Çarşamba, Nisan 21, 2010

sen de ceddinin hatalarından birisin...

bir zaman bir yerde duyup etkisi altına girdiğimiz hareketler, sözler gibi nereden duyduğumu hatırlamıyorum... küçük olmalıyım bilinçaltımda köklü yer ettiğine göre...
şöyleymiş; kim ne yaparsa karşılığını görürmüş, tamam eyvallah...
ve bazen direkt kendine değil eşine, dostuna, çocuğuna etkisi olurmuş bu yapıp ettiklerinin... aman öyle yapma/deme çocuğundan çıkar sonra gibi cümleler var ya, ondan...
hmmm...
yani başına kötü, hoşuna gitmeyen birşey geldiğinde çok sebep arama, senden öncekilerin yaptığı birşey vardır illa... hatta öyle ki, geometrik bir tümevarımla diyebiliriz ki biri başıma taş atmışsa bunun müsebbibi kabil/habil'dir...
yok ya...
işte bu etkilenme sebebiyle benden sonra gelecek neslimi kendi hatalarımdan temizlemek için uzun süre "allahım yapıp ettiğim ne varsa sonuçlarını bana yaşat da, benden sonrakileri sorumlu tutma" diye dua ettim, zinciri kırayım istedim...

düşünebiliyor musun aslında nasıl bir suçluluk ve eziklik duygusunu da taşır bu, sen aslında kendin değilsin, kendi hayatını yaşamıyorsun da, başkalarının suçunun, günahının, yanlışının vebali için varsın, seninle kefaret ödeniyor gibi birşey... yani sen, senden öncekilerin yanlışısın...
bu etkiyle zaman zaman babamdan, bazen de annemden şüphe ettim... gençliklerinde ne yapmışlardı ki ben bunları yaşıyorum şimdi dedim. yaşadığım şeyin acıtırlığının derecesine göre neredeyse öfke duydum... sevgilim beni aldatır, lan babam da mı aldatırdı acep derdim... biri laf sokuşturup ağzıma mıçar, yoksa annem de zamanında falan filan derdim...

ha diğer sakatlığı da yaşadıklarının, yaşattıklarının sorumluluğunu almama, yüzdelere bölüp ceddinle paylaşma durumu...

yok arkadaşım, öyle kümülatif hatalarla yaşamıyoruz... kabul edemiyorum bunu, evet bir toplamın elemanlarıyız, etkileşim halindeyiz, tabii ki hatalarımdan sadece ben etkilenmiyorum, çevrem de etkileniyor... dengeye inanıyorum yani, ama bırakalım şu kalıtsallığı...

mutlaka bunlar insanların geçmişine ve geleceğine karşı sorumsuz ve bencil davranmaması için öğretilen şeyler... ama bak canıma okumuş, yok muydu zihinsel ve psikolojik olarak daha az tahrip edici bir öğretme yolu...
velhasılı siz de taşın altına elinizi koyun da bari zinciri kırın, yaptıklarınızın sonuçlarını da kendinizin yaşaması için dilekte bulunun... valla bak, lütfen...
ya bi dakka yaaa... ya doğruysa be...


ha bir de şey var... iki elin bile birbirine hakkı geçmeyecekmiş dedilerdi... herhal primattım ki o sıra, sağ elimle ne yaparsam solla da yapıyordum... ahahaha...hey allahım ya...

Salı, Nisan 20, 2010

kıskanıyorum seni be kadın!

ben aklımdan geçenleri yazmaya üşenirken, senin benim aklımdan geçmiş olanları yazmanı kıskanıyorum...

kelimeleri dizişini, benzer şeyler yaşamış, hissetmiş olduğumuzu gördüğüm ama benim dile dökmediğim o cümlelerini kıskanıyorum...

genellemelerini, tespitlerini, ders verir gibi konuşmanı kıskanıyorum...

bunları neden benim yapmadığımı, senin yapabildiğini bildiğim için kıskanıyorum...

sen yaz yine ben okurum...

ağıma nasıl düşürsem...

son zamanlarda ben yozlaştım, bakış açım kaydı falan sanırım...
birbiriyle konuşan bazı insanların yüzünde hep o ifadeyi görüyorum...

böyle konuşuyoruz falan ama amaç ve son belli ifadeli cümleler, jestler, mimikler... flörtleşme değil dediğim başka türlü, saçma sapan... anlatamadım neyse...

işe neden sizi almalıyım...


mülakatlardaki her sorudan bir makale yazılır aslında, ama bazılarından kitap bile çıkar...

hiçbir zaman doğru cevabının ne olduğunu bilemeyeceğimiz bu sorulara ruh halime göre değişir şekilde bazen afilli, bazen ukela, bazen umursamaz, bazen normal cevaplar veriyorum...
"işe neden sizi almalıyım"
"çünkü ben aslanım, kaplanım... çünkü sizin ihtiyacınız benim... çünkü proaktifim, sorumluluk bilincim yüksek, sabırlıyım ama tezcanlıyım, takım ruhuna sahibim, mükemmelliyetçi değilim ama detaycıyım, septik yaklaşırım, çözüm odaklıyım...bıızzzzt vızzzt..."
"peki neden siz de bir başkası değil yani?" -münasip olsa birşeyler demek ister insan ama-
misal bu 2. vurguda sizin diğer adaylardan farklı neyiniz olduğunu soruyorlar sanıyorsunuz ve "çünkü ben farklıyım" demek istiyorsunuz değil mi... biraz öyle, ama aslında kendileriyle ne kadar benzeştiğinizi soruyorlar...

aynı insan ilişkilerindeki gibi... zıt kutupların çekim hikayesini bir kenara koyalım, kendimize benzer olanları seçiyoruz aslında.
sosyal medya sağolsun, epey insan görüyor, tanıyorsun...

farklılaşmanın bir noktadan sonra aynılaşma olduğunu anlıyorsun... da peki o zaman neye göre ayrışacağız, ayrışıyoruz... seçim/seçilim neye göre oluyor yani.
anasını satayım herkes manyak, herkes çok tatlı, herkes zeki, herkes çirkin, herkes güzel... herkes herşey... herkes aaa aynı ben...

ve diyor ki insan; madem bu kadar benzeşiğiz, neden bu tatminsizlik... neyin arayışındayız...
evet yavaş yavaş asıl amacıma geliyorum, eheh... aslında uyar ama, hepimiz kardeşiz bu kavga ne diye şarkısını söylemicem yok...

be hey insanın oğlu!! oğlu lafın gelişi değil ha... bana ne bana ne beni al beni al onu alma'dan başka diyebileceğim birşey yok... ayrışamıyorum, anlıyo musun... yorma beni...
ay tamam be biliyoruz ooefff... kimya, fizyoloji,ince nüanslar zart zurt işin içinde... katil de uşak değil...

aklımızdan esas 3 cümle geçti yer heba olmasın diye 10 yapıp yazdık işte, ne var niye kızıyosun... hadi esas 3 cümlenin hangisi olduğunu falan bul sinirin azalsın...

Perşembe, Nisan 08, 2010

yaşlılık ve evlilik oyunu...

yolda yürürken rastladığım teyzeleri görünce oynuyorum, yaşlandığımda nasıl olcam, bu kimin yaşlılığı acaba oyununu...
misal geçen kızıl saçlı tontiş bi teyze gördüm; boyu kısalma evresine çoktan girmiş, elinde ona ağır gelir gibi duran minik bir market poşetiyle ve karınca adımlarla yürüyen, muhtemelen torun torba sahibi... acaba dedim,ama yok sanmam öyle olmazdım...

sonra istiklal'de arkam sıra yürüyen ve yanındakiyle konuşan; kendisine teyze desem, teyze sensin diye kızabilecek, arkadaşına eski zaman/şimdiki zaman beyoğlu karşılaştırması yapan, tam yanımdan geçerken de söylediği birkaç ajans ismiyle beraber, gençliğim onlarla ve buralarda geçti işte diyen, patlıcan moru tonlamalı siyah saçlı, dik duruşlu, genç kız edasıyla yürüyen "teyze" gibi olur muydum... sanmam, belli ki yazsa kitap olabilecek şeylerle doldurmuş gençliğini...

bir tane daha vardı bak, otelin önünde pat diye karşıma çıktı... hani böyle insan sollarken biriyle burun buruna gelir gibi olursun ya, öyle oldum onunla da... beyaz tenli, esmer uzun saçlarını öylesine tokayla tutturmuş gibi toplamış, gözlerini siyah kalemle gençliğinden kalma alışkanlıkla ya da hala genç olduğunu düşünen, muhtemelen kayışları kopmuş bakış açısıyla-aşağılama için değil bu tanım- çerçevelemiş teyze gibi olur muydum... ne gençken ne şimdi kalemi böyle kullanmanın güzellik vermediğini söyleyen olmamıştı demek... olmazdım, ben hiç öylesine saç toplamış gibi dışarı çıkamazdım, toka kullanamazdım ki...
arkadaşlarımdan buldum ama kim hangisi olurdu diye, eheh...


bir de, en fazla yarım saat aynı ortamda bulunma muhatablığını yaşadığım ve öylece etkileşimde bulunduğum biriyle film izlemeye, pasajları dolaşmaya, boğaz'ı izlemeye gidiyor, evleniyor ve çocuk doğuruyorum... hahahah... bir pide döner ve bir limonata eşliğinde etkileşiyor, bir dolmuş yolculuğu süresince de diğerlerini yapıyorum... harikalar diyarı'nda olan kimdi ki... acıyın diye yazmadım be bunları, komik... kihkih...

Cumartesi, Nisan 03, 2010

şiddet eğilimi...

bugün motorda bir adama kafa göz girişesim geldi, ki düşününce o kadar da sinir olunacak bir durum yoktu. belki hatta ben kendi kendimi sinir etmiş de olabilirim... neyse...
takıldım tabii buna...
herhangi bir gerekliliğimiz olmasa kafasına patlatmak istediğimiz adama yine de şiddet uygulamaz mıyız, ağız dolusu küfür etmek istediğimizde susar mıyız? gelişmiş ve medeni insanı düşündüğümde, otomatik portakal geldi aklıma ve ilkel/öz benliğimizden korktum...

gerçi ben biraz deney yaptım sayılır bu konuda... o "gereklilik" ortada olmadığında ve aynı şartlar altındayken kişiliğinin esneme payı belli, sınırı aşmıyorsun... ama şartlar da değişirse, bilmiyorum işte...

offf yat uyu be...

Cuma, Nisan 02, 2010

birinciyim, birincisin, birinci...

ailenin ilk çocuğu olmak, ilk aşk, ilk maaş...
ilklerin anlamı başka olur derler, tüm ilklerim anlamlı değildi, ama çoğu hatırada yer ediyor evet... ilk çocuk olabilmeyi kaçırdığımdan olsa gerek ilk olabildiğim yer de çok değil, ilk konuşan olabilirim ama, eheh...

bunlardan farklı ilkler var bir de... (sözü) ilk söyleyen olmak, (kavgayı) ilk sonlandıran olmak, ilk adımı atmak, ilk giden olmak... mesajlaşma platformlarında ilk selamı veren olmak ve yine pencereyi ilk kapatan olmak... birinciliğe, ilkliğe yüklenen o bilinmedik anlam yüzünden mi nedir kimbilir, bu 2.kategoride olanları yapınca görünmez ve altına imza atılmamış bir sözleşmeyle güçlü ve üstün de olduğunu beyan edersin karşı tarafa... “yapabiliyorum”u göstermek gibi...

sebepli gidişlerde gerçekten gücü gösteriyor olabilir bu... vazgeçebilmenin, kangren olmuş bacağı kesebilmenin kararını verebilmek ve bunu yapabilmek adına...

ama, “sebepsiz” gidişlerde şu anlamlara da gelir bazen; geride kalan olmayı taşıyamayacağım için gidiyorum, güçlülüğüm değil güçsüzlüğüm, cesaretim değil korkum buna sebep... kandırmaca da olsa, ilk yapabiliyor olmanın desteğiyle yapıyorum bunu... gözüm yeterince kapalı olmadığı için gidiyorum... uğraşmaktansa kaçıyorum...
belirsizliğin ne zaman sonlanacağının müphem sancısındansa, belirliliğin anlık ağır acısını tercih ediyorum ve sana “ama neden sancısını” bırakıyorum, demek gibi...

acılar da, sancılar da bizim için... sebepli mi, sebepsiz mi yi tespit etmeli...



konuyla çok bağlantısı yok ama, canım ya nasıl ağlamıştı... :)


Salı, Mart 30, 2010

konsantre...

birşeyi okurken, özellikle dergi/gazete yazılarında öyle zor konsantre oluyorum ki... gözlerim satırlarda kayarken başlıyor alttan alttan dalgalanma. düşüncelerimi mi düşüneyim, okuduğumu mu düşüneyim ayrımında, sar başa bir daha oku yapıyorum... o gün ofiste neler olmuştu, nasıl da rezil oldum çocuğa, yarın ne giysem gibi dünyeviliklerden başka bir de şöyle oluyor...

okuduğum şey ne demek istiyor anladım mı, yoksa anlattığını düşündüğüm şey mi zannettim... aman okumiyim boşver... peki bunları sonra kullanacak mıyım... kullanıp kullanmayacağıma göre mi okuyacağım... bunları düşünme de oku... okuyorum zaten... okuyosun ama aklın beyninde... tamam başa dönüyorum o zaman... bi dakka bunu okumayı gerçekten istiyor muyum, yoksa hani ne biliyim... daha neden bahsettiğini anlayacak kadar okumadın ki... bak kaç satır gitti yine, hadi satır başı yap...

Çarşamba, Mart 24, 2010

hamur işi..

hamurunda yoksa olmuyor işte... kimisinin su ve süt yerine tükürükle yoğrulmuş, istediğin kadar öyle olmaya çalış gibi’den ötesini göremezsin... patlar, açık verirsin...

ya yoğrulduğun hamurla pişmeye çalış, ya yeniden yoğrul... diğer türlü ekşir, bozulur ve pişemezsin... kabartma tozu unutulmuş kek gibi, kabından taşmayı bırak, kabaramazsın... tadın olmuşla olmamış arası, ama kesinlikle doyuruculuktan uzak, lapçik olmuş pilav gibi kalırsın öyle... sonra füzyon da her tarifte tutmaz, ben yaptım oldu diyorsan buna önce kendin inan, sonra sun...

ha sen piştin de sofradaki yerini mi dert ettin... merak etme iyi piştiysen bulunamayacağın sofra yok... sade ama merak uyandırıcılığınla her tadanda hoş bir tad bırakacaksın...

afiyet olsunlar...

Salı, Mart 23, 2010

cenin pozisyonu...

nedir bu cenin pozisyonunda kuytuya çekilme... uyuyup uzun bir süre uyanmama... gitsem dönmesem uzun bir süre istekleri... hatta denize dalsam dalsam dalsam, bir süre çıkmasam duygusu...
yorgunluk, sıkkınlık, kaçış...
değişmeye, değiştirebilmeye olan inanç azalması...

-------------

yazık ama bize... yutkunduğumuz cümlelerin yarattığı mide yangısı, kalp sızısı, baş ağrısı...
neden bunu yapıyoruz kendimize "güçlü durma gerekliliği" ve gurur mu, gerçekçilik mi...

kendini fazlaca önemsemek mi... basitsin, böceksin aslında, debeleniyosun işte...

--------------

"mutlu musun" sorusuna hemencik evet diyebilecek kaç kişi var... mutlu olmamız garip ve mutlu olmamamız normalmiş gibi davrandığımız sürece, suç gibi algılamadan evet mutluyum diyebilecek kişilerin oranı düşük çıkar sanırım... mutluluğun rafine, som, saf bir madde olmadığını unutuyor muyuz? ne gerekiyor ki %100 mutluluk için... yapılamamışlıkları, yaşanmamışlıkları, kırılmış dökülmüşleri, bitenleri, başlamayanları düşünüp nereye kadar ilerler bu gemi...
ve mutsuzluk... çocukça, ergence falanca mı ki... mutsuzluk da bir hal, özümsemek gerek... her zaman laylaylom, her zaman enerjik, her zaman güleç, her zaman espirikligeyiklicıvatasıgevşek olmak da tuhaf...

--------------

offf bahar yüzünden bunlar... kimseye demiyorum bunları kendime laf anlatmaya çalışıyorum işte... hem bazen zihnim de rölantide oluyor, n'olcak...
hadi bugün erken yatayım...

allahım........ ......... ................ . amin :)

Cuma, Mart 19, 2010

-myspace-

masama her gelen bi uyyyy çekiyor... ne güzel diyen de var, ne karışık böyle diyen de... bana normal geliyor :)




fotoğraf postumdan sonra koymam da iyi oldu hani, ahahah...

Salı, Mart 16, 2010

hırsım ne az ne de çok...

Canım sıkkın
İçim sıkkın
Canım sıkkın
İçim sıkkın

Çünkü saçım sarı değil ki
Yüzüm güleç durmaz ki
Örften adetten anlamam
Dedikodudan pek hoşlanmam

Herkese ısınmam ki
Car car car konuşmam ki
Gerdanımı kıramam
Reklam için soyunmam

Ama ne yapsam
Ne yapsam
Ne yapsam da...

Ben ölmeden ünlü olsam
Magazin programına sunucu olsam
Ben ölmeden ünlü olsam
1 evde gelin olmak için yarışsam

Ben ölmeden ünlü olsam
Magazin programının rüküşü olsam
Ben ölmeden ünlü olsam
Canlı yayında bol bol ağlasam

Manşetlik hayatım yok
Hırsım ne az ne de çok
Arkanızdan konuşsam
Yüzünüze bakamam

Peki ne yapsam
Neler yapsam
Neyi satsam da

Ben ölmeden ünlü olsam
Magazin programına sunucu olsam
Ben ölmeden ünlü olsam
1 evde gelin olmak için yarışsam

Ben ölmeden ünlü olsam
Magazin programının rüküşü olsam
Ben ölmeden ünlü olsam
Canlı yayında bol bol ağlasam

Biraz daha param olsa
Biraz daha gücüm olsa
Biraz daha yüzüm olsa
Biraz daha ünüm olsa


...bir/ 3.1 / üçnoktabir- ölmeden ünlü olsam

Pazartesi, Mart 15, 2010

fotoğraf hafıza

tatile ya da bir yerlere gezmeye gittiğimde dakka başı fotoğraf çeken biri değilim, genelde görmüş ve orada bulunuyor olmanın mutluluğunu tatma duygusu daha ağır basıyor... çünkü fotoğraf çekeyim derken doğal algım bozuluyor gibi geliyor... hafızaya almak daha tercih edilesi... tabii yine de belgeliyorum bazı anları, fotoğraf karşıtı da değilim yani...

ama son zamanlarda bu fotoğraf olayını düşünmeye başladım... ne orada bulunmak, ne kendine belgelemek sanki dert... paylaşım ortamlarının manyaklığı etkisiyle paylaşmaktan da ziyadesiyle bir gösterme dürtüsüne dönüştü sanki bu... eleştiriyorum ama ben de etkisindeyim az biraz ve rahatsız oluyorum bundan... kantarın topuzu kaçmaz umarım :)

amaaan gel-gitliyim nasılsa yarın öbürgün başka şeyler dersem şaşırma, eheh..

Cuma, Mart 12, 2010

bir suç işledim...

Geçen gece taksim’den dönerken bir kaza yaptım, daha doğrusu yoldan geçen bir adama çarptım... ne yapacağımı bilemeden de kaçtım oradan... nasılsa böyle kazalar çok oluyor ve kim vurduya gidiyor insanlar... sonrasında gazetelerden gördüm ki adam ölmüş...büyük vicdan azabım oldu, polise gitsem mi acaba diye, ama vazgeçtim... allah’ın tek salağı ben miyim, çarpıp kaçan, bu suçu işleyen binlerce belki milyonlarca insan var dedim... itiraf edip de, tüm insanlığın suçunu ve insanların öfkesini niye üzerime alayım ki...

ne düşünüyorsunuz bunları okuduktan sonra... bir canı yanlışlıkla dahi olsa o şekilde aldığım, onu ölüme terkettiğim için insanlık suçu işlediğimi, ne kadar adi ve şerefsiz hatta korkak olduğumu mu... hatta hatta beni öldürmeyi?

insanlık suçu işlemenin mi, yoksa bu normal birşeymiş gibi hayata devam etmenin ve olan/ olabilecek tüm bu suçları meşrulaştırmanın mı daha kötü olduğunu düşündünüz mü?
Muhatap/kurban birey olduğunda bunları ne kolay dile getiriyoruz, o kişiyi yargılamadan idam bile ediyoruz... çoğunluğun, böyle bir cinayet sonrasında “ama şoförün de gerek kazayı yaparken gerekse sonra kaçarken haklı sebepleri olabilir” dediğini sanmıyorum... işin tuhafı bu çoğunluk kısım, söz konusu ülkelerarası savaş, saldırı, katliam ya da suikast vb bir durum olduğunda bir anda yer değiştiriyor ve “ama haklı sebepleri olabilir” diyor...

Şüphesiz uluslararası ilişkilerin ve savaş/ kaos ortamlarının farklı psikolojileri ve politikaları olabilir, en basitinden çıkarların oranı çok farklı boyutta işin içindedir... ama yapılmış olan bir suçu reddetmeniz, olan/olabilcek benzer diğer tüm suçlara da göz yummanız, yargılanmalarını istemeyecek olmayı kabullenmeniz anlamına gelir...

Birşeyin insanlık suçu sayılması için kıstas nedir? Ve bu suçu reddetmek onu gerçekleştirmek kadar ayıp ve utanç verici değil midir?

Kavramlar ve yüklediğimiz anlamlar farklı olduğu için soykırım demedim... soykırım ya da cankırım, farkı olmamalı...

Günlerdir kafamdan bir dolu şey geçiyor, toparlayamıyorum... yine de tam olarak anlatamamış olabilirim, ama benim basit penceremden şimdilik gözüken bu...


-allahım sen ne kurban ne muhatab et bizi-

*ilk paragraf misaldir

Perşembe, Mart 11, 2010

kayıp olan hangimiz...

dün hayatın minik tesadüflerinden biriyle sinema bileti 'kazandım'...

nezih ünen'in "anadolu'nun kayıp şarkıları" isimli filmini epey bir önce arkadaşım ve bigumigu sayesinde duymuştum, merakım uyanmıştı, izlemek istemiştim... ama açıkçası dün bilet kazanınca hem sevindim, hem de o kadar saat şarkı/türkü kesin bayılırım, uyurum acaba gitmesem mi falan diye düşündüm...

yine de bunun boş beleş bir tesadüf olmama ihtimalini değerlendirmeliyim, orada olmalıyım dedim... nişantaşı'nı da seviyorum zati, hava da soğuktu ama yağmurlu değildi... e iyiydi bu kriterler...

gittiğimde henüz kalabalık tam oluşmamıştı, kırmızı halı yürüyüşümü de gayet yorgun bir halde ve paspal iş kıyafetlerimle yapmış oldum... evet itiraf ediyorum, o anda kendimi ortama ait hissetmedim ve kaçıp gidesim geldi, neyse... bu aidiyetsizlik ve yorgunluğun da etkisiyle kokteyl ortamında takılmak yerine salona gittim ve ekranı tam ortadan gören en güzel koltuğa oturdum... :) kalabalık salona doluşana kadar da biraz kestirdim...

ve film... harikaydı... tarif edilemez bir şekilde hoşuma gitti, gülmsetti, gözlerimi doldurdu ve -gerçi belki bu kişisel birşey ama- daha komiği (niye komikse) hayatıma girmiş olan ve o sırada aklıma geleceğini tahmin etmeyeceğim kişiler film şeridi içinde gözüktüler bana... acaba başkalarına da olmuş mudur bu, hayatlarından kısa bir özet, kesit görmüşler midir... yolculuğa çıkmışlar mıdır kendi içlerine doğru...

anadolu'nun kayıp şarkıları'nda kendimi buldum, kendimi bulurken unuttuğum(uz) birçok şeyin de farkına vardım... o film içinde rol alan ve benim 'gördüğüm' kimse eksik olmasın, hepsi sağolsun, hep olsunlar istedim... onlarla var olduğumu(zu) hissettim...
(film sonundaki açıklamalarda bazılarının vefat ettiği bilgisinde ağladım da...)

görerek, duyarak tecrübe edin anadolu'nun kayıp şarkıları'nı...

nezih ünen senin ve ekibinin eline, yüreğine, fikrine sağlık... eksik olmayın...

*izleme fırsataını veren mavi'ye de özel teşekkür*

Salı, Şubat 23, 2010

ya havva olsaydım...

çok bunaldığımda dünyaya gelmiş, göçmüş, hala daha yaşamakta olan milyarlarca insanı düşünüp rahatlamaya çalışıyorum...
özgün değilim, sorunlarımın tıpatıp aynısını yaşamış birileri illa vardır diyerek... tabii bilemiyorum nasıl yaşadılar, nasıl öldüler ama vardılar, varlar... ya boğuştular ya vazgeçtiler... sonuç ne olursa olsun yalnız değilim yani.
yalnızlık paylaşılmaz denir ya, bence insanlık olarak paylaşabildiğimiz nadir bir olgu/duygu yalnızlık...

ama ya havva olsaydım, benden önce kadınlık olmamış olsaydı, neyi dayanak alırdım kendime, eyvaaah ! :)
ilk ve tek ben yaşamıyorum ki nasılsa diyemezdim... ilk pms'te kendimi öldürürdüm misal,ahahah... vel hasılı havva güçlü kadınmış, güçlüymüş de... acaba... yani...

meyve imgelem mi, yasağı mı temsil ediyor, cinselliği mi falan diye düşünmeden basitinden gideceğim havva neler yaşamıştı acaba diyerek...

çaba harcaması gerekmediği, tek ve kıymetli olduğu halde neden adem'e meyveyi sundu ki, salak kadın değerini bilsene... halbuki kendinin özel olduğunun farkında olsaydı, adem'in ona sofralar düzmesini bekleseydi ya... erkek keşfeder, kadın keşfedilir, hayvanlar bile biliyor yahu... bir biz öğrenemedik !
sahiplenmenin yorgunluğunu değil, elde edilmenin keyfini yaşasaydı...

kıskanç mıydı havva? kimden kıskanacaktı ki demeyin, o bir kadın...
gerekirse sudaki yansımasını bile kıskanabilirdi :) bu yüzden ne yaptı, adem'in hiç ihtiyacı olmadığı halde yapraklardan kıyafetler dikti... meyveyi ağaçtan koparıp hüpleteceklerine n'aptı, gitti salatasını yaptı, soslar hazırladı...

on dönüm bostan hadi havva sen de uzan diyeceğine, ay burnun mu akıyor ademim dur sana arılar dötümü iğnelese de bal alıp geleyim limonla iç demedi mi, dedi...
adem'in istemesine,çaba harcamasına hacet kalmadan her şeyi verdi mi... verdi, verdi, verdi...veni vedi non vici...

ve adem sıkıldı... ya rab dedi benimle hayatı paylaşacak diye bir şey yarattın, ama o avcuma konacağını bildiğim bir pervane oldu çevremde... isterdim ki olmasın pervane, ben olayım ona divane...
ve rab ona dedi ki, belanı arıyorsun, bi siddigit dünyaya gör........ neyse yazmayayım çarpılıcam, eheheh...
gerçi dünyanın tek farkı bir çok havva olması...

ben başka şeyler yazacaktım, bu yazı niye buraya geldi anlamadım, anlayan varsa beri gelsin...
:)

adem elması denen kemik olayını da çok severim ;)

Pazar, Kasım 22, 2009

mutlu doğum haftası...

bugünkü aile etkinliğimizle başlamıştır efenim... :)

irem ve kerem kardeşlerin doğaçlama "tiyatrosu" sonrasında, irem'in benim annem güzel annem şarkısını teyzem versiyonuyla okuması, gözlerin dolması ama çaktırılmaması... yenen pasta, kurabiye ve kek sonrasında, keşke tuzlu birşeyler de yapaymışım hissiyatı... beşiktaş-fenerbahçe maçının bir "hediye" misali hezimetle sonlanması... kasım ayı'nın doğanlarımızdan çok kaybettiklerimizle dolu olmasının sızısı...
yılların geçmesine üzülürken, her iş günü bittiğinde sevinmenin ne tuhaf olduğunun farkedilmesi...
falan fıstık... böyle işte...



ikrama başlanmadan didiklenmiş kekimizle bir görüntü...
çocuklarla fotom yok ama... :(

Pazar, Kasım 15, 2009

happy friday at happy moon's...

hani böyle beyin dalgalarınızın aynı şekilde zıpladığı arkadaşlarınız vardır... hesap kitap da yoktur, teklifsizlik denilen özgür ortam vardır. hatta onlara arkadaş demek haksızlıktır...

neyse, geçen cuma kendim için neredeyse oturup ağlayacağım bir moddayken, bu arkadaşlarımdan birisiyle-zati kaç tanelerse işte- buluşmaya gittim. ben cehennemin bir ucundan hareket ettiğim için, yol boyunca da epey zamanım oldu, kendimi didiklemeye... buluştuğumuzda onun da canını sıkacağım diye de üzülüyordum bir yandan...
canım arkadaşım beni gördü ve çantan ne güzel kız, valla tam da benim botlarımın renginde, versene bana şeklindeki kızlar arasındaki klasik denebilecek diyalog sayesinde kara bulutları dağıttı ilkten.
hem bedbahtlığı bile alay konusu yapabiliyorken gülmeler eksik kalmıyor tabii...

happy moon's'a gittik-süreyya'nın karşı sokağında-, menüden süper yemekler sipariş ettik-çok lezzetliydi... o sırada bir muhabbet ki allah nazardan saklasın... hüzünlendik, gülüştük... sonlara doğru ya ama bu çantayı istiyorummm şeklinde konu tekrar çantaya gelince senden değerli mi tabii al şekerim dedim...

herşey normal değil mi, bu tarz diyaloglara çoklukla şahit oluruz, olursunuz... "kazağını bi versene takılayım biraz" ya da "çantanı versene havamız olsun" falan diye, ama eyleme dökülmez pek.
biz n'aptık, happy moon's'tan bir poşet istedik, ben çantamı ona boşalttım ve çantayı arkadaşıma verdim, bu esnada sürekli güldüğümüzü söylememe gerek yok tabii... annemlere anlatırken de bir posta güldüm, aklıma geldikçe de gülüyorum... aramış diyor ki bir de, tonu tutmadı bunun n'apcaz, ehehehe zillli...

Pazartesi, Kasım 09, 2009

karşınızda profit erolum...:)

bir takım söylentiler çıktı efenim, yok ben yapmamışım falan. bir kez daha başıma gelmişti yıllar evvel, yaptığım keki, ekmek aldığımız fırının poşetine koyup götürmüştüm de, dillerine dolamışlardı-benim arkadaşlar. arkadaşlar değişti zan değişmedi... kendim yapmasam, bile bile pastane poşetine koyup getirir miyim dedim, dedektifçilik yaptılar.
ee bunların olacağını bilmiyor muydum... biliyordum ve n'apmıştım, belgelemiştim... :D
tarifi de verebilirim, bazı değişiklikler yapıp yeni bir tad oluşturmak da istiyorum aslında, sonra da isim bulacağız... ;)





afiyet oldu :D

Perşembe, Kasım 05, 2009

hatıra..

aylar, yıllar sürmesi gerekmiyor anın, anı olabilmesi için...
gözün göze değmesi ya da son anda farkedip de ufak bir tebessümün içine sığdırıldığı saniyeler de hoş bir anı olur, gözünü kapayıp tekrar tekrar yaşamak istediğin... bir nevi mühürdür bu anlar, dur unutmayayım hatırlayayım dersen olmaz, sonradan farkedersin zati, o anın kendince izi olduğunu... en tatlısı senin dışında gelişip, plansız olanı...

..........


bir de kaybedilenler var, sadece ve sadece anılarda kalanlar... mekanları cennet olsun... kaybettiklerim arttıkça elimdekilerle paylaştığım zamanları güzelleştirmeye çalışıyorum, ama o "an" geldiğinde hiçbiri yetmeyecek yine de... özlüyorum sizi...

Çarşamba, Ekim 28, 2009

romantik gerçeklik..

ne dağa çıkmış bir oğlum var, ne dağdakiyle çarpışan...
o yüzden oğlumu yitirmedim de silahlar altında...
belki bundan sebep böyle hayal kurup, dileyebiliyorum barışı rahatça...
dursun kanlar diyorum.. yerdeki de dağdaki de ölmesin daha...
oğullarını kaybeden anaların yüreği dinmediği için mi silahlar susmuyor yani hala...
bir sizden bir bizden...
sonu yok mu diye sormak romantiklik olmalı işte bu yüzden...

perspektifle alakası yok..

abi kardeş tribi işte.. orta boydu sanırsam..
ben beğendim bu, tarçınlu,sütlü, zencefilli çayı.. kilimanjaro'nun havası karışmış içine falan...

Salı, Ekim 20, 2009

piştt..anlatacaklarım var...

epey bir süredir bu ne biçim hayat modunda, bıkkın dolanıyordum...
sonra ufak bir düşünce gücünün ne kadar değişik sonuçları olabileceğini gördüm...

hepsinin gelişim sürecini toparlayıp anlatabilceğimi sanmıyorum.. ama deneyeceğim...

olay 1... MJ'in ölümünden sonra facebook'ta bir arkadaşın profilinde yorumlaşmalar gerçekleşir.. haydi beat it yapalım istanbul'da diye.. benden daha "deli" bir arkadaşımız da sağolsun taşı atar... dalgalar boy boy yayılır.... bu deli arkadaşın adı seda'dır...

olay 2... bir pazar sabahı arkadaşlarla çengelköy'de kahvaltı yapılır... o arkadaşlardan birine 7.lale sözü verilmiştir vakti zamanında, ama ortada 6.lale bile yoktur daha.. bu kadim söz yad edilir... ve esnasında lale hediye edilmiş eski bir dost da hatırlanır...(bkz.olay3 kişisi ve o da seda)

olay 3..üsküdar'da eskiden sahaf olan şimdi ise market ve restorantların paylaştığı mekandan geçerken, üniversiteden bir arkadaşım aklıma gelir.. o sahafa girer boş boş dolanırdık.. şanssızlık bu ya, kopmuşuzdur... facebook'a ilk girdiğim zamanlar aratmış ama bulduramamışımdır... lale 1, sahaf 2.. beyin dalgalarım iyice titreşmektedir.. eve gider gitmez ortak arkadaş olma potansiyelindeki kişilerin listeleri taranır..ve bingo!! bulunur.. yazışılır.. araşılır.. buluşulur.. mutluluktan başlar tavanlara çarpar...(bu arada yazışmalarda "verdiğin lale duvarımda duruyor hala" der birden, nasıl bir beyinsel dalgalanmadır bu...)

olay4.. olay1 ile bağlantılı olarak beat it dansını 31. avrasya maratonu halk koşusu sırasında köprüde de yapmaya karar verilir...
.........

avrasya maratonu'nun bu kadar keyifli geçebileceğini tahmin etmiyordum.. bitirdiğimde ayaklarım zonkluyordu, bacak kaslarım patlamış gibiydi ama.. çok ama çok keyifliydi... mutluydum...



ve beat it dansını yaptık.. iyi ya da kötüydü... ama kesinlikle güzel olan birşey vardı ki, birbirini daha önce tanımayan türlü çeşit yaklaşık 200 kişi tek amaçla ve iyi niyetle bir araya geldi.. böyle bir duygu birlikteliğine bir daha şahit olabilir miyim bilmiyorum... abartmıyorum bak... ve bakmayı, duymayı becerebildiğinde insan, birşeyler de öğreniyor daima... mutluydum...


biri eski dost, diğeri yeni kazanç 2 seda oldu hayatımda... mutluyum...

ve son olarak, geçtiğimiz mayıs ayında oluşturulan ekiple, eylül ayına kadar yaptığımız kısa film çekme çalışmalarımız sonlandı.. hem de ödülle... film çekmek, ödül almak da güzel şeyler ama o yolu gerek stresle, gerek neşeyle yürümek de çok güzel... hele o yolu yürürken yanınızda sizi anlayan ve değerli insanlar varsa... mutluyum...


umarım artık hayat taşım tekrar yuvarlanmaya başlamıştır ve bir yerde duruverip kalmaz yine...
ve bir fizik kuralını unutmamak gerekir... iki eşyanın yer değiştirebilmesi için üçüncü bir boş alan gerekir...
yani, boşluklar oluşmadan yeniliklere yer açmak zordur...

Pazar, Ekim 04, 2009

silikon kalıp..

şu silikon kek kalıplarından ramazan'da mıydı neydi almıştım...

iki gündür de nedeni bilinmez-ama tahmin edilebilir- kek, pastacılık, çikolata yapımı olaylarına el mi atsam diye düşünürken, kek yaptım.. ooo aman allahım ne büyük olay değil tabii de,evde henüz biri bitmemişken yenisi yapılmış keklerimiz mevcut.. :))...

birisi kafadan uydurma her zamanki gibi, yani daha önceden bilindik bir tarifi eksiltip çoğaltarak yeni hale soktum... muffin kalıplarında pişirdim...

diğeri facebook'taki arkadaşımdan ilhamla havuçlu kek oldu..bunun da malzemeleriyle oynadım biraz gerçi... o da çiçek kalıpta pişti..

diyorum ki her haftasonu böyle ilham gelecekse ve ailecek tüketirsek yazık bize .. alayım kekimi, siz de kalkın gelin iki sohbet edelim... -ben bu kadar sıcak bi insan mıydım ya, kendimden şüphe ettim bi an- :D neyse bunu düşünelim yine..ehehe..

aman! kalıptaki sıcaktır..yanmayın..:P

Pazartesi, Eylül 28, 2009

tren kalkıyor..

yanlış zamanın yanlış yolcularına son çağrı...
doğru zamana kalkacak olan trenimiz perondan ayrılmak üzeredir...
doğru yaşam için son şansınızı kaçırmamanız rica olunur..
iyi yolculuklar dileriz...

Cumartesi, Temmuz 18, 2009

olasılıklılık..

ihtimal yaratmaya çalışmaktan..
ihtimalleri planlamaktan..
sıkıldım, yoruldum.. bırakıyorum...

olasıysa kendi olsun...

Salı, Haziran 30, 2009

eci eci vokki..

şaşırdım.. maykıl hasta haberlerini duymamıza rağmen.. o(nlar) ölümsüz müydü ki...

daha önce nefesimi kesen durumlarda söylediğime benzer şekilde nefesim kesilmedi, donakalmadım da... ama benim de bir parçam eksildi sanki.. bu eksilme yanlış anlaşılmasın ha.. -allah gecinden versin- çok sevdiğim, cancağzım birini kaybetmenin verdiği üzüntüyle hissettiğim eksiklik duygusundan farklı...

bir dönemim mi gitti.. yaşlanıyorum lan ben mi oldum...

en yanlış anlaşılan şarkı sözleri onundu çocukluğumdaki...
belki kendisi de anlaşılmadı pek, sonra...
az düşmedik yere 45 derece eğimle durma çabalarımızda..
ay yürüyüşünü yapabilen arkadaşlarımızı kıskançlıkla beraber takdir ettik çocukça...
boyun kıvırmalar, sert, yumuşak bilek hareketleri... kısa paça pantalonlar...
ilk, beşiktaş vapur iskelesi'nde beklerken izlemiştim thriller klibini... 23 nisan şenliğine mi gidiyorduk neydi...

"şanı şöhreti olduğu halde neden böyle şeyler yapıyor bu insanlar" sözünün en çok muhatabı olanlardandı.. yanlış bir cümle halbuki.. şandı, şöhretti çoğu zaman böyle şeyler yapmalarına sebep belki..

karakteri nasıldı, bilmem.. tümüyle örnek insan mıydı, sanmam.. ama efsane mi oldu, evet...
tarzı vardı...orijinaldi, taklidi çoktu...
bir de güzel gülümsüyordu...

gençliğimden, çocukluğumdan böyle parçalar eksiliyordu ya, ben de eskiyordum ya.. geçmiş zaman kullanmak bile rahatsız ediyordu ya, sanırım işte öyle birşeydi...


kanallar michael jackson anısına kliplerinden derlemeler yapıyorlar şu sıra... izlesem izlesem sıkılmam gibi geliyor...

ölmeden cehennemi tadanlardandı belki, belki kendi cehennemini kendi yaktı... umarım birgün huzur bulur...

Pazartesi, Mayıs 11, 2009

yay hareketi nedir...

Link: SansüreSansür 01

Link: SansüreSansür 02

Link: SansüreSansür 03

Link: SansüreSansür 05

sansüresansür hareketini destek için çekilmiş filmler...

benzer şekilde virütik olmak isteyenler için görseller de şöyle..


detaylar için sansuresansur 'e tıktık...

planlanmış hizmet dışı kalma saati..

blogger sağolsun arada bir böyle uyarı veriyor, yarın için yine vermiş... bakım onarım çalışmaları için olsa gerek...
planlanmış hizmet dışı kalma saati şudur budur şu tarihtir diyor.. detayları tıklıyorsun, bir 10 dakikanızı alacağız, ulaşılamayacağız diyorlar.. eyvallah..

keşke hizmet dışı kalma durumları hep böyle yıkama yağlama durumları için olsa da, erişime sonsuza kadar engelli şeklinde olmasa...

youtube 1 senedir kapalı, şimdi dailymotion da kapalı.. sonu nereye gidiyor bu durumun..

.ıçımızı yayarak değil, yayılarak birşeyler yapmak lazım...

11 mayıs yeni başlangıç..

Pazartesi, Mart 30, 2009

seçimler...

seçmek ve vazgeçmek işte bütün mesele bu..
yok mesele o değil..

oy kullandığımız yer bu sene değişti.. ben ve ailem, benim ilkokulumda oy kullandık...

ve farkettim ki, okulun o geniiiiş bahçesini daraltmışlar... girişteki merdivenlerin mermer trabzanları kısalmış, basamak araları küçülmüş.. okulun o devasa kapıları, duvarları neredeyse alçalmış..
hiç de duymamıştım öyle bir yeniden yapılandırma olduğunu falan...

yeğenlerimin okuluna gittiğimde gördüğüm ufak tuvaletler, lavabolar, merdivenler, sıralar çok normaldi halbuki...
ya benim ilkokulum, kocaman değil miydi... kocamanlığı benim gözümde miydi..

özel not.. bir de ben ilkokulda yaşıtlarıma göre miniktim.. kimse ilkokula gittiğime inanmıyordu.. ehe

Pazar, Mart 22, 2009

Cumartesi, Mart 07, 2009

anlamsız..

insanlar;
anlarlar ama anlamazlıktan gelirler...
anlamazlar ama anlamış gibi yaparlar..

Cuma, Şubat 20, 2009

başın göğe mi erdi..

ağlarcasına haykırıp, neden, ama niye, niçin diye sormak istemek, ama bunları sormanın anlamsızlığını hatırlayıp sormaktan vazgeçmek, büyüdüğünü anlamak, ama anlamak istememek... hep sormak istemek.. çünkü cevap beklemek... çünkü ümit etmek...

ümidin...

neyse...

Çarşamba, Şubat 18, 2009

böyledir..

bazı insanlara baktığınızda kendinizi mutlu hisseder ve sahip olduğunuz-şeyler- için şükredersiniz...

bazı insanları gördüğünüzde kendinizi mutlu hisseder ve fakat hiçbir zaman sahip olamayacağınızı- şeyleri- hatırlayıp, burulursunuz..

bazı insanlara baktığınızda ise kendinizi şanslı hissetmenin acısını yaşarsınız...

Pazartesi, Şubat 02, 2009

sevgi..şans..

ismimin bu kadar çok olduğunun farkında değildim, çünkü farkettirmemişti insanlar..
ama geçen cuma taxim'de nereye girdiysem, nerede dolaştıysam, bulunduğum her mekanda, istisnasız, ismimi duydum.. kendimi farkettim..

evet insanlar çılgın gibi ismimi sayıklıyorlardı.. bazıları paçama yapışıyor, bırakmak istemiyor, yerlerde sürünüyordu... ben ne yapacağımı bilemez haldeyken......

* . * . * . * . * .* . * . * . * . * .* . * . * . * . * .* . * . * . * . * .* . * . * . * . * .
şans eğer matematiksel birşeyse herkesinki eşit olmalı.. şanslı nasıl olunuyor o halde.. bir torbadan çekilen topun kırmızı çıkma şansı mıdır, topu kırmızı çekme şansı mıdır...
neyse işte...

kabak çiçeği gibin açmak..



taxim-2009-ocak

Çarşamba, Ocak 14, 2009

Pazartesi, Ocak 05, 2009

iç yangısı..

bir yerlerde, birileri gülmeye hasretken, ağlamak için sebep arıyorsak...



free zone

şarkı: Chad Gadya - Chava Alberstein

Cumartesi, Aralık 27, 2008

niptuck..

yaptırırsam, ki çok düşük bir ihtimal, böyle birşey olacak..


dergi kapağında gördüğüm ve asıl aradığım görsel bunlar değildi ama idare edeceğiz artık..


ve alırsam,ki yakın zamanda pek olamayacak ama, şunlar gibi birşey olacak..

Pazar, Aralık 21, 2008

avuç içi kadar..

aklıma takıldı..

farklı parfümler sürünmüş onca kişiye sarılıp, sigara dumanı kokan mekanlara girip çıkmama rağmen.. burnumda neden bir koku sabitlendi... neden o koku..püff..

koku demişken, burunları hassas hayvanlar kediler; çöplerin içine gömülüp yemek ararken pis çöp kokularını nasıl burunardı edebiliyorlar.. mideleri bulanmıyor mu.. algı seçiciliğiyle beraber tıkacılığı da yapabiliyorlar mı..

seversen sevilirsin, sev ki sevilesin gibi şeyler falan filan derler ya.. öyle olmaz ama hani ya da yorum farkıdır.. neyse,benim en sadık sevgililerim sayılar.. ben onları çok sevdiğimden onlar da bana oyunlar oynayıp sevindiriyor.. yoksa saate 17, 27, 37 ve 47 geçe bakmış olmamın başka bir açıklaması olabilir mi.. takıntı mı?? tesadüf mü??.. yok canım, ben sevgiden diyorum... yorum farkı diyelim buna da o halde..

avuç içi kadar mutluluk yeter diyor ya şarkıda.. avuç içi kadar mutluluk az mı.. sevdiğiniz birinin yüzünü avcunuzla iki yandan sarsanız, duyacağı ve duyacağınız mutluluk mesela.. dimi.. değil..

hmm.. ben mağazada falan birşey gördüğümde, aklıma biri(ler)ini getiriyorsa onu almayı ve hediye etmeyi seviyorum.. hatta kendime engel olamıyorum, o derece ki, samimi olduğum kişiler hadi neyse de, bazen çok yakın olmadıklarıma da yapıyorum... bu beni tuhaf gösteriyor olabilir mi ki...

sesim kısıldı.. iş çıkışı normalken sabah kalktığımda boğumlanmıştı.. gerçi karizmatik de denebilirdi ama teşbihte hata olmasın daha çok travesti gibiydi.. buna rağmen yılmadım ve toplum içine karıştım.. kağıt ve kalem almayı da ihmal etmedim.. konuşabilmenin değerini anladım.. konuşmayabilmenin rahatlığını yaşadım... susmanın zorluğunu kavradım... sanırım..

ve benim bir ağacım var artık.. çok şirin.. onu sevgiyle beslesem büyür mü.. hihi...

Cumartesi, Aralık 06, 2008

servise koşarken..

sabah servise giderken genellikle yeter vaktim olsa da, yetişemeyecekmiş endişesiyle yürürkoşarım.. o sabah(0412) gerçekten geç kalmış ve koşturarak gidiyordum ki, gökyüzü ve caminin ışıkları aklımı çeldi.. saniyeler içindeki, çekerim çekemem.. çekmeye kalkışırsam servise geç kalırım düşünceleri arasında cep telimi çıkardım ve yavaş koşuyla çekmeye çalıştım.. zati çok başarılı fotoğraflar çekemeyen makinem yağlı boya tablo çıkardı...
bu fotoğrafı renk severlere armağan ediyorum.. (ne demek niye,alla allaaa içimden geldi sana ne..) ehe..

Pazar, Kasım 30, 2008

yapmak isteyip yapamamak...

epey bir süredir otobüse binmemiştim, bugün değişiklik oldu bana..
şansıma yer de buldum..
birkaç durak sonra o bindi.. beyaz balıkçı üzerine beyaz tişört giymişti.. o kadar temiz, saf ve güzel görünmesi o beyazlıktan mıydı bilmiyorum.. ama üzeri ince değil miydi biraz..
ve sonra bana doğru yaklaşınca farkettim ki şortluydu da.. bu havada şort...
ayağında futbol için spor ayakkabısı.. çorapları daha dizine bile ulaşmamış, kısa... belli ki maça gidiyor ama, duruma, havaya uymayan bir görüntü gibi aslında..

bir an onun hissettiği ısıyı hayal edebilmek için üzerimdeki kabanın, hırkanın olmadığını vs düşündüm.. otobüsün içi fena değildi ama ürperdim yine de... o hiç üşümüyor gibiydi gerçi, bir de kendinden emin..
içimden sormak geldi, üşümüyor musun böyle diye.. soramadım tabii..hem salak ben.. dizine kadar uzun çorabı vardı da mı giymedi ya da üzerine giyecek montu, hırkası vardı da o mu bıraktı.. bir ihtimal tabii, belki annesinin ısrarına rağmen inatla giymedi montunu.. ama abisi olduğunu tahmin ettiğim diğerini incelediğimde, durumun inattan farklı olduğunu hissettim..
ve ne yapmak istedim..
maç yaptıktan sonra terlersin,böyle olmaz deyip çıkartıp hırkamı ona versem.. büyük müyük gelir ama... yok olmaz...
çıkartıp para versem... yuh.. oha bana yani..
buralarda üstbaş neresi satar ki... ama bu saatte bakkallar daha yeni açılıyor..bu da olmadı...

onlar otobüse bindiğinden itibaren başlayan ne yapabilirimlerle dolu cebelleşme süreci..

beylerbeyi'ne geldiğimizde indiler.. oradaki sahaya gidiyorlardı belli... geleceğin futbolcusu ve abisi..
bir anda ışık yandı bende.. üsküdar'a gidinceye kadar vakit de geçer, mağazalar açılır nasılsa.. nerede indiklerini de biliyorum.. birşeyler alır, geri döner onlara veririm.. olmaz mı.. olur mu.. yapmalı mıyım.. yapmamalı mıyım.. niye.. nasıl..
kılıfı bulmuştum.. 'eminim annen çok ısrar etti ama sen inatla giymedin.. ama sporcu kendine bakmalı' deyip aldıklarımı verecektim..

üsküdar'da sabah oldu niye derler ki..olmamıştı.. gün pazar ondan mı.. çorapçı da kapalıydı, spor mağazası da, ihraç fazlası falan satan yer de... hayal kırıklığım, iç burukluğum.. keşke herşeye rağmen hırkamı verseydim diye iç geçirişim..

dua edebildim sadece.. allahım sen o temiz çocuğu, abisini ve diğerlerini koru, gözet, yollarını aç...

Salı, Kasım 11, 2008

mustafa..

ne diyerek başlayayım.. can dündar'a çok teşekkür edeyim mesela, ilk satırdan..

film henüz vizyona girmemişken, ancak konuşuluyorken yine de, "can dündar nasılsa rahat, kimse onun atatürk sevgisini sorgulayacak değil, kendisi öyle bir konumda değil ki" şeklindeki görüşteydim.. film izlendikten sonra konuşulanları az çok duyunca, neler oluyormuş bu ülkede dedim yine.. neyse..

filmi izledikten sonra neler hissettim, neler düşündüm.. bundan kime ne, ama azcık birazcık söylemesem olmaz.. teşekkürümü sebeplendirmem gerekir diye belki..

bir kişiye, bir kesime değil herkese yapılmış bir atatürk filmi mustafa, ama daha çok da ezber sevmeyenlere..
kimi eleştirilerin tam tersine, tam da bu zamanlarda yapılmasının en iyisi olduğu.. herkesin, başını önüne mi eğer, şapkasını önüne mi koyar, aynanın karşısına mı geçer bilmem, nasıl yaparsa yapsın, olan biteni herşeyiyle düşündüren bir film..

mustafa kemal mitoloji karakteri, 'super' kahraman, hayal ürünü falan değil.. sihirli değnek kullanmadı.. tamam biliyoruz da, gerçekten biliyor muyduk diye dürten bir film...

hırslı, kararlı, cesur, kafaya koyduğu şeyi yapmanın ne demek olduğunu, ne sonuçlar getirebileceğini bilen, gören ve bunlara rağmen vazgeçmeyen bir devlet adamı.. bir erkek.. bir insan filmi...
atatürk sevgimi yoğunlaştıran bir film..

satırları, kelimeleri çekip bükerek anlatılacak, eleştirilecek parçacıklı bir film değil ama.. bütünüyle film..

aslında öz olarak, izlemeniz gereken bir film...

sevgiyle..

Pazar, Kasım 02, 2008

vizesiz bir hayat olsun..

yani vizesiz bir dünya olsa, istediğimiz zaman oradan oraya gezebiliyor olsak..

öyle ya üç günlük hayat, başka topraklara ayak basıp, farklı havaları solumak istediğimizde ayrıntılarla uğraşmasak.. (gerçi yani ülkende heryeri gezdin mi diye soran olabilir.. ama konuyla ilgisi yok diye cevaplayacağım..)
konu dünya vatandaşı olabilmek.. ama asıl konu bu da değil yine..

vize öncesi pasaport yenileme sürecinde işyerinden izin alıp, bir anda yaşamaktan bezdiğim ve hayatı iki satır arasına sıkıştırdıktan sonra herşeyden vazgeçebilecek ruh haline büründüğüm, güneşli sayılabilecek bir gündü... tüm bunların hepitopu emniyet müdürlüğü, banka, emniyet müdürlüğü zigzagları çizdiğim yarım saatlik süre boyunca olduğu düşünüldüğünde, ya hayatı hızlı yaşıyordum ya da kısaltıyordum.. neyse..

canıma tak demişti.. işlerim neden ters gidiyordu, daha 2 hafta önce pasaport harcı emniyette yatırılabiliyorken şimdi tam da ben yapacakken değişmişti sanki.. bankadakiler de başka bir gıcıklıktı... neden yaşıyordum ki, neden pasaport yenilemeye, neden gezip dolaşmaya, hayattan keyif almaya çalışıyordum ki.. bunları yapsam da yapmasam da ölecektim, birgün.. kime ne, ne yaptığımdan, neden yaptığımdan.. bana ne.. amaan şeklindeydim...
ve ve birşey yeşerdi.. evet evet.. olumluluk meleğim ancak uyanmıştı..ve fısıldadı.. hadi burda oturup kendini yiyeceğine git ortaköy'e bi kahvaltı yap, nasılsa beklemek zorundasın bari karnını doyur.. allahım!yine çok mantıklıydı..

tost falan yemeyecektim.. kahvaltıydı madem kahvaltı olmalıydı..
tabağım öyle çok alengirli değildi, ama gelmesiyle keyfim arttı.. hava güzel.. iş saatinde ben ortaköy'deyim, az biraz özgürlük.. rutinin dışında bir durum.. oohh..
kendimi harika hissediyordum, işe döndüğümde arkadaşlarım bana ne olduğunu falan sordular, pms bile vız gelir.. o derece.. eheh..


ertesinde pasaportumu almaya gittiğimde diyaloğa girdiğim polis memurunu anmadan geçemeyeceğim.. arabalıydım ve aslında emniyet müdürlüğü çevresine park edilmesine izin verilmiyordu, hatta buna şahit de olmuştum..amaa.. neyse.. arabayı park ettim.. koşar adım binaya gidiyorum ki, polis memuru seslendi..
-hanımefendi park etmeye izin vermiyoruz yalnız..
-(biliyordum, biliyordum.. izin vermiyolar işte, yine de..) hmm pasaportum hazır,hemen onu alacağım sadece 5 dakika..(kesin malesef falan filan dicek..)
-hmm 5 dakikaysa izin verebilirim buna..
-(şok..şok şok..şok...mutluluk!) çok teşekkürler..
içeri girdim pasaportumu aldım çıktım.. tekrar teşekkür etmeye hazırlanıyordum ki ikinci şoku yaşadım..
-alabildiniz mi pasaportunuzu..
-(yüzümde yayvan bir mutluluk gülümsemesiyle) evet aldım, çok teşekkürler.. kolay gelsin size..

günüm yine harika geçmişti.. insanların hala varolduğunu görmek beni mutlu ediyor..
işte sırf bu yüzden yaşıyorum ben de..

haa..vize için başvurmaya gittiğimizde merkezi su bastığından ve geçici bir süre başvuru alınmadığından bahsetmedim.. ama polyanna ruhu sağolsun, yine buldum bir kapı kaçtım harikalar diyarına.. birgün önce başvurmuş olsaydık içeride sular altında kalan evraklar bizimkiler olacaktı, en azından sağlamdaydık... yaa.. öyle işte... bekliyoruz bakalım...

Perşembe, Ekim 30, 2008

Hocam, sen virüs nasıl yayılır bilir misin?

4 Perdelik Trajikomedi

Perde 1
"Tüm Kapatmalar Hukuka Aykırı isimli" yazı Leeds Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Yaman Akdeniz ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, İnsan Hakları Merkezi üyesi Kerem Altıparmak tarafından yazılmış ve 20 Ekim'de bianet'te yayınlanmıştı. Oktar'ın bugüne kadar aynı gerekçelerle Silivri ve Gebze mahkemelerine yaptığı başvuruların sonucunda 61 sitenin erişime kapatıldığını hatırlatan Akdeniz ve Altıparmak, bu durumun mahkemelerin yorum yöntemlerini kullanmasıyla ilgili bir sorundan kaynaklandığını belirtiyordu. Buna göre, 5651 sayılı "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun"u es geçen mahkemeler, hakaretle ilgili diğer düzenlemeleri uyguluyor. Oysa, konuya ilişkin özel bir düzenleme getiren 5651 sayılı kanunun uygulanması gerekir. Bu kanunda da sitelerin erişime kapatılması gibi bir düzenleme bulunmuyor. Akdeniz ve Altıparmak, hali hazırda kapatılacak siteye kapatmadan önce savunma hakkı verilmediğine, birçok durumda kapatmaya gerekçe gösterilmediğine de dikkat çekiyordu.
Yazının tamamı için

Perde 2
A.O ve avukatları Bianet'e, aba altından soba gösteren bir tehdit mektubu yollarlar, ki bu mektubun tarzı yaklaşık şöyledir: "Sitedeki, müvekkillerim ile ilgili söz konusu hukuka aykırı
yayınların 24 saat içinde yayından çıkarılmasını talep ediyor, aksi halde bu yayınların kaldırılması amacıyla mahkemeye başvurmak zorunda kalacağımızı ihtaren bildiriyoruz. Benzeri durumda, Türk Mahkemeleri başta wordpress.com, richarddawkins.net, egitimsen.org.tr ve
groups.google, gazetevatan.com sitesi olmak üzere çok sayıda internet sitesine Türkiye'den erişimi yasaklamışlardır. Bu nedenle milyonlarca kişi halen bu sitelere Türkiye'den ulaşılamamaktadır."
Yazının tamamı için


Perde 3
Bianet bu tehdite aldırmaz, avukatlara sorar, ilgili yazıda hakaret
içeren hiçbir şey olmadığını vurgular, bir de utanmadan "kapamıyoruz"
diye bir yazı koyar ana sayfasına.
Yazının tamamı için

Perde 4
Ama işte internet öyle bir şeydir ki, okunmasını istemediğiniz yazılar
bile, bir bakarsınız bloglarla, gazete yorumlarıyla, facebook'la,
email gruplarıyla, ekşi'de, sosyomat'ta, wiki'de, bigu'da,
friendfeed'de, twitter'da ve daha binlerce sosyal platformda birden
yayılıverir. Bu bilgi çağında bilgiye erişimi engellemek zor be hocam,
ne yaparsın.


Bir de, tdk.gov.tr katkılarıyla bilginize sunarız:
Eleştiri - is. 1. Bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış
yanlarını bulup göstermek amacıyla inceleme işi, tenkit.
Hakaret - is. (haka:ret) 1. Onur kırma, onura dokunma. 2. Küçültücü
söz veya davranış.

Sansüre Sansür Hareketi

Çarşamba, Ekim 29, 2008

Bedava Digiturk İzle, Bedava Film İndir

Sayın DigiTurk PR Departmanı Yetkilisi,

Ticari kaygınız nedeniyle istemeden ve farkında olmadan pek çok blog yazarının kişisel özgürlüğünü elinden aldınız.Bunun beklenen sonucu olarak, an itibariyle, pek çok blog yazarı hem ailelerinin hem de dostlarının Digiturk aboneliklerini iptal ettirmeyi düşünüyor.

Müşteri kitlenizin en üst tabakasında yer alan, sinema paketleri ve yabancı dil kanallarının izleyicilerinin aynı zamanda Türkiye’de en aktif blog kullanıcıları olduğu gözünüzden kaçmaması gereken bir gerçek.Marka imajınızın özellikle A+ grupta yerin dibine geçtiğinin ve geçmeye devam ettiğinin bilincinde olmalısınız.

Eğer markanızı düşünüyorsanız, ve bu yaptıklarınızdan dolayı üzgünseniz size Sansüre Sansür hareketine ana sponsor olmayı öneririm:
http://sansuresansur.org/
Saygılarımla,
Bir Blog Yazarı (phoenixia)
—
not:Başlık hem SEO, hem de ironi amaçlıdır.
not 2:Eğer şu an yasaklanmamış bir blogunuz varsa sizi de benzer bir çağrı yapmaya davet ediyorum (evet bu bir mimdir, ve bu yazıyı okuyan her blog yazarı bu mim’e davetlidir)
not 3:Konu ile ilgili yorum ve düşüncelerinizi duymaktan mutlu olacağım.
not 4:Blogunuzda bu konuyla ilgili tepkinizi belirmeye üşenmeyin (bkz: not 2)
not 5:Fikrin başladığı orijinal blog: http://merickara.net/?p=201

mimlendim...

Cumartesi, Ekim 11, 2008

poker..

bilmiyorum.. oynayabilir miydim bilmiyorum..
hakkında bildiğim tek şey, renk vermemek gerekliliği..
sanırım artık daha az renk veriyorum.. belki daha da gelişecek..
gerçi gelişmek mi emin değilim..
renk vermeyi isteyip istememek bana bağlı..
poker oynamıyoruz ki.. kazanmak yok, kaybetmek yok.. dimi..

yolda..

yürürken mesela, biriyle yolum çakıştığında-ki onun nazarında çakışan bişi yoktur.. ben, onun yoluna çıkmışımdır tabii..- neden hep ben yana kayarım ve diğeri geçer.. ya da çarpraz geçişlerde neden ben durur diğerinin geçmesini beklerim..

Pazartesi, Ekim 06, 2008

karakalem..

eskiden epey bir uğraşırdım, karakalem resim yapmayla.. akrilikle tanıştıktan sonra renkleri de sever oldum.. neyse.. konu bu değil.. bir paylaşım, bir hatırlatma olsun dedim..

karakalem( renklileri de var aslında bu kalemlerin) resimlerinizin daha sonra etrafa bulaşmasını ve resmin bozulmasını engellemek, yani çizimi sabitlemek için saç spreyi kullanabilirsiniz.. sabitleyici cinsten püskürtmeli spreyler iş görüyor.. 10cm kadar mesafeden eşit şekilde ince bir doku oluşturacak şekilde püskürtünüz ve içiniz rahat etsin..

Cuma, Eylül 26, 2008

görünmezlik büyüsü..

buldum, ben buldum... eheh..
bir insan kendisiyle irtibat kurulmasını istemezse diğer kişilere görünmez olur..
ve bu durum diğerlerinin görme yetisinin eksikliğinden değil, berikinin görükmemesindendir..(harf hatası yok)
bahsettiğim şey msn falan filan mevzusu değil.. okuyunca öyle gibi gelse de..
gayet etiyle buduyla gerçek birşey.. gerçi etli butlu gerçek ama, öyle kuvvetli yapar ki bazıları büyüsünü, o kişinin varlığından, onu tanımış olduğunuzdan, kendinizden şüphe duyarsınız...
yok bu öyle aşk meşk mevzuusu da değil.. gayet etiyle buduyla arkadaşlık..
neyse işte.. sabahın erken.. ha yazmışım onu...

tek göz uyku...

mümkün mü acaba.. neden olmasın.. gözü açık bile uyunabiliyorsa..
nerden aklıma geldiğini de söyliyim hemen.. sabah göz makyajımı yaparken ve doğal olarak birini kapatmışken, sanki içim geçti.. birkaç saniyelik birşey, ama oldu.. ordan da aklıma geldi..
özelliklerinden biri tek gözüyle uyuyabilmek olan bir karakter oluşturmak ve öykü uydurmak istedim mesela..
neyse işte..sabahın erken ve gecenin geç saatleri nelere kadir...

Cumartesi, Eylül 20, 2008

vurdumduymaz..

olabilmek ne güzel olurdu.. misal,
duran trafikten hayat dersi çıkarmamak..
gerisi gelmese de,
sadece bu satırlarla bir posta yollamak...

dikkat genelleme var..

erkeklerin %80'i aynı..(oranlar içinde sevilen bi sayı 80..neyse..) aynı derken, davranış şekilleri bakımından..
%18'i ise onlarla geçirdiğiniz 3-5 ay sonrası %80'lik kısımdakilerle aynı alametleri gösteriyor..
geri kalan %2, ki aslında geri kalmamalarını isterdik, istikrarlı... en başından beri nasıllarsa öyleler..

saçma mı.. olabilir.. kimi bağlar... hiç yani..

Pazartesi, Eylül 08, 2008

tatlişkom..

yaramazlıkları sonrası üste çıkmak ve biz kızmayalım diye döktükleri gözyaşları sırasında, hem kızıp hem üzüldüğüm, şımarıklıktan olduğunu bile bilsem ağlamalarına kıyamadığım, içimin erimesine sebep iki kardeş..yeğenlerim.. iremim ve keremim..

yakın takiplerinde olsam bile, büyürlerken yakalayamadığım, kaçırdığım, o anlarda yanlarında olmak istediğim öyle çok şey var ki bana kendimi kötü hissettiren..ve kimbilir ileride nasıl olacak diye düşündüren.. uzağıma düşmesinler hiç..

irem bu sene okula başladı.. kerem de okul öncesine gidiyor..

irem'in ilk okul gününde yanında olmak isterdim mesela.. o hengamede ne farkedecek falan filan ama isterdim işte.. (inatçı sıpa, kime çektiyse, saçlara bak..)

ps.yazı 21.42 de otomatik kaydedildi

Pazar, Ağustos 10, 2008

bu öylesine bir yazı değil...

canı acımaz zannedenler daha kolay acıtır başkalarının canını.. bilerek, isteyerek kanırtırlar..
ellerine bir bıçak versen rahatlıkla saplarlar orana burana.. hatta bir çocuğun oyuncağıyla saatlerce oynaması gibi o bıçağı sapladıkları yerde çevirtip dururlar.. tam sıkıldı bıraktı sanırsın tekrar döndürürler o bıçağı..bir şekilde debelenir kurtulursun.. günler, aylar geçer.. yara hafifler.. bıçaklayana karşı nefretin bile kalmaz olur.. ama o bundan rahatsızdır tabii, kin duymanı, öfkelenmeni, çılgına dönmeni ister... ağzından köpükler saçarak üstüne atlamanı, ona zarar vermeni ister.. böylelikle kendisini mazlum, mağdur gösterecek çevresinden ilgi toplayacaktır.. sana verdiği acıdan aldığı keyif de, ekstra bonustur..

bu kez, o yarayı açanın akbaba bir arkadaşı hafifleyen yaranın kabuğunu kaldırır, parmağını batırır yaranın ta içlerine.. kurcalar.. didikler...

bunlar işte sizin acınızdan, size acı verebiliyor olma ihtimalinden zevk alırlar..

canım acıdı.. evet.. ama eskisi gibi değil.. bazı acılar, o acıları verenler mikrop gibi; bağışıklık kazanabiliyor insan..

nefret etmeyeceğim, öfke duymayacağım, kin gütmeyeceğim.. hayata ve akışına güveniyorum...


sükun etsem daha iyiydi belki.. ama o kadarını da yapamadım..

Cuma, Ağustos 01, 2008

lenny kravitz candır..

geçen sene yaşadığım keşkelerle dolu pişmanlıklar sonrası ders almış olmalıyım ki, lenny kravitz konserine gittim..
iyi yapmışım, kendimi bir kez daha sevdim ve tebrik ettim..

lenny seyirciyle diyalog denen şeyde tavan yaptı .. sahnedeki performansından bahsetmiyorum bile..(gerçi bir ara tuvalet sorunum yüzünden konserden falan koptum ama) çok iyiydi..

çılgın adam konserin sonlarında sahne önündeki barikatlardan zıplayıp "halkın" içine karıştı.. love love love dedi başka bişi demedi.. "son olarak tek birşey sormak istiyorum , are you gonna go my way" diyerek coşkuda son noktayı koydu...



konserden aklımda kalan diğer şeyler.. dhl'de stajyerlik yapan alman bir kızla tanışıp sohbet etmem, konser sırasında sevgililerinin sırtlarına çıkan kızlara arkadakilerin nişan alıp onları aşağı indirme çabaları, konser öncesi canon'un "şipşak" makinesiyle çekilen fotoğrafım ve meshanem patlamak üzereyken koşturduğum tuvaletin önündeki azap verici kabus gibi sıraydı..

ve kuruçeşme'den üsküdar'a servis yapan dentur motorları da ayrı bir rahatlık..

Çarşamba, Temmuz 23, 2008

6 ölümcül günah..

diyorum ki; 7 ölümcül günahtan birisi affedilerek günahlıktan çıkarılacak.. hangisinin olmasını tercih ederdik.. -şüphesiz- herkes kendi nefsince karşı durması en zor olanı, yani reytingi yüksek günahı seçecektir.. değil mi.. ben..şimdilik söylemiyim..

1. lust -şehvet
2. gluttony -oburluk
3. greed -açgözlülük
4. sloth -tembellik
5. wrath -öfke
6. envy -kıskançlık
7. pride -kibir

Pazartesi, Temmuz 21, 2008

yazık..

"hayata bir kez geliyoruz yaaau"..
evet tabii, öyle.. ne yapmalıyım yani işi asıp deli danalar gibi sağa sola mı gitmeliyim.. yeşilliklerde mi yuvarlanmalı, sahilde oturup hayal mi kurmalıyım, istanbul'un güzel sokaklarında mı kaybolmalıyım.. atlayıp ada vapuruna kısa bir uzaklara gidiş mi yaşamalıyım.. dolmuş durağında oturup esnaf muhabbeti mi yapmalıyım.. renk renk boyayı etrafa saça saça "eserler, estiler" mi yaratmalıyım..
bunu yemeklerden önce mi yapsam faydalı olur, sonra mı...

gerçi mesela, şöyle bir görüntünün, fotoğrafın içine dalıp, onun bir parçası olmayı da tercih edebilirim.. bir yaz akşamını aydınlatan sokak lambasının sarı ışığı içinde.. begonvillerin, asmaların dolandığı , kimi eski kimi yeni en fazla iki katlı bahçeli evlerin olduğu bir sokakta.. hadi yolları da taştan olsun hatta... kapının önünde hava alıp komşusuyla laflayan birisi de olabilirim, o sokağı öylece adımlayan da.. hava berrak ve taze olsun, öyle ki fotoğraftan denizin kokusu da gelsin..
ve ben öylece orada durakalayım...bazı görüntülerin öylece bir parçası oluvermek istemez misiniz hiç.. sonu yokmuş gibi, hep aynı keyfi verecek gibi..

ah be hayat, canım sıkılıyor valla... ne yapsan nafile..

Pazartesi, Temmuz 14, 2008

dua mahiyetinde..

cancağzım, kardeşim, dostum, çocukluğum, gençliğim.. allah ayırmasın dediğim.. tubişim..
uzun yola gitti.. en az iki ay yok buralarda.. allah, amacına ulaşmasını ve hayırlısıyla dönmesini sağlasın..

gerçek insan aranıyor..

nesli tükenmiş olmalı.. biz üniversiteyi falan bitirdiğimizde, toplayabildiğimiz kadarını saklamışız sanki.. hayatımızın o noktasından sonra karşılaştıklarımızın gerçek insan olup olmadığını anlamak zor oluyor..

"işte gerçek dost" anlamında bir gerçeklik değil buradaki.. insanların hangi hali onlara ait, hangi davranışları gerçek kendileri bilemiyorum.. tabii ki herkesin iş ve özel yaşamında farklı görev ve rolleri ve bunlara bağlı davranış şekilleri, savunma stilleri olabilir.. ama "nasıl bilirdiniz" deseler, haklarında net birşey söyleyebileceğim insan çok az..
hele ikili ilişkiler yok mu.. ve hele sezgiler yok mu, direkt bağrınıyor.. gerçek değil, gerçek değil..
keşke herşeyi göründüğü ve anlatıldığı gibi kabullenebilsek.. ve keşke geçmişi unutsaydık mı, iyi ki unutmuyoruz mu bilmiyorum..

-e hani sen eve gidiyordun..
-eve gidiyordum tam, telefon çaldı, bizim çocuklar buluşuyormuş, çağırdılar, takıldık biraz..
anlatan kişinin gerçek olup olmamasına, gerçekliğini size göstermiş olup olmamasına bağlı olarak bu cümle ya çok normal ve inanılası geliyor ya da çook normal ve inanılmayası.. e tabii akış diyagramları çalışıyor hemen, bazı yerlerde geçmişle kısa devre yaparak..

aman ya 15 satırla anlatabilecekmişim gibi yazıyorum.. olmuyor, anlaşılmadığını biliyorum..

normal dedim de..
eskiden normal değilim ben derdim..ben ve birkaç böyle tanıdığım vardı.. normal değildik tabii, herkes böyle değildi çünkü.. yardıma ihtiyacı olana koşmak, dinlemek, anlatılana inanmak, kendi çıkarının tersinde "bile" gerçeği söylemek ve adil olmak, sadık olmak, tanıdığa kıyak çekmemek, hayat üzerine düşünmek, inceliklere kapılıp gitmek, hayal kurmak, içten ağlamak/gülmek gibi özelliklerimiz vardı.. hala daha var..

işte böyle anormal gerçeklikte insan arıyorum.. koruma altına alacağım...

Çarşamba, Haziran 25, 2008

alla beni pulla beni..

barış manço iyi adamdı.. düşünen adamdı.. gerisini bilmiyorum, benim için bu kadarı da yeterli..
şarkı sözlerinde yansıttığı düşünceler, ince uslubu vs..
zati belki şarkı sözü yazarlarının filozof bir yanı olmalıydı.. neyse diyeceğim şu.. çok sevdiğim şarkılarından biridir, alla beni pulla beni.. tınısı bir yana, sözleri de hoş, bir nevi espirili..

bugün arkadaşıma dedim ki, adam yine yapmış tespiti.. kadın ve erkeğin hayata, ilişkiye bakışına dair kısa bir özet yapmış.. ya da ben öyle yorumladım..
adam dağları deliyim, yıldızları yoluna seriyim, bastığın çimen olayım falan filan diyor.. hatun kişimiz ne diyor, dağlar, taşlar, uçan kuşlar senin olsun, yıldızlar yerinde güzel diyor..
kadının derdi öyle kocaman şeyler değil yani, yanımda ol diyor, kelimenin tüm, tam anlamıyla yanımda ol..

yok kadınlar da şöyle ama, adamlar da böyle ama türünden bi milyon sorunlu ilişki, ilişki sorunları yazılabilir..ya da muzırlık yapılabilir.. ama barış hoca hakkaten çok temelinden dokunmuş bence..
ruhu şad olsun..

şarkı sözlerini de eklesek mi ki.. burada eklenmiyor bişi,eve gidince linklerim.. şimdilik şöle verelim.. http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=alla+beni+pulla+beni

Salı, Haziran 03, 2008

bir mayıs bir haziran..

ne güzel aylar.. mayıs deyince içe dolan coşku, haziranla hissedilen huzur.. mayısım bitti, haziranım hoşgeldi.. bitince hüzün..
doğamamışım mayıs haziran arası bir yerlerde, ölürüz belki bahar neşesiyle..

kedidir..

ne garip hayvanlar.. bi çocuk mu ağlıyo diye kulağı dört diktiğim nice zamanlar oldu.. şimdi de karşılıklı ağlaşıyorlar sanki..
insanlarda pek olmaz bu.. biri ağlatandır diğeri ağlarken..
ve yahut ikisi beraber ağlayamazlar, biri diğerinin ağlamasına kıyamaz da, ağlamaması için şebeğe döner..
insan var, insan var.. bir de kediler..

Cumartesi, Mayıs 24, 2008

dizi film tadında hayatını izlemek..

çok ayrıştırıcı, anlatıcı cümle kuracak değilim-kesin kuracağım.. yaşadığım anın duygusuyla kafamda beliren ifade bu.. yoksa sadece dizilerde değil, filmlerde de kullanılan bir kurgu..
cnbce dizilerinde oluyor bu hani.. bir bölüm izliyorsun gayet normal bir hayat kesiti.. sonraki bölümlerde anlıyorsun ki,o normal hayat kesitinin arkasında bir dolu "normal" kesitler daha var..
çoğu şey göründüğü gibi değildir ya da göründüğü gibi bile olsa o görüntünün arkası zannetiğiniz kadar doğal örgüyle şekillenmemiştir..
misal tesadüfen karşılaştığınızı düşündüğünüz bir kişinin uzun süredir sizinle diyaloğa girebilmek için çaba sarfettiğini ve "tesadüfler" yaratmaya çalıştığını farkettiğinizde,olayları gerisararsınız ve olan bitenin aslen kendi doğallığında olmadığını görürsünüz..

hayatın izleyebildiğimiz bölümü sadece yaşadığımız kısmı olduğu için çok zaman bilmeyiz diğer sahnelerde olanları.. sürekli irdeleyerek de yaşayamayacağımıza göre kabulleniriz.. gördüklerimiz, duyduklarımız ve anlatılanlardır yaşadığımız..
bazen, aradasırada irdelerim ben.. zihnimde takip eder, iz sürerim olaylar, anlatılanlar üzerinden.. şüphe, merak ve empati ön koşullardır bunu yapabilmek için.. şimdiye kadar bulduklarımın çoğu iç burkan, yüz ekşiten şeyler.. sonunda mutluluk verici birşey yaşanmış olanlar daha az şüphe uyandırdığından ve hakkında takipsizlik kararı alındığından belki..
yo yo öyle değil aslında, bilakis mutluluk verici bir olayın arkasındaki leş döngüyü gördüğünüzde mideniz de ekşiyor, bulanıyor ve bir tükürme isteği oluşuyor..

hayat bazen örmektir onu sabır ve emekle..bazen sökmektir usul usul geriye...-s.ç.

çalan şarkıyla bu yazılanların hiç ilgisi yok..tesadüf.. radiohead - everything in its right place

Pazartesi, Nisan 28, 2008

çöp kamyonu..

iş yaşamı içinde aslında görevimiz olmayan bir takım ekstra işler yaptığımızda hayıflanır, sınırı aştığını düşündüğümüz zamanlarda da patronumuza, müdürümüze şikayette bulunuruz.. kimsenin bizi kullanmaya hakkı yoktur, sonuçta..
pazar sabahı saat 07:30 civarı sokaktan gelen "hoop, topla, dur.. gel gel gel" tarzı nidalarla uyandım.. klasik diyebileceğimiz sokak diyaloglarından biriydi bu.. yaklaşık bir 10 dakika merak duygumu törpüleyerek yataktan çıkmadım.. ama dayanamadım sonunda ve camdam seyrekoyuldum.. çöp kamyonu sokaktan geçemiyordu, çünkü otoparkı, garajı olmayan evlerde oturan sokak sakinlerinden ikisi, arabalarını zati dar olan sokakta karşılıklı park etmişlerdi.. aradaki mesafe normal otomobillerin, en fazla van tipi araçların geçebileceği kadardı..ve tabii çöp kamyonu geçemiyordu işte.. ki bir itfaiye aracı geçmek istese geçemeyecekti yine, allah korusun- tabii biz önlem almayalım,allah korusun-
bir iki dakika uyku mahmurluğuyla ne olacak şimdi diye bakınırken, araçlardan birinin yan apartmandaki komşunun olduğunu farkettim ve çöpçülere seslenerek evi tarif ettim.. ziline basıldı, araç sahibi çağrıldı, beklenildi.. ama sonuç? gelen olmadı...peki ne oldu, çöpçüler 'yerinden hoplatması daha kolay' olan diğer aracı "haydi hooop bir kiii..bidaha haydi hooop bir ki" diyerek bir kaç cm daha duvara attırıverdiler ve çöp aracı geçti.. "bana ne ben arabamı neden çekeyim" diyen arkadaş da mutlu, mesut uykusuna devam etmiştir...
hadi itfaiyeyi düşünmüyorsun, sokağımızın çöp günleri belli, uygun bir yer bulup parketsene.. "neden ben düşüneyim, neden ben sorumluluk bilinciyle davranayım" demek bazıları için daha kolay sanırım..
peki hepsinin dışında, görevi çöp toplamak olan insanlar neden senin arabanla uğraşsın, vakit ve emek harcasın.. kimbilir belki çöpçülerin görev tanımlarında vardır.. "gerektiğinde park halindeki arabalar birkaç cm hoplatılabilir"