduğumu düşündüğüm ama birgün kaybedeceklerime.. ağlamak,ağlamak isterdim ...

hafta başında bi ara aklıma gelmişti, aa 23kasım bu perşembe diye, sonra unutmuştum...

dün sabahtan akşama kadar tuhaftı,neden bilmiyorum.. tuhaf neşemle sabah 06:05'te başladım güne, kuzenimden ve can arkadaşımdan gelen mesajla..
iş masama geldim..annemin her sabah yapıp paketlediği tostumu açtığımda, annemin doğum günü notuyla yüreğimle ağladım, yüzümle güldüm kocaman..makul bir saatte aradım annemi "iyi ki doğurmuşsun beni,herşey için teşekkür ederim" dedim.....sonra yeğenlerimin telefonda "iiiiki dooodun teeeezeee.." şeklindeki şarkılarıyla gözlerim doldu, asıl siz iyi ki doğdunuz dedim...buradaki arkadaşlarım neşeme neşe kattı..

bu neşe garip bişi.. sen üretiyorsun... eahheha dediğin anda dalgalar halinde yayılıyor... gün boyu bir dolu telefon aldım, mutlu oldum..ortaokuldan beri doğumgünlerimizi kutlamayı atlamadığımız arkadaşım aradığında, "bundan sonra değişiklik yapalım, benim doğumgünümde ben, senin doğumgününde sen ara" dedim, gülüştük..

bu sene jüpiter de çok olumlu etkilerde buluncakmış bana,harika geçecekmiş bu sene... etrafımdaki jüpiterlerimi düşündüm, gülümsedim..
sonraa...çoğusu, akşam ne yapıyorsun diye sordu.. bilmiyorum dedim.. bilmiyordum ki, planım yoktu ki..benim doğum günlerimde planım olmazdı ki hiç..kimse de, hadi gel bişiler yapalım demedi ki.. ayrıca akşam maç vardı, trafik yine öldürücü olacaktı muhtemelen..
eve gittim..annemleri kandırıp,ablamlara gitmek için uğraştım ama olmadı, zati irem beni yarın(bugün) kalmaya bekliyordu..
annemin harika yemeklerini yedim, gün boyu olanları anlattım annemlere..pek yapmam böle şeyleri-anlatacaklarımla ilgilendiklerini düşünmediğimden belki-.. ama neşeli olduğumda da,tadımdan yenmez...bi pozitiflik, bi iyilik, bi çene düşüklüğü..

yatmama yakın, annemle babama "siz öpmediniz beni ama ben sizi öpeyim" dedim.. babam,pasta alacağını ama son anda unuttuğunu söyledi.. gerek yoktu ki pastaya falan.."amaan pastayı napalım,boşver, bak böööle güzel bi kucaklama hepsinden güzel" gibi benden beklenmeyecek açıklıkta bi laf ettim.. babam da dokundurgaçlı bi hisle "ama kızım sana da yaklaşılmıyo ki" dedi...doğruydu belki, belki yanlış,bilmiyorum ama reddettim tabii, ne alakası var canım, hiç de bile, diye...

yattığımda neşe maskem yastığın yanına kaydı.. gözlerim doldu... derin bir iç çekişle, yumuldum yorgana iyice, bir damla düştü sadece, sonra uyku maskem geçti yüzüme...
.

Pazartesi, Kasım 20, 2006

an..ve simülatif yaşamlar...

her an geçiyor..bazen saniyenin bilmemkaçtabiri kadar, bazen saatlerce, bazen bir ömür sürüyor..
niceliğiyle niteliği ters işliyor sanki... gözüne değdiği an gözünüzün, kalbinizin boğazınızı yumrukladığı an saniyeler sürse de, her hatırladığınızda, saatlerce kopartır sizi gerçek dünya zaman ölçülerinden...
işte böyle anlar, insanların eş zamanlı diğer yaşamlarını oluşturur.. gerçek dünyadan bağımsız, maddesi olmayan ama düşünsel olarak bütün halinde..
ben onlara simülatif yaşamlar diyorum... bu yaşamlar ya hiç yaşanmamışlardan, ya biraz yaşanmış ve biraz yaşansaydı keşke denilenlerden ya da tamamen yaşanmamışlardan oluşur.. en büyülü yanı, bir taraftan siz üsküdar-beşiktaş motorunda yol alırken, bir taraftan da işyerinde gıcık olduğunuz birine ağzının payını verebiliyor, hep tanışmak istediğiniz ama bunu bir türlü yapamadığınız kişiyle sohbet edebiliyor olursunuz...
simülatif yaşamlarımı anlatmadan olmaz..ama şimdi değil...

Pazartesi, Kasım 13, 2006

phoenixia autoshow'dan bildiriyor..


fuarın son gününde gidebilme fırsatım oldu.. şöyle bir çırpıda,edebi anlatıma girmeden izlenimlerimi yazayım.. şanslı bir şekilde doğuş otomotiv'in bulunduğu tarafın kapısından giriş yaptım.. audi'ler harikaydı.. kapı kilidi engeli ile burada tanıştım.. kime,neye göre karar veriliyor bilmiyorum ama o kilitler zaman zaman açılıyor,fuarın ileriki standlarında da bolca gördük..neyse.. yine de seviyoruz audi'yi..
ayrıca "dokunulmazlık" konusunu alfa aşmıştı.. consept araçlarını(8ccompetizione) camekan altına alarak..
tabii ayrıcalık-dokunulmazlık herzaman fiziksel engellerle sağlanmıyor..
misal ferrari standında sadece "davetli" olanlar araçlara temasta bulunabiliyordu..
evet maserati ve porche'de de bir değişik hava vardı ancak,ulaşılmazlık pelerinleri sıyrılabiliyordu..
neyse efendim audi'den sonra volkswagen standına geçmiştim ki, aman allahım,halka inmek işte budur dedim.. kapılar da açık, istediğin gibi kurcalıyorsun da...hatta vw gt'nin yağını bile kontrol ettim..:) orta sınıf olmaktan kaynaklı herhal diyordum ki, mercedes'te dağıldım.. herkese açık deri koltuklu dinlenme standları, araçların kadife boyasına dokunabilmenin ötesinde, "motor kapağını bi açabilir miyiz" sorusuna tabii efendimli cevaplar..ohh suyundan da...
gönlümün sultanı jaguar'ın asil,vakur ve samimi halini maalesef çektiğim fotolar anlatamıyor.. çok pahalı da değil hani,gelecek 100yıl hedeflerim içinde yer alabiliyor.. 100 yıl uzun mu..yok canım jaguar'ın yanında zıpır impreza'yı da alacağım da ondan..subaru standındaki simülasyonu kullanasım çok geldi, içimdeki çocuğu bağırttırarak "kullanabilir miyiz acaba" deyiverdim, "10 dakika sonra ancak" cevabı sonrasında..vaktim çok kıymetli benim edası ile derhal uzaklaştım.. bu arada dodge'un heyhüla zırhlı araçvari insan yapısını ararken viper çarptı bana.. aramızda lafı mı olur,çarpan sen ol,üzülme canım dedim...
hiç uğramadan geçtiğim standlar da oldu..
en "komik" araç fiat'ın conseptiydi(oltre).. hammer bozması estetik ve cazibe yoksunu,mide bulantısı şey.. bir de çok kıymetliymiş gibi çevresinde 2 bodyguard duruyor.."hemşerim dogunmakh yasah" kıvamında çevre insanlarını bertaraf ediyorlar..



böyle fuar alanlarında birşeyler atıştırayım diye düşünmemeye çalışsam da,midemden gelen seslere sağır kalamadım... ama sinir oluyorum ben ya... kendimi yolunmuş,haşlanmış tavuk gibi hissediyorum.. kıçıkırık hamburger menüsü 12ytl..oha denmez mi..denir..menüden vazgeçip bir tek hamburger yenir..ama hambugeri de bişeye benzese bari diye hayıflanılır.. neden ama neden böyle alanlarda dışarısıyla aynı standartta ve fiyatta olmak yerine düşük standartta ve yüksek fiyatta olurlar..neden.. sürümden kazanırsınız fena mı... insana neden değer verilmiyor şeker kardeşim.. ha dicen ki,otomobil fuarına gitmeyi biliyosun concon gibi, o zaman terlersin de öyle işte...kısa ve net cevap veriyorum..ne alakası var!(ilk a'larda yumuşatma,k'da gırtlaktan okuma ile)

cnr fuar alanına gelince..yuh diyorum.. istanbul'un en önemli merkezlerinden biri..otoparkı, çevre düzenlemesi..felaket.. gün karardıktan sonra ayağınızı nereye bastığınızı bilmeden,el yordamıyla aracınıza gidebilmek,her memlekette sahip olunamayacak bir şans..off...

phoenixia autoshow-istanbul..

Cumartesi, Kasım 11, 2006

lavabo tuvalet değildir..

formaliteden uzak bir kafedeyiz.. kalk çayını kendin koy kıvamında falan yani..
ilk kez gittiğim bir yer hakkında da nasıl böyle tanım yapabiliyorum ya,neyse.. evet ne diyorduk, neyse.. (bu noktalı yazıma da bayılıyorum,ama bazen unutup iş yerinde ciddi yazışmalarda da kullanasım oluyor, neyse.. )
çayımı içtim... bi tane daha isteyeceğim, çocuğu yanıma çağırmadan tezgaha gittim... başka bardağa gerek yok, benim bardağım değişmesin mantığındayım bir taraftan da.. ama bardağın dibinde eski, soğumuş çay artığım var...soruyorum..
-çay var mıydı..
-var var tabii..
-hmm peki lavabo var mı..
(çocuk taburesinden doğruldu)
-göstereyim, şurdan...
-yok yoook..tuvalet demiyorum, lavabo..(yani ben tuvalete tuvalet diyorum tabii,hatta yarım saat önce tuvalet nerde diye de sordumdu..neyse..)bardağın içini dökmek için...
-haa..isterseniz yeni bardak da verebilirim...
-yok yok gerek yok..(taktım bi kere onda içeceğim)
-hmm tamam..peki...bu arada lavaboyu da tarif edeyim isterseniz...
-hmm yok teşekkür ederim...

bu da böle bi anımızdı işte..neyse...
(şakir abiiii..neyseler 5 olduu...)

*lavare(it.):yıkamak

Çarşamba, Kasım 08, 2006

hangi dahi diye sormaksızın...

http://www.dahianlamindakideayriyazilir.com

Pazartesi, Kasım 06, 2006

ev sıcaklığı..

belki taze demlenmiş çayın yaydığı koku... ya da temiz havlulara yüzünüzü gömdüğünüz zaman hissettiğiniz garip hoş duygu... fırından yeni çıkmış kurabiyenin vanilyasını söylemedik mi..
peki kışın soğuktan hissizleşmiş halinizle hayalini kurduğunuz;
battaniye, sıcak birşeyler ve televizyon...
ya da yazın sıcağında serilmek istediğiniz;
yatağınızın pamuksu şefkati...
o bildik hava,belki tütsülü,belki lavantalı, belki sade... ya da kapıyı açan birinin olması belki..
bir süre uzak kaldıktan sonra döndüğünüzde, kapıyı duvarı öpme isteği uyandırtan ne peki...
sevmeyen var mı evini... evin temsil ettiği şeyi...

Cumartesi, Kasım 04, 2006

tek ve özet cümle..

"hadi bakalım" demişti biricik.. "buradaki durumu tek ve özet bir cümleyle ifade et bakalım..."
o anda kafamın içinde fırtınalar döndü.. ispatlayabilmeliydim kendimi... eğer bu benden, benim yapabileceğimi düşündüğü, bir beklentiyse yapabiliyor da olmalıydım.. çok düşündüm... kıvrandım resmen..ve sonra ...

-konuyu biraz dağıtıp,sonra toplamaya çalışarak diyeceğim ki..her ne kadar hadsizliğim olsa da birçok zaman ..bir hikmeti, olguyu anlayıp,üzerinde açıklama yapacak kudret ve bilgide değilim.. yapsam yapsam, bir konu üzerinde; zaman zaman kendimle de tezata düşen yorumlarda-sallamalarda- bulunabilirim... bilgimdeki yetersizlikten öte, herşeyin olabilirliğine olan inancımdır bunun sebebi.. kendimi bilmez-ki hala daha bildiğim şüpheli- zamanlarımda yaptığım kesin tespitler, hayatın akışı içinde o kadar da kesin olmadıklarını gösterdiler... bir olayın,durumun-hatta kavram denilen şeyin- bir tek açıklaması olmadığını gördüm... ve gördüğüm "bazı şeyler"in yanılsama olduğuna ve de gerçek olmadığına inandım... sonra bu"bazı şeyler"üzerinde yaptığım tespitler, tecrübe halini aldı... yaşantımda bulunanların ve olan bitenlerin geçiciliğini kabullendim... ve hernekadar bu kabullenişte olsam da,üzüntü ve sevinçlere de sahibim hala...
gördüklerime inanmaktansa, inandığımı görmeye çalışınca biraz daha katlanılır oluyor hayat ama....
işte bundan ötürü tek bir cümle kurmak zor benim için...

dedim..:)
hayatın beni zorlayan bazı zamanlarında okurum yazdığım bu cümleleri-diğerlerini de okuduğum gibi-.. unuttuklarımı hatırlatsın diye...

öyle...

Pazar, Ekim 29, 2006

nuh'un botanik kayığı..



bitkiler de canlı değil miydi...
yaaa...

reddi yaşam..

intihar değil bu... bir nevi montajlama,makaslama durumu... kestim.. hooop.. çıkıverdi hayatımdan.. ohhh ne rahatım valla...
...olamaz mıydı...??

Cumartesi, Ekim 28, 2006

şebnem ferah..

pek bir sevdiğimdir...
laf ederler hep, yerme,eleştirme cümlesi gibi; şebnem ferah'ı kadınlar dinliyor sadece diye.. teoman için de aynısını söylüyorlar..
genelleme ve tespitlere uymama oyunumu bu konuda oynamıyorum ama...
e hadi bakalım...

kız kaçıran..

biz küçükken, fişek gibi birşey vardı.. erkekler ucunu yakardı biz kaçardık.. biz kaçtığımızdan kovalamazdı tabi,ama biz öyle sanırdık ya... küçüktük dedim ama ya....erkekler amacına ulaşırdı, ona bak asıl...
-gülme..
--gülmüyorum
-hayır gülüyorsun,hınzır,bilmiş..cümleler dolusu ama suskun...
--tamam gülmüyorum artık...

aklıma geldi öyle..kaçırmak,korkutmak falan deyince...
-kim dedi..
dedin dedin,duydum ben...
-ama neden dediğimi bilmiyorsun...
saçmaladın şimdi...bilmez olur muyum..ama bizbize değiliz o kadar da.. yazmadım hepsini işte...
-peki..korkutmadım ama ben kimseyi..
bilemeyiz... hem korktuğundan mı kaçar sanırsın insan hep..
-peki ya neden..neden..
bazen sadece kaçmak ister...
-bunu anlamam,anlayışla da karşılamam mı lazım...
sana kalmış...sen kaçmıyor musun hiç..
-evet..ama..aynı değil..böyle değil...
şeklini mi tartışıyoruz...
-yoo hayır ama..evet..yani...uslup,tarz...ne bileyim..hem yok bu kaçmak da değil ki..
öyle diyorsan...
-sadece sebep arıyorum yine..o kadar..
aramamayı öğrenene kadar...
.....
.
.

Çarşamba, Ekim 25, 2006

who loves me...

....but nobody loves me... then nobody loves me..
and nobody loves me.. why nobody loves me... so nobody loves me.. now nobody loves me.. the fact nobody loves me... how nobody loves me.. finally nobody loves me..
nobody loves me.. nobody loves me.. nobody loves me.. nobody loves me... nobody loves me.. nobody loves me..
...except me...

Pazartesi, Ekim 16, 2006

geçmişten fısıltılar..

.
..
...
(yemekten döndüm başladım yazmaya.. canım durmak istemiyor, mantıklı,mantıksız devam etmek istiyorum aslında,ama iş var.. iş bitince muhtemelen düşünceler de uçup gidecek..yine de bunu draft olarak düşüneceğim)
.
..
içim kabarıyor... şebnem ferah'ın şarkısındaki gibi içimde yükselen bi deniz var, sanki... yutkunuyorum aşağı doğru gidiyor... gel-git gibi...yenilenmek için yeni bir adım atmak.. zordur...yolda yürürken sürekli arkana bakıyorsan ya da gözlerin attığın adımlarla birlikte yerde yürüyorsa,ilerlemiş oluyor musun.. yenilenmiş, yeni bir hayata başlamış mı oluyorsun...
ama belki de olması gereken bu, ilk adımların basıp geçtiğin topraklarla alakalı olacak.. bir süre sonra -zaman herşeye ilaç dedikleri bu mu- ileride atacağın adımları düşüneceksin ya da o sırada attıklarının sağlam ve yerinde olmasını... hayat hakkında çıkarımlar yapmaktan vazgeçeceksin... ama yine de kafan,beynin senden bağımsız hareket edecek.. yaşadığın, gördüğün, yaşamına giren herşeyin sebebi; bir zaman önce onları düşünmüş, eleştirmiş, anlamamış olman değil mi...
imkansız ama nasıl olur, dediklerinin, fazlasıyla mümkün olduğunu yaşayarak görüp, hiçbirşeye şaşırmamaya çalışmanın sebebi..hı?

kendini şartlandırmayla, kendine öğretmeye çalışarak, hiçbirşeyi uygulayamadığını, acılar çektirerek sana öğreten hayata rağmen, tekrar ve aynen, aynı "hataları" yapıyor olman.. ne denebilir, ne diyebilirsin...dememen de gerekir,en azından bunu öğrendin...
tespitler yapmak,çıkarımlarda bulunmak tehlikelidir hayatta... eğer iyi niyetli biriysen ve yanlış düşünüyorsan, öğretir çünkü hayat sana doğrusunu.. kötüysen sallamaz bile seni.. evet bu yüzdendir en olmadık şeylerin iyilerin başına gelmesi... hayat yoğurur onları, bilsinler ister, çiğ kalmasın, eksik olmasınlar ister.. kemale ulaştırmak için çabalar hayat bizi... evet, kendimi de kattım bu gruba... ne de olsa tespit yaptım yine... yanlışsa öğreneceğim nasılsa bir şekilde... öğrendiğimi sanacağım ya da yine yeniden devam edecek...

her öğrenişte, her yükselişte bir önceki adımda gördüklerinin çoğunlukla yanılsama olduğunu anlayarak büyüyeceksin.. delicesine ağladığın, ciğerinin kanadığını hissettiğin bir durum sonrasında her şeyin bir "şaka" olduğunu görüp, ağlarken hissedip söylediklerini tekrar düşüneceksin.. ve acılarını.. sevinçlerini.. ne kadarı doğruydu ki... zamanın anlardan oluşması bundan sebep belki.. andan daha gerçek birşey olmamasından..
geçmişe dönüp bakmak kadar gereksiz, geleceği irdelemek kadar saçma başka ne var,çok sık ve doğallıkla yaptığımız "yaşam şartlarımız" içinde... resmen yaşam şartı yapıyoruz bunları, yanlışlığını bile bile... olanlar,olmuş bitmişlerin şartları geçmişte kalmış, bizim onlar olurken hissedip düşündüklerimiz değişmişken, nasıl yapabiliriz ki bunları...
metamorfoz halinde bir hayvan olduğunu düşünsene... dönüşmüşsen, değişmişsen eğer anlayamazsın ki ondan önceki halini... aynen dönüşmeden önce bilemeyeceğin gibi sonranı... insanken balık, balıkken insan gibi düşünmekten ne farkı var saçmalık açısından.. düşünmeye çalış, empati kur,ama doğruluğuna çok da inanma....
.
..
.
filmlerde özendiğime benzer şeyler yaşıyorum hayatımda... aşk, kavga, acı,sevgi... izlerken olduğu kadar keyif vermiyor yaşarken,vermeli aslında dediğim halde.. daha çok gerilim/ korku filmi sanki.. gitme dediğim yerlere gidiyor, geçme dediğim kapılardan geçiyor, deme dediğim sözleri söylüyorum sanki... gidişat aynı, içinden çıkılmaz kabuslara benzer filmler gibi...tek ümidim bitecek olması.. film icabı nasılsa ya...
döngü nerede başladı bilmiyorum... kırılma noktası nerede... kim, nerede, ne zaman, nasıl, niçin... niçin..ben? ve niçin sen.. niçin siz... aramızdaki kan bağından ötürü ,çevremde olup hayatıma bulaştırdığım insanlardan daha çok kattım sizi de bu döngüye... siz hayatıma katıldınız,ama benimkiyle beraber sizin de yazgınızı etkilemiş olma durumum, ihtimalim... özür dilesem birşey değişir mi... yaşamam lazımmış, yaşamanız lazımmış desem, ilaç olur mu... hadi size oldu diyelim, bana yarar mı? vicdanım diner mi..
..
...
.
inceliklere takılmış, beyni içinde kendiyle konuşan, hesaplaşan insanlar bir arada yaşamazlar.. yaşayamazlar mı bilmem, ama her "ince"nin başına bir ince sızı gibi de olsa bir andaval düşer... ilkten böyle düşünür insan,özellikle kırgınlıkları sonrasında.. sonra görür ki, kendi de andaval olmuştur bir başkasının yanı başında... az önce söylemiştim ya, hayat yoğura yoğura öğretir, bazen de, ayının yavrusunu sevişi gibi...vs..vs..vs.......
..
.
(günlük hayatın saçmalıkları ve şükredilenleri...
..kopukluklar..
...gitme isteği..)
.
...
.
26eylül2005-maslak sayıklamaları
self terapi

Cumartesi, Ekim 14, 2006

kolaj..

rüzgar... sürpriz..hain.. düşüş.. uçarı... bulut.. hafif.. ölüm... serseri... nerede... gün doğumu... değneğin iki ucu... kırık.. saçma... kavga... sessiz... dalga... .iktir.. bekle-me... içten... yol.. yağmur.. suç.. sigara... bakış.. önem-siz.. neden.. gel böyle.. salak... bilet.. yaz... arkadaş.. boşluk.. dur... vur dibine... sersem.. kaçış.. uzak.. hayal.. sen.. ama... hakkaten... hayır... zekice... lazım.. deniz mavisi.. hilal... bence... nefret... asi... kapat...
sus-ma...

Perşembe, Ekim 12, 2006

insan insanın katilidir...

Yok insan insanın kurdudur bakışıyla yaklaşmayın sakın.. biraz daha duygusal birşey benim bahsettiğim…
Hücre hücre yok oluşlara sebep veren, hayatımıza soktuğumuz insanlar.. sanılmasın ki, bahse konu olanlar, nefret edilen ve sevilmeyen kişiler… tam tersi çok sevdikleriniz parçalar sizi, kıymık kıymık koparır canınızı sizden… bir süre sonra canımızın yanmasından korkar oluruz …ve sırf bu acıyı hissetmeyelim diye kime ait ne varsa o acıyı bize çektiren sileriz…
Ahh bu şarkı demek yerine…hiç bilmiyorum, kim söylüyor ki bunu deme derecesinde unuttururuz kendimize.. anları..anıları…
geçmişe sünger çekmek diye bir deyim vardır hani, her sünger sonrası sildiğimiz, silikleştirdiğimiz kendimizdir bu yüzden.. tuhaf ve aksi bir şekilde güçleniriz de aslında.. daha etkilenmez,daha yıkılmaz oluruz… ama parça parça da eksiliriz..
pembe panter çizgi filmi karesi şeklinde canlandırın kafanızda.. görünmezlik suyunu içmiş, ayaklarından itibaren görünmez olmaya başlıyor…lıkır lıkır lıkır… sünger sünger sünger… geride hiçbirşey kalmamış sonra….
Peki neden tüm bunlar.. çünkü o(nlar) gitmek istemiştir hayatımızdan..
bazen de biz gideriz.. biz öldürürüz başkalarını… her birimiz bir başkasının katili olarak dolaşırız ortalıkta elimizi kolumuzu sallayarak..
Ama… kokular var mesela..kendine özgü hafızası* olan… yıllardır koklamadığınız bir kokuyu, yolda sersem sepelek yürürken duyuverirsiniz bir an… ve o anda kayıp gidersiniz şimdiki zamandan geçmiş zamana doğru… ama gittiğiniz yerdeki görüntü silinmişlerdense, anlamazsınız da gözlerinizin neden dolduğunu…

Eternal sunshine of the spottless mind geldi aklıma.. şarkısı da güzeldi….

*Koku hafızası… artık yok.. ama ben silmedim.. ekşi sözlük “sağolsun”, o da yazılarımı öldürdü……

Pazar, Ekim 08, 2006

ne düşünüyorsun...

gözlerin dalmış, derinlerde görünürken sen, ne düşünüyorsun diye sorduklarında.."hmmm..hiç" diye cevap vermek tuhaf gelir ilk anda... o anda ne düşündüğünü saklamak değildir amaç.. gerçekten hiçbirşeydir düşündüğün.. düşündüğün şeye isim ya da kalıp bulamazsın daha doğrusu, hem herşeyden bir parçadır, hem hiçbirşey...

samimiyet ve içtenlikle de "hiç" dersin... bu cevabın samimiyetini kaldıramayacağını-bu cevaba inanmayacağını- düşündüğün biriyse ama karşındaki, uydurusun birşeyler.. ya daha önceleri kafanı kurcalamış bir konuyu atarsın ortaya ya da duruma uygun yaratıcılığını kullanırsın...

hani sordun ya en başta..şimdi diyorum ki sana.. hiçbirşey düşünmüyorum... başım bomboş değil ama,dolu da değil... çok şey söylemek,yazmak isteyip,hiçbirşey yazamamak.. kelimelerle cambazlık yapamamak, düşüncelerle dans da,kavga da edememek..
bir durağanlık halidir gidiyor..ve ben rahatsızım bu durumdan... uymuyor ruhuma.. hiç olmadı kendi kuyruğumu yakalama oyunu oynardım, şimdilerde o da yok...

sundurmada.. üzerimde battaniye.. günbatımı.. önüm yeşil çayır.. rüzgar hafif ifil...gözler yarı kapalı.. derin düşüncedeymiş gibi uzaklara dalgın... bir yoldan geleceği bekler gibi...
bekliyorum bakalım...vardır bir hikmeti ala ya da bir bela... soru geliyor... "ne düşünüyorsun"...
-hiç...

Perşembe, Eylül 21, 2006

bu bir elif şafak yazısıdır...

ben hep mi böyleyim, yoksa zaman zaman mı bilmiyorum ama cümleye nereden başlasam bilemiyorum... olanların anlamsızlığı, mantıksızlığı üzerine öylece kalakalır, ne hareket edebilir, ne bir söz söyleyebilirsiniz ya.. hadi bi gayret bağırıp çağırayım, mantıksızlıksa alın size mantıksızlık gibisinden ilkel yöntemlere başvurayım dersiniz.. ya da ilahi adalete güvenip,sığınarak sükut edersiniz...

olayları, zamanından,içeriğinden, oluş durumlarından bağımsız değerlendirmeye alışmış insanlar güruhu olarak, yakın tarihimizde asılıp kesilmiş insan sayısının bu kadar az olmasını yadırgıyorum bir de...(!)..
hele ne fikri,ne bilgisi olmadan konuşanları, hemencik bir kalabalık haline dönüşen insanları görünce şaşırıyorum.. tek ortak noktaları galeyana gelmek,ki sanırım bu da "birlik" halinde bir topluluk olmak için yeterli oluyor...

ama yok.. kendimi tutamayacağım...böyle dolaylı ve edepli anlatımları daha fazla sürdüremeyeceğim sanırım...
kardeşim.. elif şafak kimdir bilir misiniz..tabiri caizse "yaşam duruşu" nasıl bir insandır, fikriniz var mı.. anlatmaya çalıştığı yazılarında nelerden bahsetmiştir.. bilen var mı...özellikle şu 301.maddeden yargılayacaklar ve yargılanması gerektiği yönünde alkış tutanlar arasında...

özellikle medyada, ettiği sözlerin yanlış anlaşılmasından ötürü günlerce kendini açıklamaya, aklamaya çalışan insanlar görmeye alıştık ya, bu da öyle mi geliyor insanlara...
nasıl bir ülke, nasıl bir dünyadır bu.. etebur hayvanların,açlıkları sırasındaki, gözlerini kan bürümüş saldırganlıklarından daha vahşice bu davranış şekli bizlere nereden geçmiştir...
aklı selim, sağduyulu ve azcık olsun nefsinden arınmış kimse kalmadı mı... hala var olduğuna inanmak istiyorum..

ben bu kanun maddesinin varlığını, kaldırılması gerekliliğini, düşünce özgürlüğünü tartışmıyorum.. bu kanun maddesince yargılanması gerektiği düşünülen(ve bugün davası başlayan) kişinin bu kanun kapsamına nasıl alınabildiğini sorguluyorum...
sözler kişilerin yaşam bağlamlarınca değerlendirilmeli diyorum.. apo'nun "ne mutlu türküm diyene" demesi ne kadar inandırıcı gelir bizlere... soruyorum size... peki, diyelim ki, apo gibi bir insanı romanına konu yapmış bir yazarın, onu anlatırken "gerçek bir hümanist ve türk dostu" demesi saçma gelmez mi...

ne anlatmaya çalışıyorum ben, bi an onu sorguladım... efendiler diyorum..kendinize geliniz diyorum...
..
.
.

elifim şafağım...
birisi;duyulsa da,duyulmasa da, karabasandan kurtulmak için bir çığlık atmak istedi sadece..
ne türkçe'ye senin kadar hakim, ne de hakim olsa bile senin kadar güzel ifade edebilecek biri..
sevgiyle...

Pazartesi, Eylül 18, 2006

serçe adımlar..

serçelere her baktığımda babanem gelir aklıma..allah rahmetini bol versin,rahat ettirsin...canım benim... serçe derdi bana... bendeki "serçeliği" gördüğünden değildi.. ufak tefekliğimdendi ziyade..
bazı insanlar serçe gibi yaşar hayatı.. pırpır, zıpzıp... tuhaf bir telaş, bir heyecan..alice'in diyarındaki aceleci tip gibi, hep biryere yetişmesi gereken... ya da bir yerde, durması gerektiğinden fazla dursa, gece yarısı külkedisine dönüşen sindirella olacak sanki..
getirsene gözünün önüne bir serçeyi...
çok basit birşeyi yapacakken, yüreği yerinden çıkacak sanırsın.. yerdeki bir kırıntıyı almaya çalışırken misal... kırıntıyı yemek değil, o heyecanı yaşamaktır ya keyfi veren..
oradan bir dala zıplamak, daha dal yaylanmasına yeni başlamışken..pırrrr... bir cam kenarına... çok uzak menzillere gidemez, ama olduğu yerde de duramaz ya...
sonra serçeyi alıp avcunuza sevemezsiniz.. miniciktir ama sığışamaz bir avuca... iki avuca..
iki kişinin sevgililiğe geçiş süreci,sevgili olmalarından daha heyecanlı ve keyifli değil midir... yürekler de serçedir, o yüzden...
ya kedi... bazıları da kedidir... çok zaman kadınlar... ah kediler...
ben gibiler..bir kedi,bir serçe... biri varken diğeri çıkmaz pek dışarı.. kendi içinde bir koşturmaca, yakalamaca gibisinden... ya da kimbilir daha neler neler...
mesela.."once upon a time" papatya olanından beyaz ve ince...
.

Cuma, Eylül 08, 2006

adı şimdilerde israil...

bazen önemli konularda birşeyler söyleme ihtiyacı duyduğumda, konunun önemine değer sözcükler kullanamama endişesiyle sessiz kalırım.. sessizliğim uzadıkça da rahatsızlığım artar... yargıladığım hatta kınadığım bir konuysa bu, kendimi suç ortağı gibi hissederim hatta... ve sanıyorum ki, yaşadığımız zaman diliminde, hepimizin suç ortağı olduğu tek ortak konu bu... sessizlik ve seyircilik... seyrettiğimiz şeyi alkışlamıyoruz ama oturduğumuz yerden sövmek dışında da birşey yap(a)mıyoruz... ortak ses oluşturamadığımız gibi (katıldığınız eylem portakallar pörsümesin eylemiyken birden karpuzlar dışarı eylemine dönüşebildiğinden) , kendi sesimizi de saklıyoruz... milenyum dendi, bilgi çağı dendi, yüceltme amaçlı tanımlar yapıldı.. ama ayıp yıllarından başka birşey değil yaşadığımız...

ses mi hızlıdır, ışık mı..fizikçiler tartışsın isterse... ama biz yanıbaşımızda patlayan bombaları göremiyorsak, çocukların çığlıklarını duyamıyorsak..ne sestir,ne ışıktır etkili olan... o bomba tam kucağımıza düşmediği sürece çığlığın ne anlama geldiğini bilmeyiz... hep uzaktır bomba düşen yerler.. ölenler... uzaktadır savaşlar... problemler... uzaklaştırma konusundaki becerimiz ise takdire şayandır zati... kapımızı kapadık mı, başımızı çevirdik mi ötede kalmıştır herşey...

içinde yaşadığım zaman dilimi boyunca seyirci kaldığım tüm insanlık ayıpları adına, çığlığına cevap verilmesini bekleyen tüm insanlardan,gelecek nesillerden özür dilesem neye yarar...

lanet olsun desem,tüm bunları sahneleyen ve bizi seyirci yapan tepedekilere...
okulda, iş yerinde, trafikte, mahallede, her an aynı havayı teneffüs etme durumunda kaldığımız insanlığı bozulmuşlara....o da yetmez, insandaki kibir ve hükmetme duygusuna...
yok hayır..lanet demeyeceğim... fazlasıyla varolan bedliği, kötülüğü artırmaya niyetim yok... tüm bu nefretlik uyandıranların dışında kalanların birlik, bütünlük bilinciyle yaşamasını.. saf sevmenin baskın olmasını... bir diğerine güvenmenin rahatlığıyla yaşayabilmeyi... dileyeceğim...

suskunluğum uzadıkça artan suçluluk hissimi hafifletti mi yazdıklarım... nokta kadar etkisi olmadı aslında...
ama...tüm benzer bilinçlerin toplandığı ortak bir havuz vardır belki... birleşip pozitif gücü oluşturcaklardır ve dünyaya kötülüğü yayan negatif gücü bertaraf edecektir... belki... belki insanlar uyanacaktır bir gün....