biz küçükken, fişek gibi birşey vardı.. erkekler ucunu yakardı biz kaçardık.. biz kaçtığımızdan kovalamazdı tabi,ama biz öyle sanırdık ya... küçüktük dedim ama ya....erkekler amacına ulaşırdı, ona bak asıl...
-gülme..
--gülmüyorum
-hayır gülüyorsun,hınzır,bilmiş..cümleler dolusu ama suskun...
--tamam gülmüyorum artık...
aklıma geldi öyle..kaçırmak,korkutmak falan deyince...
-kim dedi..
dedin dedin,duydum ben...
-ama neden dediğimi bilmiyorsun...
saçmaladın şimdi...bilmez olur muyum..ama bizbize değiliz o kadar da.. yazmadım hepsini işte...
-peki..korkutmadım ama ben kimseyi..
bilemeyiz... hem korktuğundan mı kaçar sanırsın insan hep..
-peki ya neden..neden..
bazen sadece kaçmak ister...
-bunu anlamam,anlayışla da karşılamam mı lazım...
sana kalmış...sen kaçmıyor musun hiç..
-evet..ama..aynı değil..böyle değil...
şeklini mi tartışıyoruz...
-yoo hayır ama..evet..yani...uslup,tarz...ne bileyim..hem yok bu kaçmak da değil ki..
öyle diyorsan...
-sadece sebep arıyorum yine..o kadar..
aramamayı öğrenene kadar...
.....
.
.
Cumartesi, Ekim 28, 2006
Çarşamba, Ekim 25, 2006
who loves me...
....but nobody loves me... then
nobody loves me..
and nobody loves me.. why nobody loves me... so nobody loves me.. now nobody loves me.. the fact nobody loves me... how nobody loves me.. finally nobody loves me..
nobody loves me.. nobody loves me.. nobody loves me.. nobody loves me... nobody loves me.. nobody loves me..
nobody loves me..and nobody loves me.. why nobody loves me... so nobody loves me.. now nobody loves me.. the fact nobody loves me... how nobody loves me.. finally nobody loves me..
nobody loves me.. nobody loves me.. nobody loves me.. nobody loves me... nobody loves me.. nobody loves me..
...except me...
Pazartesi, Ekim 16, 2006
geçmişten fısıltılar..
.
..
...
(yemekten döndüm başladım yazmaya.. canım durmak istemiyor, mantıklı,mantıksız devam etmek istiyorum aslında,ama iş var.. iş bitince muhtemelen düşünceler de uçup gidecek..yine de bunu draft olarak düşüneceğim)
.
..
içim kabarıyor... şebnem ferah'ın şarkısındaki gibi içimde yükselen bi deniz var, sanki... yutkunuyorum aşağı doğru gidiyor... gel-git gibi...yenilenmek için yeni bir adım atmak.. zordur...yolda yürürken sürekli arkana bakıyorsan ya da gözlerin attığın adımlarla birlikte yerde yürüyorsa,ilerlemiş oluyor musun.. yenilenmiş, yeni bir hayata başlamış mı oluyorsun...
ama belki de olması gereken bu, ilk adımların basıp geçtiğin topraklarla alakalı olacak.. bir süre sonra -zaman herşeye ilaç dedikleri bu mu- ileride atacağın adımları düşüneceksin ya da o sırada attıklarının sağlam ve yerinde olmasını... hayat hakkında çıkarımlar yapmaktan vazgeçeceksin... ama yine de kafan,beynin senden bağımsız hareket edecek.. yaşadığın, gördüğün, yaşamına giren herşeyin sebebi; bir zaman önce onları düşünmüş, eleştirmiş, anlamamış olman değil mi...
imkansız ama nasıl olur, dediklerinin, fazlasıyla mümkün olduğunu yaşayarak görüp, hiçbirşeye şaşırmamaya çalışmanın sebebi..hı?
kendini şartlandırmayla, kendine öğretmeye çalışarak, hiçbirşeyi uygulayamadığını, acılar çektirerek sana öğreten hayata rağmen, tekrar ve aynen, aynı "hataları" yapıyor olman.. ne denebilir, ne diyebilirsin...dememen de gerekir,en azından bunu öğrendin...
tespitler yapmak,çıkarımlarda bulunmak tehlikelidir hayatta... eğer iyi niyetli biriysen ve yanlış düşünüyorsan, öğretir çünkü hayat sana doğrusunu.. kötüysen sallamaz bile seni.. evet bu yüzdendir en olmadık şeylerin iyilerin başına gelmesi... hayat yoğurur onları, bilsinler ister, çiğ kalmasın, eksik olmasınlar ister.. kemale ulaştırmak için çabalar hayat bizi... evet, kendimi de kattım bu gruba... ne de olsa tespit yaptım yine... yanlışsa öğreneceğim nasılsa bir şekilde... öğrendiğimi sanacağım ya da yine yeniden devam edecek...
her öğrenişte, her yükselişte bir önceki adımda gördüklerinin çoğunlukla yanılsama olduğunu anlayarak büyüyeceksin.. delicesine ağladığın, ciğerinin kanadığını hissettiğin bir durum sonrasında her şeyin bir "şaka" olduğunu görüp, ağlarken hissedip söylediklerini tekrar düşüneceksin.. ve acılarını.. sevinçlerini.. ne kadarı doğruydu ki... zamanın anlardan oluşması bundan sebep belki.. andan daha gerçek birşey olmamasından..
geçmişe dönüp bakmak kadar gereksiz, geleceği irdelemek kadar saçma başka ne var,çok sık ve doğallıkla yaptığımız "yaşam şartlarımız" içinde... resmen yaşam şartı yapıyoruz bunları, yanlışlığını bile bile... olanlar,olmuş bitmişlerin şartları geçmişte kalmış, bizim onlar olurken hissedip düşündüklerimiz değişmişken, nasıl yapabiliriz ki bunları...
metamorfoz halinde bir hayvan olduğunu düşünsene... dönüşmüşsen, değişmişsen eğer anlayamazsın ki ondan önceki halini... aynen dönüşmeden önce bilemeyeceğin gibi sonranı... insanken balık, balıkken insan gibi düşünmekten ne farkı var saçmalık açısından.. düşünmeye çalış, empati kur,ama doğruluğuna çok da inanma....
.
..
.
filmlerde özendiğime benzer şeyler yaşıyorum hayatımda... aşk, kavga, acı,sevgi... izlerken olduğu kadar keyif vermiyor yaşarken,vermeli aslında dediğim halde.. daha çok gerilim/ korku filmi sanki.. gitme dediğim yerlere gidiyor, geçme dediğim kapılardan geçiyor, deme dediğim sözleri söylüyorum sanki... gidişat aynı, içinden çıkılmaz kabuslara benzer filmler gibi...tek ümidim bitecek olması.. film icabı nasılsa ya...
döngü nerede başladı bilmiyorum... kırılma noktası nerede... kim, nerede, ne zaman, nasıl, niçin... niçin..ben? ve niçin sen.. niçin siz... aramızdaki kan bağından ötürü ,çevremde olup hayatıma bulaştırdığım insanlardan daha çok kattım sizi de bu döngüye... siz hayatıma katıldınız,ama benimkiyle beraber sizin de yazgınızı etkilemiş olma durumum, ihtimalim... özür dilesem birşey değişir mi... yaşamam lazımmış, yaşamanız lazımmış desem, ilaç olur mu... hadi size oldu diyelim, bana yarar mı? vicdanım diner mi..
..
...
.
inceliklere takılmış, beyni içinde kendiyle konuşan, hesaplaşan insanlar bir arada yaşamazlar.. yaşayamazlar mı bilmem, ama her "ince"nin başına bir ince sızı gibi de olsa bir andaval düşer... ilkten böyle düşünür insan,özellikle kırgınlıkları sonrasında.. sonra görür ki, kendi de andaval olmuştur bir başkasının yanı başında... az önce söylemiştim ya, hayat yoğura yoğura öğretir, bazen de, ayının yavrusunu sevişi gibi...vs..vs..vs.......
..
.
(günlük hayatın saçmalıkları ve şükredilenleri...
..kopukluklar..
...gitme isteği..)
.
...
.
26eylül2005-maslak sayıklamaları
self terapi
Cumartesi, Ekim 14, 2006
kolaj..
rüzgar... sürpriz..hain.. düşüş.. uçarı... bulut.. hafif.. ölüm... serseri... nerede... gün doğumu... değneğin iki ucu... kırık.. saçma... kavga... sessiz... dalga... .iktir.. bekle-me... içten... yol.. yağmur.. suç.. sigara... bakış.. önem-siz.. neden.. gel böyle.. salak... bilet.. yaz... arkadaş.. boşluk.. dur... vur dibine... sersem.. kaçış.. uzak.. hayal.. sen.. ama... hakkaten... hayır... zekice... lazım.. deniz mavisi.. hilal... bence... nefret... asi... kapat...
sus-ma...
Perşembe, Ekim 12, 2006
insan insanın katilidir...
Yok insan insanın kurdudur bakışıyla yaklaşmayın sakın.. biraz daha duygusal birşey benim bahsettiğim…
Hücre hücre yok oluşlara sebep veren, hayatımıza soktuğumuz insanlar.. sanılmasın ki, bahse konu olanlar, nefret edilen ve sevilmeyen kişiler… tam tersi çok sevdikleriniz parçalar sizi, kıymık kıymık koparır canınızı sizden… bir süre sonra canımızın yanmasından korkar oluruz …ve sırf bu acıyı hissetmeyelim diye kime ait ne varsa o acıyı bize çektiren sileriz…
Ahh bu şarkı demek yerine…hiç bilmiyorum, kim söylüyor ki bunu deme derecesinde unuttururuz kendimize.. anları..anıları…
geçmişe sünger çekmek diye bir deyim vardır hani, her sünger sonrası sildiğimiz, silikleştirdiğimiz kendimizdir bu yüzden.. tuhaf ve aksi bir şekilde güçleniriz de aslında.. daha etkilenmez,daha yıkılmaz oluruz… ama parça parça da eksiliriz..
pembe panter çizgi filmi karesi şeklinde canlandırın kafanızda.. görünmezlik suyunu içmiş, ayaklarından itibaren görünmez olmaya başlıyor…lıkır lıkır lıkır… sünger sünger sünger… geride hiçbirşey kalmamış sonra….
Peki neden tüm bunlar.. çünkü o(nlar) gitmek istemiştir hayatımızdan..
bazen de biz gideriz.. biz öldürürüz başkalarını… her birimiz bir başkasının katili olarak dolaşırız ortalıkta elimizi kolumuzu sallayarak..
Ama… kokular var mesela..kendine özgü hafızası* olan… yıllardır koklamadığınız bir kokuyu, yolda sersem sepelek yürürken duyuverirsiniz bir an… ve o anda kayıp gidersiniz şimdiki zamandan geçmiş zamana doğru… ama gittiğiniz yerdeki görüntü silinmişlerdense, anlamazsınız da gözlerinizin neden dolduğunu…
Eternal sunshine of the spottless mind geldi aklıma.. şarkısı da güzeldi….
*Koku hafızası… artık yok.. ama ben silmedim.. ekşi sözlük “sağolsun”, o da yazılarımı öldürdü……
Hücre hücre yok oluşlara sebep veren, hayatımıza soktuğumuz insanlar.. sanılmasın ki, bahse konu olanlar, nefret edilen ve sevilmeyen kişiler… tam tersi çok sevdikleriniz parçalar sizi, kıymık kıymık koparır canınızı sizden… bir süre sonra canımızın yanmasından korkar oluruz …ve sırf bu acıyı hissetmeyelim diye kime ait ne varsa o acıyı bize çektiren sileriz…
Ahh bu şarkı demek yerine…hiç bilmiyorum, kim söylüyor ki bunu deme derecesinde unuttururuz kendimize.. anları..anıları…
geçmişe sünger çekmek diye bir deyim vardır hani, her sünger sonrası sildiğimiz, silikleştirdiğimiz kendimizdir bu yüzden.. tuhaf ve aksi bir şekilde güçleniriz de aslında.. daha etkilenmez,daha yıkılmaz oluruz… ama parça parça da eksiliriz..
pembe panter çizgi filmi karesi şeklinde canlandırın kafanızda.. görünmezlik suyunu içmiş, ayaklarından itibaren görünmez olmaya başlıyor…lıkır lıkır lıkır… sünger sünger sünger… geride hiçbirşey kalmamış sonra….
Peki neden tüm bunlar.. çünkü o(nlar) gitmek istemiştir hayatımızdan..
bazen de biz gideriz.. biz öldürürüz başkalarını… her birimiz bir başkasının katili olarak dolaşırız ortalıkta elimizi kolumuzu sallayarak..
Ama… kokular var mesela..kendine özgü hafızası* olan… yıllardır koklamadığınız bir kokuyu, yolda sersem sepelek yürürken duyuverirsiniz bir an… ve o anda kayıp gidersiniz şimdiki zamandan geçmiş zamana doğru… ama gittiğiniz yerdeki görüntü silinmişlerdense, anlamazsınız da gözlerinizin neden dolduğunu…
Eternal sunshine of the spottless mind geldi aklıma.. şarkısı da güzeldi….
*Koku hafızası… artık yok.. ama ben silmedim.. ekşi sözlük “sağolsun”, o da yazılarımı öldürdü……
Pazar, Ekim 08, 2006
ne düşünüyorsun...
gözlerin dalmış, derinlerde görünürken sen, ne düşünüyorsun diye sorduklarında.."hmmm..hiç" diye cevap vermek tuhaf gelir ilk anda... o anda ne düşündüğünü saklamak değildir amaç.. gerçekten hiçbirşeydir düşündüğün.. düşündüğün şeye isim ya da kalıp bulamazsın daha doğrusu, hem herşeyden bir parçadır, hem hiçbirşey...
samimiyet ve içtenlikle de "hiç" dersin... bu cevabın samimiyetini kaldıramayacağını-bu cevaba inanmayacağını- düşündüğün biriyse ama karşındaki, uydurusun birşeyler.. ya daha önceleri kafanı kurcalamış bir konuyu atarsın ortaya ya da duruma uygun yaratıcılığını kullanırsın...
hani sordun ya en başta..şimdi diyorum ki sana.. hiçbirşey düşünmüyorum... başım bomboş değil ama,dolu da değil... çok şey söylemek,yazmak isteyip,hiçbirşey yazamamak.. kelimelerle cambazlık yapamamak, düşüncelerle dans da,kavga da edememek..
bir durağanlık halidir gidiyor..ve ben rahatsızım bu durumdan... uymuyor ruhuma.. hiç olmadı kendi kuyruğumu yakalama oyunu oynardım, şimdilerde o da yok...
sundurmada.. üzerimde battaniye.. günbatımı.. önüm yeşil çayır.. rüzgar hafif ifil...gözler yarı kapalı.. derin düşüncedeymiş gibi uzaklara dalgın... bir yoldan geleceği bekler gibi...
bekliyorum bakalım...vardır bir hikmeti ala ya da bir bela... soru geliyor... "ne düşünüyorsun"...
-hiç...
samimiyet ve içtenlikle de "hiç" dersin... bu cevabın samimiyetini kaldıramayacağını-bu cevaba inanmayacağını- düşündüğün biriyse ama karşındaki, uydurusun birşeyler.. ya daha önceleri kafanı kurcalamış bir konuyu atarsın ortaya ya da duruma uygun yaratıcılığını kullanırsın...
hani sordun ya en başta..şimdi diyorum ki sana.. hiçbirşey düşünmüyorum... başım bomboş değil ama,dolu da değil... çok şey söylemek,yazmak isteyip,hiçbirşey yazamamak.. kelimelerle cambazlık yapamamak, düşüncelerle dans da,kavga da edememek..
bir durağanlık halidir gidiyor..ve ben rahatsızım bu durumdan... uymuyor ruhuma.. hiç olmadı kendi kuyruğumu yakalama oyunu oynardım, şimdilerde o da yok...
sundurmada.. üzerimde battaniye.. günbatımı.. önüm yeşil çayır.. rüzgar hafif ifil...gözler yarı kapalı.. derin düşüncedeymiş gibi uzaklara dalgın... bir yoldan geleceği bekler gibi...
bekliyorum bakalım...vardır bir hikmeti ala ya da bir bela... soru geliyor... "ne düşünüyorsun"...
-hiç...
Perşembe, Eylül 21, 2006
bu bir elif şafak yazısıdır...
ben hep mi böyleyim, yoksa zaman zaman mı bilmiyorum ama cümleye nereden başlasam bilemiyorum... olanların anlamsızlığı, mantıksızlığı üzerine öylece kalakalır, ne hareket edebilir, ne bir söz söyleyebilirsiniz ya.. hadi bi gayret bağırıp çağırayım, mantıksızlıksa alın size mantıksızlık gibisinden ilkel yöntemlere başvurayım dersiniz.. ya da ilahi adalete güvenip,sığınarak sükut edersiniz...
olayları, zamanından,içeriğinden, oluş durumlarından bağımsız değerlendirmeye alışmış insanlar güruhu olarak, yakın tarihimizde asılıp kesilmiş insan sayısının bu kadar az olmasını yadırgıyorum bir de...(!)..
hele ne fikri,ne bilgisi olmadan konuşanları, hemencik bir kalabalık haline dönüşen insanları görünce şaşırıyorum.. tek ortak noktaları galeyana gelmek,ki sanırım bu da "birlik" halinde bir topluluk olmak için yeterli oluyor...
ama yok.. kendimi tutamayacağım...böyle dolaylı ve edepli anlatımları daha fazla sürdüremeyeceğim sanırım...
kardeşim.. elif şafak kimdir bilir misiniz..tabiri caizse "yaşam duruşu" nasıl bir insandır, fikriniz var mı.. anlatmaya çalıştığı yazılarında nelerden bahsetmiştir.. bilen var mı...özellikle şu 301.maddeden yargılayacaklar ve yargılanması gerektiği yönünde alkış tutanlar arasında...
özellikle medyada, ettiği sözlerin yanlış anlaşılmasından ötürü günlerce kendini açıklamaya, aklamaya çalışan insanlar görmeye alıştık ya, bu da öyle mi geliyor insanlara...
nasıl bir ülke, nasıl bir dünyadır bu.. etebur hayvanların,açlıkları sırasındaki, gözlerini kan bürümüş saldırganlıklarından daha vahşice bu davranış şekli bizlere nereden geçmiştir...
aklı selim, sağduyulu ve azcık olsun nefsinden arınmış kimse kalmadı mı... hala var olduğuna inanmak istiyorum..
ben bu kanun maddesinin varlığını, kaldırılması gerekliliğini, düşünce özgürlüğünü tartışmıyorum.. bu kanun maddesince yargılanması gerektiği düşünülen(ve bugün davası başlayan) kişinin bu kanun kapsamına nasıl alınabildiğini sorguluyorum...
sözler kişilerin yaşam bağlamlarınca değerlendirilmeli diyorum.. apo'nun "ne mutlu türküm diyene" demesi ne kadar inandırıcı gelir bizlere... soruyorum size... peki, diyelim ki, apo gibi bir insanı romanına konu yapmış bir yazarın, onu anlatırken "gerçek bir hümanist ve türk dostu" demesi saçma gelmez mi...
ne anlatmaya çalışıyorum ben, bi an onu sorguladım... efendiler diyorum..kendinize geliniz diyorum...
..
.
.
elifim şafağım...
birisi;duyulsa da,duyulmasa da, karabasandan kurtulmak için bir çığlık atmak istedi sadece..
ne türkçe'ye senin kadar hakim, ne de hakim olsa bile senin kadar güzel ifade edebilecek biri..
sevgiyle...
olayları, zamanından,içeriğinden, oluş durumlarından bağımsız değerlendirmeye alışmış insanlar güruhu olarak, yakın tarihimizde asılıp kesilmiş insan sayısının bu kadar az olmasını yadırgıyorum bir de...(!)..
hele ne fikri,ne bilgisi olmadan konuşanları, hemencik bir kalabalık haline dönüşen insanları görünce şaşırıyorum.. tek ortak noktaları galeyana gelmek,ki sanırım bu da "birlik" halinde bir topluluk olmak için yeterli oluyor...
ama yok.. kendimi tutamayacağım...böyle dolaylı ve edepli anlatımları daha fazla sürdüremeyeceğim sanırım...
kardeşim.. elif şafak kimdir bilir misiniz..tabiri caizse "yaşam duruşu" nasıl bir insandır, fikriniz var mı.. anlatmaya çalıştığı yazılarında nelerden bahsetmiştir.. bilen var mı...özellikle şu 301.maddeden yargılayacaklar ve yargılanması gerektiği yönünde alkış tutanlar arasında...
özellikle medyada, ettiği sözlerin yanlış anlaşılmasından ötürü günlerce kendini açıklamaya, aklamaya çalışan insanlar görmeye alıştık ya, bu da öyle mi geliyor insanlara...
nasıl bir ülke, nasıl bir dünyadır bu.. etebur hayvanların,açlıkları sırasındaki, gözlerini kan bürümüş saldırganlıklarından daha vahşice bu davranış şekli bizlere nereden geçmiştir...
aklı selim, sağduyulu ve azcık olsun nefsinden arınmış kimse kalmadı mı... hala var olduğuna inanmak istiyorum..
ben bu kanun maddesinin varlığını, kaldırılması gerekliliğini, düşünce özgürlüğünü tartışmıyorum.. bu kanun maddesince yargılanması gerektiği düşünülen(ve bugün davası başlayan) kişinin bu kanun kapsamına nasıl alınabildiğini sorguluyorum...
sözler kişilerin yaşam bağlamlarınca değerlendirilmeli diyorum.. apo'nun "ne mutlu türküm diyene" demesi ne kadar inandırıcı gelir bizlere... soruyorum size... peki, diyelim ki, apo gibi bir insanı romanına konu yapmış bir yazarın, onu anlatırken "gerçek bir hümanist ve türk dostu" demesi saçma gelmez mi...
ne anlatmaya çalışıyorum ben, bi an onu sorguladım... efendiler diyorum..kendinize geliniz diyorum...
..
.
.
elifim şafağım...
birisi;duyulsa da,duyulmasa da, karabasandan kurtulmak için bir çığlık atmak istedi sadece..
ne türkçe'ye senin kadar hakim, ne de hakim olsa bile senin kadar güzel ifade edebilecek biri..
sevgiyle...
Pazartesi, Eylül 18, 2006
serçe adımlar..
serçelere her baktığımda babanem gelir aklıma..allah rahmetini bol versin,rahat ettirsin...canım benim... serçe derdi bana... bendeki "serçeliği" gördüğünden değildi.. ufak tefekliğimdendi ziyade..
bazı insanlar serçe gibi yaşar hayatı.. pırpır, zıpzıp... tuhaf bir telaş, bir heyecan..alice'in diyarındaki aceleci tip gibi, hep biryere yetişmesi gereken... ya da bir yerde, durması gerektiğinden fazla dursa, gece yarısı külkedisine dönüşen sindirella olacak sanki..
getirsene gözünün önüne bir serçeyi...
çok basit birşeyi yapacakken, yüreği yerinden çıkacak sanırsın.. yerdeki bir kırıntıyı almaya çalışırken misal... kırıntıyı yemek değil, o heyecanı yaşamaktır ya keyfi veren..
oradan bir dala zıplamak, daha dal yaylanmasına yeni başlamışken..pırrrr... bir cam kenarına... çok uzak menzillere gidemez, ama olduğu yerde de duramaz ya...
sonra serçeyi alıp avcunuza sevemezsiniz.. miniciktir ama sığışamaz bir avuca... iki avuca..
iki kişinin sevgililiğe geçiş süreci,sevgili olmalarından daha heyecanlı ve keyifli değil midir... yürekler de serçedir, o yüzden...
ya kedi... bazıları da kedidir... çok zaman kadınlar... ah kediler...
ben gibiler..bir kedi,bir serçe... biri varken diğeri çıkmaz pek dışarı.. kendi içinde bir koşturmaca, yakalamaca gibisinden... ya da kimbilir daha neler neler...
mesela.."once upon a time" papatya olanından beyaz ve ince...
.
bazı insanlar serçe gibi yaşar hayatı.. pırpır, zıpzıp... tuhaf bir telaş, bir heyecan..alice'in diyarındaki aceleci tip gibi, hep biryere yetişmesi gereken... ya da bir yerde, durması gerektiğinden fazla dursa, gece yarısı külkedisine dönüşen sindirella olacak sanki..
getirsene gözünün önüne bir serçeyi...
çok basit birşeyi yapacakken, yüreği yerinden çıkacak sanırsın.. yerdeki bir kırıntıyı almaya çalışırken misal... kırıntıyı yemek değil, o heyecanı yaşamaktır ya keyfi veren..
oradan bir dala zıplamak, daha dal yaylanmasına yeni başlamışken..pırrrr... bir cam kenarına... çok uzak menzillere gidemez, ama olduğu yerde de duramaz ya...
sonra serçeyi alıp avcunuza sevemezsiniz.. miniciktir ama sığışamaz bir avuca... iki avuca..
iki kişinin sevgililiğe geçiş süreci,sevgili olmalarından daha heyecanlı ve keyifli değil midir... yürekler de serçedir, o yüzden...
ya kedi... bazıları da kedidir... çok zaman kadınlar... ah kediler...
ben gibiler..bir kedi,bir serçe... biri varken diğeri çıkmaz pek dışarı.. kendi içinde bir koşturmaca, yakalamaca gibisinden... ya da kimbilir daha neler neler...
mesela.."once upon a time" papatya olanından beyaz ve ince...
.
Cuma, Eylül 08, 2006
adı şimdilerde israil...
bazen önemli konularda birşeyler söyleme ihtiyacı duyduğumda, konunun önemine değer sözcükler kullanamama endişesiyle sessiz kalırım.. sessizliğim uzadıkça da rahatsızlığım artar... yargıladığım hatta kınadığım bir konuysa bu, kendimi suç ortağı gibi hissederim hatta... ve sanıyorum ki, yaşadığımız zaman diliminde, hepimizin suç ortağı olduğu tek ortak konu bu... sessizlik ve seyircilik... seyrettiğimiz şeyi alkışlamıyoruz ama oturduğumuz yerden sövmek dışında da birşey yap(a)mıyoruz... ortak ses oluşturamadığımız gibi (katıldığınız eylem portakallar pörsümesin eylemiyken birden karpuzlar dışarı eylemine dönüşebildiğinden) , kendi sesimizi de saklıyoruz... milenyum dendi, bilgi çağı dendi, yüceltme amaçlı tanımlar yapıldı.. ama ayıp yıllarından başka birşey değil yaşadığımız...
ses mi hızlıdır, ışık mı..fizikçiler tartışsın isterse... ama biz yanıbaşımızda patlayan bombaları göremiyorsak, çocukların çığlıklarını duyamıyorsak..ne sestir,ne ışıktır etkili olan... o bomba tam kucağımıza düşmediği sürece çığlığın ne anlama geldiğini bilmeyiz... hep uzaktır bomba düşen yerler.. ölenler... uzaktadır savaşlar... problemler... uzaklaştırma konusundaki becerimiz ise takdire şayandır zati... kapımızı kapadık mı, başımızı çevirdik mi ötede kalmıştır herşey...
içinde yaşadığım zaman dilimi boyunca seyirci kaldığım tüm insanlık ayıpları adına, çığlığına cevap verilmesini bekleyen tüm insanlardan,gelecek nesillerden özür dilesem neye yarar...
lanet olsun desem,tüm bunları sahneleyen ve bizi seyirci yapan tepedekilere...
okulda, iş yerinde, trafikte, mahallede, her an aynı havayı teneffüs etme durumunda kaldığımız insanlığı bozulmuşlara....o da yetmez, insandaki kibir ve hükmetme duygusuna...
yok hayır..lanet demeyeceğim... fazlasıyla varolan bedliği, kötülüğü artırmaya niyetim yok... tüm bu nefretlik uyandıranların dışında kalanların birlik, bütünlük bilinciyle yaşamasını.. saf sevmenin baskın olmasını... bir diğerine güvenmenin rahatlığıyla yaşayabilmeyi... dileyeceğim...
suskunluğum uzadıkça artan suçluluk hissimi hafifletti mi yazdıklarım... nokta kadar etkisi olmadı aslında...
ama...tüm benzer bilinçlerin toplandığı ortak bir havuz vardır belki... birleşip pozitif gücü oluşturcaklardır ve dünyaya kötülüğü yayan negatif gücü bertaraf edecektir... belki... belki insanlar uyanacaktır bir gün....
ses mi hızlıdır, ışık mı..fizikçiler tartışsın isterse... ama biz yanıbaşımızda patlayan bombaları göremiyorsak, çocukların çığlıklarını duyamıyorsak..ne sestir,ne ışıktır etkili olan... o bomba tam kucağımıza düşmediği sürece çığlığın ne anlama geldiğini bilmeyiz... hep uzaktır bomba düşen yerler.. ölenler... uzaktadır savaşlar... problemler... uzaklaştırma konusundaki becerimiz ise takdire şayandır zati... kapımızı kapadık mı, başımızı çevirdik mi ötede kalmıştır herşey...
içinde yaşadığım zaman dilimi boyunca seyirci kaldığım tüm insanlık ayıpları adına, çığlığına cevap verilmesini bekleyen tüm insanlardan,gelecek nesillerden özür dilesem neye yarar...
lanet olsun desem,tüm bunları sahneleyen ve bizi seyirci yapan tepedekilere...
okulda, iş yerinde, trafikte, mahallede, her an aynı havayı teneffüs etme durumunda kaldığımız insanlığı bozulmuşlara....o da yetmez, insandaki kibir ve hükmetme duygusuna...
yok hayır..lanet demeyeceğim... fazlasıyla varolan bedliği, kötülüğü artırmaya niyetim yok... tüm bu nefretlik uyandıranların dışında kalanların birlik, bütünlük bilinciyle yaşamasını.. saf sevmenin baskın olmasını... bir diğerine güvenmenin rahatlığıyla yaşayabilmeyi... dileyeceğim...
suskunluğum uzadıkça artan suçluluk hissimi hafifletti mi yazdıklarım... nokta kadar etkisi olmadı aslında...
ama...tüm benzer bilinçlerin toplandığı ortak bir havuz vardır belki... birleşip pozitif gücü oluşturcaklardır ve dünyaya kötülüğü yayan negatif gücü bertaraf edecektir... belki... belki insanlar uyanacaktır bir gün....
Çarşamba, Temmuz 19, 2006
çalışmak..
sevmediği halde sırf para kazanmak için çalışan insanların çoğu, aslında orada çalışmıyor olsalar başka bi .ok yapamayacak ve kendilerine sosyal bir ortam oluşturamayacak kadar hayata pasif insanlardır.... hatta sevmedikleri halde çalışıyor olmalarının paradan önceki gizli sebebi, çevrelerinde birilerinin olmasını sağlamaktır..
-kanat çırpmayı bırakıp kendini rüzgara bırakan phoenix
-kanat çırpmayı bırakıp kendini rüzgara bırakan phoenix
Cumartesi, Temmuz 15, 2006
düğümlenmek..

kalbi ağrımak.. kalbin avuçlanması.. burnunun direği sızlamak.. ne güzel tabirlerdir, hissedileni anlatmak için...ama bu değil boğazımı düğümleyen...
keskin ve derin bir öksürükle boğazıma, mideme oturmuş olan o bilinmezi kusmak dışarı atmak istiyorum...
aslında rest çekmek istiyorum dünyaya, hayata... rest nedir bildiğimden mi sanki.. bir isyanı, bir düello çağrısını anımsattığı için kullanmak istiyorum... don kişotvari savaşmak için bile olsa...
anasını satayım,iskambil kağıtlarıyla aram da olmadı ki hiç, tabirleri bileyim ve yeni bir benzetme yapayım, hayatla oynadığım oyunda hissettiğim yenilgi için..
ama gerekirse senle rus ruleti de oynarım hayat...duydun mu...yenmek amaç değil, meydan okumak için sadece.. karşında ben varım demek için...tüm kovanlar boşa dönmüş(silah bilgim de yok işte..) herkes sırasını savmış ve son kalan ben olsam dahi elim titremeden çekerim tetiği...
ne güzel söylerler halbuki..hayatla mücadele etmeyin,yaşadığınız karşılaştığınız her olayı kabullenin,bağrınıza basın diye... ama ya,tarih tekerrür ediyor..insan tekamül edemiyor bir türlü...dön başa,dön başa..."hayat bu..hayatın gerçeği bu..." birşeyi değiştirme gücü ve isteği olamayanların söylediği, benim de zaman zaman kullandığım ifadeler... olması gereken kabulleniş bu değil..çünkü bu kabulleniş değil.. kılıf bu sadece, zayıflığımıza, yapamazlığımıza, vazgeçmişliğimize bulduğumuz kılıf...geçen bi arkadaşıma, "inanır mısın,insanlara itimadım,inancım kalmadı"..dedim.. ben..yani benim... çünkü... "insan kendini sürekli kendisiyle aldatıyorsa..kendine inanamazsa..kime inanır..."
... "ben bile bunu yapıp düşünüyorken" ile başlayan cümlelerin sayısı arttıkça, yaşadıklarının, aslında yaşadığını sandığın şeye dönüşmesi doğallaşır...herşey suni,herşey yalan gelir...tüm bu kendimi tüketmişliğimle, nereden buluyorsam hala bu hoyratlığı.. gördüklerime, duyduklarıma isyan edip, açıyorum bayrağımı...
Cuma, Mayıs 26, 2006
şöhret..

hani televizyondaki magazin programlarında ünlülerin tuhaf hallerini, açıklamalarını, hareketlerini görürüz de, anlam veremeyiz.. ne gerek var böyle konuşmalara deriz misal... özellikle de, şu anda olmasa bile, zamanında neredeyse hergün adından bahsedilen, içtiği su, yediği yemek olay olan şöhretlerin, o şaaşalı dönemleri sonrasında yapıp-ettiklerini görünce... kardeşim hiç yakışıyor mu sana, ucuz hareketler ve sözlerlerle gündem olmaya çalışmak deriz... ama şöhret olmak ya da popüler olmak diyelim bağımlılık yapıcı birşey... ve herkesin her an gözbebeği iken birden akıllara bile gelmeyen biri olmayı hazmedebilir mi bu bağımlılık şarabından içmiş kişi..
kendi özel yaşantılarımızda da öyle değil midir... birilerinin biriciği, gözbebeği, bir tanesi olmaya, özel hissetmeye alışmış ve kanıksamışken... o kişinin, hiçkimsenin hiçbirşeyi olmak acıtmaz mı canı...yalan "şöhretler" peşinde koşmaz mı insan...ya da hiçbirşeyliğe düşmemek uğruna, herşey olmaktan da vazgeçmez mi...
Çarşamba, Mayıs 17, 2006
ölümsüzlük..

Bir film ya da çizgi film karakteri olsaydım keşke diye geçti mi içinizden hiç..
öyle kurşunlar atıldıkça ölmemek, arabaların, binaların tepelerinden atlayıp uçmak için değil ama sadece… dostunuzun/düşmanınızın sayısını bilemeyeceğiniz kadar çok olması, gerçek ölümsüzlük formülünün bizzat kendisi olmak için… ben az önce böyle birşeyi isteyebileceğimi farkettim.. gerçi kulağa geldiği kadar güzel birşey olmayabilir, ne de olsa karakterler keskinliği ölçüsünde akılda kalıcı olur.. keskinlikler ise değişime kapalıdır… değişmeyecek, hep aynı kalacak ama ölümsüz olacaksın… kötü bir kahramansan kötülüğü, iyi isen iyiliği yaşayacaksın sonsuzlukta.. vampirle görüşme’de çocuk kahramanın ve hatta onun vampir olmasına neden olan diğer vampirin isyan sebebi… her ne kadar oradaki isyanın temeli “küçük” kızın fiziksel değişimleri yaşayamadığı yönünde olsa da, mantıklar benziyor.. tüm yaşantın sana biçilen kaftan kadar olacak… “normal” insan olmanın yükseliş ve düşüşlerinden, tat ve acılarından uzak… bağımsızlığına çok düşkün değilsen kabullenebilinir sanki, ama ya özgürlük.. bir ağaçsan misal, ağaç olarak yaşayacaksın, koşmadan, gülmeden,arkadaşlarınla eğlenmeden ama sonsuza kadar…(yerim öle sonsuzluğu)
Peki, filmlerden gerçek yaşama dönelim.. teorikte sahip olduğumuz o değişim, gelişim özgürlüğünü ne kadar yaşayabiliyoruz ki… yarattığımız bir film/çizgi film kahramanı da yoksa eğer, ağaç formatındaki insanlar değil miyiz, üstelik sonsuza kadar da yaşayacak değiliz..
neyse işte..öyle..estiler yine..:)
Perşembe, Mart 02, 2006
biricikler...
çocuğun büyümesi istenmediği için anne babasının ufak çocuğudur insan hep... geçen gün iremi düşündüm de,okula gidecek 2 sene sonra.. yani benim minik kuşum, tatlı meleğim okulla başlayan hayat hengamesinin içine girecek... girmese halbuki hep böyle kalsa, "teeze sen şimdi benim arkadaşımmışsın.."sen şimdi hastaymışsın,ben doktormuşum.." lu cümleler kursa, sırf şımarıklığından saçma sapan birşey için ağlamaklık yapsa, boyundan büyük laflar etse..etse ama hiç büyümese...
ne tuhaf hissedecek kimbilir, okuldaki ilk günlerinde,senelerinde... ilk başta hoşuna gidcek, değişiklik olacak... sonra, yarışmalar, koşturmacalar... benim biriciğime çelme atacak belki birisi, hiç bilmediği bir "dövüş"ün önce seyircisi sonra oyuncusu olacak.... biz ona sevmeyi,paylaşmayı öğretirken şaşıracak olan bitenlere... ya da şaşırmayıp ayak mı uyduracak,miniciğim... güçlü olmak,kendini yedirmemek uğruna yiyecek mi başkalarını... bile,isteye can mı yakacak...
gitmeseniz okula..hep böyle kalsanız.. gerçi siz ne olursanız olun benim iremim ve keremim olcaksınız..yazmışım 03/02/2006'da...öyle bir ruh halim varmış demek...
irem ilk koşturmaca için ilk adımını attı.. "seyreltik okul provası" şeklinde,anaokuluna gidiyor..dün başladı, haftanın birkaç günü gidecek... hoşuna da gitmiş keratanın...değişik arkadaşlar, oyunlar vs... neyse iyi olsun, mutlu olsun da...
tuhaf bişi, zor bişi çocuk sahibi olmak..sağlam yürek ister sanırım..her anlamda sağlamlık hatta...
ne tuhaf hissedecek kimbilir, okuldaki ilk günlerinde,senelerinde... ilk başta hoşuna gidcek, değişiklik olacak... sonra, yarışmalar, koşturmacalar... benim biriciğime çelme atacak belki birisi, hiç bilmediği bir "dövüş"ün önce seyircisi sonra oyuncusu olacak.... biz ona sevmeyi,paylaşmayı öğretirken şaşıracak olan bitenlere... ya da şaşırmayıp ayak mı uyduracak,miniciğim... güçlü olmak,kendini yedirmemek uğruna yiyecek mi başkalarını... bile,isteye can mı yakacak...
gitmeseniz okula..hep böyle kalsanız.. gerçi siz ne olursanız olun benim iremim ve keremim olcaksınız..yazmışım 03/02/2006'da...öyle bir ruh halim varmış demek...
irem ilk koşturmaca için ilk adımını attı.. "seyreltik okul provası" şeklinde,anaokuluna gidiyor..dün başladı, haftanın birkaç günü gidecek... hoşuna da gitmiş keratanın...değişik arkadaşlar, oyunlar vs... neyse iyi olsun, mutlu olsun da...
tuhaf bişi, zor bişi çocuk sahibi olmak..sağlam yürek ister sanırım..her anlamda sağlamlık hatta...
Salı, Ocak 31, 2006
i wish...
ne hayaller kuruyor insan.. hayal bu adı üstünde, ama nedense büyüdükçe hayaller gerçekçiliğe bürünüyor...hayaller uçarı olsa da, dayanakları mantıklı kılınmaya çalışılıyor..."şimdi gözümü kapatcam pıt diye bulutların üstüne çıkcam" ya da "şimdi mesela bi anda nerde olmak istesem oraya gidiversem, ışınlanmak gibi, bilim adamları moleküler bölünmeyi..bıdır bıdır bıdır..."
hayallerin ötesinde dileklerimiz var.. her türlü şey için bir dilek.. sanki kocaman bir dilek kuyusu varmış gökyüzünde-hep gökyüzünde olur böle şeyler- atıveriyormuşuz oraya hepsini... hayallerden daha gerçekçi olmasa da,daha inanılırdırlar...
"i wish.."
"..hayatımın bir kısmını çıkarabilcek olsam.. yok çıkartmıyım hiçbiryerini..ama neden kendime yabancı hissediyorum kendimi... su bulsam bi çeşit, yıkasam kendimi, hayatımı...hayatım değişmese,ama temizlense bir nevi..."
öyle işte...
"i'm playing the game
the one that will take me to my end
i'm waiting for the rain
to wash who i am"
hayallerin ötesinde dileklerimiz var.. her türlü şey için bir dilek.. sanki kocaman bir dilek kuyusu varmış gökyüzünde-hep gökyüzünde olur böle şeyler- atıveriyormuşuz oraya hepsini... hayallerden daha gerçekçi olmasa da,daha inanılırdırlar...
"i wish.."
"..hayatımın bir kısmını çıkarabilcek olsam.. yok çıkartmıyım hiçbiryerini..ama neden kendime yabancı hissediyorum kendimi... su bulsam bi çeşit, yıkasam kendimi, hayatımı...hayatım değişmese,ama temizlense bir nevi..."
öyle işte...
"i'm playing the game
the one that will take me to my end
i'm waiting for the rain
to wash who i am"
Perşembe, Ocak 26, 2006
yolcu yolunda..

insan kendini hiçbiryere ait hissedemez bazen.. nereye ait olduğunu bilemez ya da.. orası, burası..başı,sonu..ortası.. cık!değildir.. bulunduğun yerin dışında "başka" bir yerdir, hatta zaman...
ne zaman ki yola çıkarsın, uzaaak yollara, anlarsın ki yerin yollardır.. şehirler, insanlar, memleketler.. ama nedense bir evin de olmalı illa ki diye düşünürsün.. yarı göçebe, yarı ait.. göçebeliğe bile ait olamayış... çok mu edebiyat yaptık, aitlik edebiyatı daha bir uzun olurdu aslında,konu başka.. yazıp, anlatınca hissettiğin zamanki etkisini veremiyorsun işte... kendine bile...
Cuma, Ocak 06, 2006
anlam...
anlam anlam..anlam..anlamlı bişiler söylemek gerek, mi.. anlamsızca konuşurken, bir anlam çıkar mı... sözlerim kim için ne anlam ifade eder, eder mi?birinin bir diğeri için yaptığı bir hareket,söylediği bir söz ne zaman anlam kazanmaya başlar ve niçin? anlamın anlaşılması mıdır, anlamlı kılan..daha anlamlı olsun diye neden denir.. dahayı katan kişiye özel olması mıdır.. özel olmasını sağlayan nedir, anlatılmak istendidiği şekilde anlaşılması mı...
olaylar, durumlar, sözler, hareketler olduğu andaki anlamını taşıyabilir mi, üzerinden zaman geçtikten sonra ya da durum şartları değiştiğinde.. anlamını kaybeder mi.. anlamın,artması da, azalması da bir kayıp değil mi... aslolanın değişmesi değil mi...
anlayan insan bulmak neden zordur da, kaybetmesi çok kolaydır, onca anlayışa rağmen...biryerlerde yanlış anlaşılma mı olmuştur.. anlayan insana, anlayan niteliğini katan neydi ki o halde,denmez mi...
sorular biter mi.. bittiğinde cevaplar mı başlar..cevap ne zaman başlar...başlamalı mı... soru cevabı barındırmaz mı...
yazmak nerde başlar/biter...ya düşünmek... ya söylemek... anlatmak için sözlere mi gerek vardır ya hareketlere...anlamı sabote etmez mi sözler bazen bilinçli, bazen bilinçsiz ve sadece bazen......
anlamdan bu kadar bahsedilince, anlamın anlamı kaymaz mı... anlam.. anlam.. anlam.. anlma.. anmal... analm... analma..... anlama...
olaylar, durumlar, sözler, hareketler olduğu andaki anlamını taşıyabilir mi, üzerinden zaman geçtikten sonra ya da durum şartları değiştiğinde.. anlamını kaybeder mi.. anlamın,artması da, azalması da bir kayıp değil mi... aslolanın değişmesi değil mi...
anlayan insan bulmak neden zordur da, kaybetmesi çok kolaydır, onca anlayışa rağmen...biryerlerde yanlış anlaşılma mı olmuştur.. anlayan insana, anlayan niteliğini katan neydi ki o halde,denmez mi...
sorular biter mi.. bittiğinde cevaplar mı başlar..cevap ne zaman başlar...başlamalı mı... soru cevabı barındırmaz mı...
yazmak nerde başlar/biter...ya düşünmek... ya söylemek... anlatmak için sözlere mi gerek vardır ya hareketlere...anlamı sabote etmez mi sözler bazen bilinçli, bazen bilinçsiz ve sadece bazen......
anlamdan bu kadar bahsedilince, anlamın anlamı kaymaz mı... anlam.. anlam.. anlam.. anlma.. anmal... analm... analma..... anlama...
"içten" konuşmalar...
bir varmış bir yokmuş..çoook uzaklarda, içinde barınmak isteyene kollarını açan, kırmızının sıcaklığını, yeşilin rahatlatıcılığını, sarının canlılığını, mavınin içtenliğini birleştirerek sunan morlara bürünmüş bir yer varmış..
istediğin her konuda konuşabildiğin bu köyün adı amorfistanmış... amorfistanda kendimizle(monologlar-dilemma) ve diğer yazarlarla hasbıhal ettiğimiz yazılar mevcut.. ziyaretinizden memnun olacaklar...
istediğin her konuda konuşabildiğin bu köyün adı amorfistanmış... amorfistanda kendimizle(monologlar-dilemma) ve diğer yazarlarla hasbıhal ettiğimiz yazılar mevcut.. ziyaretinizden memnun olacaklar...
Perşembe, Ocak 05, 2006
düşmek...
hayatın zemini kaygandır bazen, bazen de kaypak....
düşmek kötü bişidir arkadaşım... genelde diyorum yani, yoksa düştüğü anda kahkaha koparan ,kendi kendiyle eğlenen insanlar da vardır..ama belki de aslen bu düşmenin bedliğini bertaraf etmek için bilinçsizce geliştirilen bir savunmadır... hahahahaa ne güzel de düştüm, salaklık işte..vs... potansiyel ve mümkün tüm dış görüşleri,insanların içlerinden geçirdiklerini zannettiklerimizi tahmin ederek herkes söylemeden önce kendine söylemek savunması... en bildik savunma mekanizmasıdır ya hani...
düşülen yere göre değişir de insanın verdiği tepki, sanırım yani... düştüğün yerin ve o yerde bulunanların hayatındaki konumuna göre... kendini çok da güçlü hissetmediğin bir insan güruhu içindeysen, düştüğünde zayıflığın bi kat daha artar belki.. gerçi saygınlığının fazla ve gücünün kesinlikle bilindik olduğu bir yerde düştüğünde de kendini "küçük düşmüş" hissedebilirsin..ne de olsa kimsenin normal şartlar altında yapamayacağı birşeyken seni küçük düşürmek, basit bir düşmeyle bunu hissedebilirsin..
ya kendinden eminsen.. ya da şöyle söyleyelim kaybedeceğin hiçbirşey olmadığını düşünüyorsan ve aslında dolaylı olarak elde edebileceğin de hiçbirşey olmadığını düşünüyorsan.. düşmene gülersin işte... içten yanmalı motor patlamasıyla kopar kahkahan.... bir süre düştüğün yerde kalakalırsın,sanki orası senin evindeki pek rahat televizyon koltuğunmuş gibi... sonra, başını sağa sola sallayıp,üstünü başını silkeleyerek, hayatta insanın başına neler de geliyor edasıyla kalkarsın... sanki yaşadığın düşüş,hayatındaki en beklenmedik en yıkıcı/yapıcı olaydır...ama bilirsin ki, kalkar kalkmaz düşebilirsin yine... bunu bilmek sonsuza kadar oturmana neden olmaz ama işte düştüğün yerde...düşmek gücünü de arttırır insanın...
zirveye ulaşmamış bir insandır bu belki..+ seviyesindeki zirveye ulaşmadığı gibi, - seviyesindekine de ulaşmamıştır aslında... asılı kalmıştır ortalık bir yerlerde... ortanın biraz üstünde, altında... ama ne dipte,ne başta... nötrdür, ama nötr değersiz değildir ki..milyonlarca eksisiyle, milyonlarca artısı vardır sadece...sadece tek bir artısı ya da tek bir eksisi olmaktan iyi değil midir bu...ya da iyi/kötü yoktur işte... kutuplaşmamış insan, hiç bir etkisi ve görüşü olmayan insan olarak görülür ya hani, ne büyük yanılgı... ne bombalar yaratabilecek güçleri vardır aslında içinde... dışında ise kocaman,sağlam bir zırh, içteki yanmaları, patlamaları dışarı yansıtmayan,ama dışardaki en ufak bir etkiyi içeri sızdıran... dışarıya karşı koruma kalkanı değildir yani bu, içeriye karşıdır... içbükey kalkan...dışbükey olanlar başka bir konu...
düşmek kötü bişidir arkadaşım... genelde diyorum yani, yoksa düştüğü anda kahkaha koparan ,kendi kendiyle eğlenen insanlar da vardır..ama belki de aslen bu düşmenin bedliğini bertaraf etmek için bilinçsizce geliştirilen bir savunmadır... hahahahaa ne güzel de düştüm, salaklık işte..vs... potansiyel ve mümkün tüm dış görüşleri,insanların içlerinden geçirdiklerini zannettiklerimizi tahmin ederek herkes söylemeden önce kendine söylemek savunması... en bildik savunma mekanizmasıdır ya hani...
düşülen yere göre değişir de insanın verdiği tepki, sanırım yani... düştüğün yerin ve o yerde bulunanların hayatındaki konumuna göre... kendini çok da güçlü hissetmediğin bir insan güruhu içindeysen, düştüğünde zayıflığın bi kat daha artar belki.. gerçi saygınlığının fazla ve gücünün kesinlikle bilindik olduğu bir yerde düştüğünde de kendini "küçük düşmüş" hissedebilirsin..ne de olsa kimsenin normal şartlar altında yapamayacağı birşeyken seni küçük düşürmek, basit bir düşmeyle bunu hissedebilirsin..
ya kendinden eminsen.. ya da şöyle söyleyelim kaybedeceğin hiçbirşey olmadığını düşünüyorsan ve aslında dolaylı olarak elde edebileceğin de hiçbirşey olmadığını düşünüyorsan.. düşmene gülersin işte... içten yanmalı motor patlamasıyla kopar kahkahan.... bir süre düştüğün yerde kalakalırsın,sanki orası senin evindeki pek rahat televizyon koltuğunmuş gibi... sonra, başını sağa sola sallayıp,üstünü başını silkeleyerek, hayatta insanın başına neler de geliyor edasıyla kalkarsın... sanki yaşadığın düşüş,hayatındaki en beklenmedik en yıkıcı/yapıcı olaydır...ama bilirsin ki, kalkar kalkmaz düşebilirsin yine... bunu bilmek sonsuza kadar oturmana neden olmaz ama işte düştüğün yerde...düşmek gücünü de arttırır insanın...
zirveye ulaşmamış bir insandır bu belki..+ seviyesindeki zirveye ulaşmadığı gibi, - seviyesindekine de ulaşmamıştır aslında... asılı kalmıştır ortalık bir yerlerde... ortanın biraz üstünde, altında... ama ne dipte,ne başta... nötrdür, ama nötr değersiz değildir ki..milyonlarca eksisiyle, milyonlarca artısı vardır sadece...sadece tek bir artısı ya da tek bir eksisi olmaktan iyi değil midir bu...ya da iyi/kötü yoktur işte... kutuplaşmamış insan, hiç bir etkisi ve görüşü olmayan insan olarak görülür ya hani, ne büyük yanılgı... ne bombalar yaratabilecek güçleri vardır aslında içinde... dışında ise kocaman,sağlam bir zırh, içteki yanmaları, patlamaları dışarı yansıtmayan,ama dışardaki en ufak bir etkiyi içeri sızdıran... dışarıya karşı koruma kalkanı değildir yani bu, içeriye karşıdır... içbükey kalkan...dışbükey olanlar başka bir konu...
Çarşamba, Ocak 04, 2006
günlerden bir gün...
Sabahın 6sı.. görünmez bir el dürtmüş, biri kulağıma uyan diye fısıldamış sanki… vücut dinç tabii diyorum, gecenin 2sinde yatmış olmama rağmen uyanıyorum böyle.. tatildeyim ne de olsa, işe gidiyor olsam uyanmazdım, da diyorum… sonrasında istediğim kadar uyuyabilecek olmama rağmen gözümü açmayı reddediyorum bir sure… sağ yanıma yarı dönükken açıyorum yavaş yavaş, eski filmlerde göz ameliyatı olmuş insanların yüzündeki sargılar açılırken açtığı yavaşlıkta ve kırpıştırarak…
Yattığım yerden odamın içinde gözlerimi gezdirmek, farklı ve abuk sabuk hayaller kurmak zevkiyle dolaşıyor gözlerim yine odamda… farklı eşyalar üzerinde birkaç dakikalık duraklamalarla... en verimli cümlelerimi kurduğum, kalksam yazmaya başlasam kitap olur dediğim düşünceler,dekorasyonlar ya da tanıdıklarla/ potansiyel tanıdıklarla yapılabilecek “muhtemel” diyaloglar..hepsi geçer kafamdan…
sabahın 6sı demiş miydim.. hava karanlıktan aydınlığa geçişin ağır adımlarında… etraf sessiz, herşey uyuyor sanki…sanki?? ben,en çok, bir kitap sayfasından çıkmış tasvir gibi hissediyorum odamı böyle loşluklarda… hatta bir çizgi romanın keskin olmayan, yumuşak siyah beyaz çizgileri gibi geliyor.. kitaplığım, masamın üzerindeki düzensiz düzenli eşyalar, duvardaki poster, resim, küçük afiş…yatağımın ayak ucuna gelince duruyor gözlerim… kamera kendini çekmiyor ya öyle birşey… saate son bir göz atışı yapıyorum.. buraya yazmadıklarımla beraber 7:30 a kadar ilerlemiş… film bitmiyor ama ekran yavaş yavaş kararıyor tekrar..
Yattığım yerden odamın içinde gözlerimi gezdirmek, farklı ve abuk sabuk hayaller kurmak zevkiyle dolaşıyor gözlerim yine odamda… farklı eşyalar üzerinde birkaç dakikalık duraklamalarla... en verimli cümlelerimi kurduğum, kalksam yazmaya başlasam kitap olur dediğim düşünceler,dekorasyonlar ya da tanıdıklarla/ potansiyel tanıdıklarla yapılabilecek “muhtemel” diyaloglar..hepsi geçer kafamdan…
sabahın 6sı demiş miydim.. hava karanlıktan aydınlığa geçişin ağır adımlarında… etraf sessiz, herşey uyuyor sanki…sanki?? ben,en çok, bir kitap sayfasından çıkmış tasvir gibi hissediyorum odamı böyle loşluklarda… hatta bir çizgi romanın keskin olmayan, yumuşak siyah beyaz çizgileri gibi geliyor.. kitaplığım, masamın üzerindeki düzensiz düzenli eşyalar, duvardaki poster, resim, küçük afiş…yatağımın ayak ucuna gelince duruyor gözlerim… kamera kendini çekmiyor ya öyle birşey… saate son bir göz atışı yapıyorum.. buraya yazmadıklarımla beraber 7:30 a kadar ilerlemiş… film bitmiyor ama ekran yavaş yavaş kararıyor tekrar..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
