Pazartesi, Nisan 23, 2007

garson dediğin..

bütün gün yorulmuştuk, acıkmıştık, kanlar ne beynimizde, ne midemizdeydi, ne kanı ya, kanımız yoktu ki bile...üşüyorduk... uzaklarda ışığı yanan,bacası tüten bir yer görecektik nerdeyse, masal kahramanı olabilseydik... her yer nasıl da kalabalıktı, ama ama burada huzuru bulacak, sıcak birşeyler yiyecek ve sonsuza dek mutlu olacaktık,evet hissedebiliyorduk... işte boş bir masa bulmuştuk bile,hem sandalyeleri de vardı...

-bi menü alabilir miyiz..
-getiriyim...
---ne üşüdük ama, acıktık da, şudur budur..vıdı vıdı...
-(buyrun.. dedi galba ve menü geldi)..
---hmm neler varmış,bakalım, yemekler,içeceler hede hödö bıdı bıdı.. düşünmeler vs ve karar aşaması...
-sipariş verebilir miyiz..
-(tabii.. dedi galba)
-ben tavuk şinitzel ala..
-yalnız şunu söyliyim... size en hızlı çay ve tost getirebilirim, yemek olarak isteyeceğiniz diğer şeyler 45 dakkadan önce gelmez..ha içerde açık büfe var oradan daha rahat alabilirsiniz istediğinizi..

-? (içerde oturmak istiyo gibi mi duruyoruz)
--?!(bizi mi düşünüyo gerçekten, kendini mi)
---?!?(şaka mı bu)

-hmm hömm.. ben oturmadan önce şöle şöle bişi gördüm servis ediliyodu ama menüde nedir bulamadım onu..
-menüyü bilsem söyleyebilirdim..
-(hınkk?!! nası yani hebelep...basiret bağlanması..)hmm şöyle bişiydi gördüğüm aslında ama..
-ne gördüğünüzü de bilmediğim için bişi diyemiyorum...
-(oha demek istedim... yok yok boğazını sıkmak..kalkıp gidelim..hayıııır olmaz, onun istediği de bu olmalı) iyi biz bi şinitsel 5 çay,3 tost istiyoruz...

---ne bu yaaa
--bizi bezdirip kaçırmaya çalışıyo kesin..
---hödükcan mı ne bu,başından savmanın da bi adabı olsun ya...
-dimi dese ki,efendim kalabalık yüzünden yetişemiyoruz, memnuniyetsizlikler olabiliyor, içeride de şöle şöle bişiler var, dilerseniz falan...
--hayır fecahat bi kalabalık da yok ki...
----yüzsüz denemez,pişkin de olmaz,kösele desek...

yemek 45 dakkadan önce gelmedi cidden,hayır adama soramadık da baştan yapmıştı pazarlığı... 3 kez ekmek hatırlatması yaptık, yan masalardan yükselen çatalım yok,bardak eksik sesleri de harikaydı... kendi aramızda durum komedileri çevirdik..
tespitler yaptık, görünürdeki tüm garsonlar koşturuyor olsa da, organize olmayınca olmuyordu işte..
buraya 2.kez geleni tebrik etmek lazım diye konuştuğumuz esnada yanımızdan geçen garsonun lafa karışıp haklısınız,biz de destek eleman olarak alındık,asıl kadrodan değiliz gibi tuhaf cümlelerine ne diyeceğimizi bilemedik ilk anda... neymiş efendim burası bilmem kaçyıldızlı olsaymış.. bakın diye böldüm tabii, yüzlerce kafeye gittik yıldızları yoktu, daha da kalabalıklardı ama böyle bir hizmet de görmedik,buna hizmet bile denmez ya neyse...
biraz olsun rahatlamıştım ama gol atmamızı sağlayan pası kasiyer verdi...

-bilmemkaç lira..
-buyrun.. şikayet/öneri formu gibi birşeyiniz var mı acaba...
-ehe yok efendim..işletme müdürümüze iletebilirsiniz, ama o da burada değil..
-burada olmadığı belli zati...(doksana çakamamıştık belki ama goldü işte.. yihhuuuuydu ..)

istanbul'un sahil yolları..

trafiğine rağmen seviyorum bu yolları... hatta boğaz köprüsü'nden 2.köprüye oradan ilerisine doğru uzanan yollarda trafiğin yavaş akmasını seviyorum bile, etrafa, evlere, balık tutanlara baka baka gidebiliyorum diye... ne hayaller dönüyor allahım, hele baharsa ve ağaçlar yeşillenip, çiçeklenmişse...

Pazar, Nisan 22, 2007

yaşlandım galiba..

yüzümdeki belirgin çizgilerin artışı, bana teyze diyenlerin sayısındaki artış, yorulmalarım, nefesimin yetmediğini hissettiğim zamanlar ve aklıma gelmeyen fakat eski ve şimdiki ben arsındaki bir dolu fark değil bana bunu düşündürten... midem...
çöplük gibi kullanabildiğim midem hassaslaştı artık-öyle kullanırsan hassaslaşır tabii deme-.. hep derim zati duygusal bir organdır diye, yani sinirlendim mi, sevindim mi, heyecanlandım mı.. sor mideme anlarsın,yalanı yoktur yani.. ama mide yanması, bulanması, şişmesi nedir bilmezdim gibi birşeydi... yoksa bunca zamandır o da içine mi atmış nedir...
geçtiğimiz perşembe yediğim midye sebebiyle-tamam üzerine kokoreç de yedim ama ilk defa yaptığım bişi deil yaa- yaşadığım zehirlenme türevi olay sonrası kusmalarımın-pardon- bile şekil değiştirdiğini hissettim.. detay olacak ama, midemi rahatsız eden birşey mi yedim,içtim çıkartır rahatlardım, bu perşembe sabaha kadar ne yaşadım bilmiyorum.. geçen hafta pazar günü de benzer bir sabahlama yaşadıktan sonra, yaşlandığıma karar verdim işte...
eski midesizliğimi geri istiyorum...

Pazar, Nisan 15, 2007

yatağımmmm...

geceyi bir başka yerde geçirdiysem ve uyuduğum yerde uykuyu bulamadıysam rahatça, üzerine baş ağrısı,mide bulantısı gibi şeyler de eklendiyse hele... eve döndüğümde yastığımı, yatağımı öpüp koklayasım geliyor...hem bunu yapmam için tertemiz sabun kokması da gerekmiyor, o da beni özlüyor ki, şefkatle kucaklıyor her zaman...

Çarşamba, Nisan 11, 2007

kendi intiharıma ağladım..

bir ağlaya,bir güle geçen, standart ötesi olağan,normal bir günün ardından yine servisteydim.. güzergah köprü yolu,menzil ev... sabahları uyanırken düşündüğüm şey,akşam eve dönüş yolunda yapacağım kestirmeler...

eski ben nerede kim bilir...iş çıkışlarımda direkt eve gitmemek için illa birşeyler bulup, etrafta tozduğum zamanlar..servise binmeden önce, yaşlandım galiba diyerek gülüştüğüm arkadaşım, bankadan bankadan, enerjimizi emiyor dedi ki, doğruydu bence de..

neyse işte, bindim servise.. uyku öncesi gün muhasebesi yaptım yine, genelde gülümsemelerim olsa da, heyecan ve mutlulukla geçmez bu anlarım, bir sigara olsa da yaksam dediğim çok olur mesela.. ne zaman..nasıl.. masal değil bu.. kim değiştirecek..ama bu yaşam.. ne zaman..nasıl......... balmumcu'ya kadar uyumuşum... gerçi çok da geçmemişti,trafik pek yoktu..köprü de rahattı zati...
sonra birden köprünün ortalarında durdu trafik... boğaz'ın bir sağına,bir soluna uzunca baktım... sisli ve puslu olsa da güzeldi işte... müzikçalarımda jeff buckley başlamıştı, last goodbye... cep telimi kapadım, ekşi sözlükteki komik diyaloglar geldi aklıma, ihtimal bırakmadım böylece... şoför a.bey'den kapıyı açmasını rica ettim, boş bulunup açtı o da,sağolsun... koşarak refüjden atladım... atlarken montum takıldı, tökezledim... ara yola düştüm.. o sıra a.bey'in durun diyen sesini duyar gibi oldum... köprünün korkuluklarının bu kadar yüksek olduğunu tahmin etmiyordum, bir duvarın üzerine çıkmak ister gibi hızla zıpladım.. boşlukta savrulma ve yalpalama arası bir durum ve anlık bir tedirginlik hissi sonrası, herşeyi bırakıp gidebilme özgürlüğünün yarattığı heyecanla zonklayan kalbim..başım... .... ............

bir an tüylerim diken diken oldu ve kendi intiharıma ağladım... kendimi teselli ettim sonra, çengelköy'e gelene kadar da kabullenmiştim,maalesef yaşam böyleydi işte... insan neye alışmıyordu ki...

Pazartesi, Nisan 09, 2007

insan olma sanatı..

"çöp atmak yasaktır" denmesi mi gerekir, parka, yola, duvar diplerine çöp atılmaması için.. "ölümcül derecede tehlikelidir" dense ne farkeder ki, çöpünü oraya atmaya niyetlenmiş kişi için..

kaldı ki, hayati olabilen konularda bile gayet geniş işkembeli davranılıyorsa.. mesela emniyet şeridini keyfince kullananlar ne cins oluyor acaba... trafik sıkıştı mı, dert etmeyin emniyet şeridi sizin rahatınız için tahsis edilmişti zaten, buyrun geçin haşmet mabatları... engellemeye çalışıyorsun da, dönüp ters ters bakıyorlar..

herkesin kendisi doğru bir de, yargılamaya, hakkınızda hüküm vermeye nasıl da hazırlar..

velhasılı zor vallahi, okulu da yok ki gidilsin...

Pazartesi, Mart 26, 2007

pazarınardı..

bozuk para şarjörü...
minibüslerde var bunlardan 4 ya da 5 sütunluydu sanırım.. şoför para kutusundaki fazlalık bozuklukları oraya diziyor,aşağı doğru bastırarak-yaylı herhal dibi-ve şarjöre benzettim ben onu..
ne tuhaf dimi,minibüs yerel birşey sonuçta, içindeki aksesuarlar zati ayrı bir alem de,böyle lokal,yerel her ne haltsa kullanıma yönelik "yan sanayi" ürünlerine bitiyorum...opsiyonel donanım ehehe... adamın biri oturmuş,düşünmüş,tasarlamış böyle birşeyi minibüsler için, üretmiş.. yaa...
.................

yeğen ve teyze...
arkadaşım doğum yaptı diye ziyaretine giderken irem'i de götürdüm... kerem'i evde bıraktığım için üzüldüm aslında ama, oluyor böyle işte... iyi ki götürmüşüm ama, hastaneye gelen diğer iki arkadaşımla ziyaretten sonra çay bahçesine gittik salacak'ta ... arkadaşım da oğlunu getirmişti onunla oynadı falan... değişiklik oldu,iyi vakit geçirdi..bana da iyi geldi...
.................

balans ve performans...
teoman'a gittik bu cumartesi...(öncesinde hepberaber türkiye'nin yunanistan'la maçını izledik...coştuk falan...) teo'nun biletlerde program saati 22.00 diyor,maç sebebiyle de 23.00 gibi oradaydık.. çok kalabalıktı... adam 12'yi geçiyordu çıktı ve 1.30 civarı bitirdi.. neler oluyor,neden ama derken, herhal dedik saatlerin ileri alınmasını hesaba kattı... düşünceli adam vesselam... halbuki benim kurtlarımı dökesim vardı daha, ama arkadaşlar da başımız ağrıyo,yorulduk vs deyince çıktık maalesef.. kendimizi anıt büfe'de yemeğe vurduk ve evlere döndük...
(ben arkadaşımlarımda kaldım tabii,bu yaşta hala daha "eve dönüş saati" diye bir olgum var,onu aşacaksam ayarlama yapıyorum evvelinden ve dışarıda kalıyorum)
...............

oyuna başlangıç...
bazen başlangıçlar rasgele olur bilardodaki gibi, ilk vuruş sonrası topların dağılışı gibi...
şöyle bir bakarsın hangi toplar avantajlı diye... ve ilk seçim anı burasıdır; düz mü olsun, parçalı mı?seçtin... sonra ikinci aşama; hangi topa vurarak devam edeceksin? karar verdin... veee vuruş... işte bu anda herşey ya yolunda gider, ya kopar... doğru kararlarla doğru vuruşu yaptıysan,diğer toplarında da şansını devam ettirmen kolaylaşır, ancak yanlış yaptıysan seçimde ya da vuruşta, başlangıçtaki o avantajlı durumunu kaybedersin...
hayatta da böyle oluyor gibi geliyor bana...hani ilk düğmeyi kaydırarak iliklediysen, diğerleri de yanlış oluyor...
sanki.. öyle mi..bazen canım.. her olayda değil tabi.. tabii mi... her neyse...
................

Salı, Mart 20, 2007

kendime kendimi hatırlatmak...

unutuyorum evet.. hayat hengamesinden mi,neden bilmiyorum..
bilmiyorum lafını da ne çok kullanıyorum.. hiçbirşeyden emin değilim neredeyse...

çocukken çoğu kişi yapar bunu, ayna karşısında şarkı söylemecilik,tiyatro oynar gibi oyun oynamacılık falan..
sonraları, kendini kendinden başka açabileceğin kimsenin olmadığını düşündüğün zamanlarda da,sohbet arkadaşın olur kendin.. ağlarsın,gülersin... kendinle... bir de,güçlü olmak "gerekliliğinden" yapabilirsin bunu.. güç gösterisinden ve zayıflığını göstermek istememekten ziyade, senin ağlayıp sızlandığın arkadaşının bir müşkülü olursa,sen zati kendini zor toparladın diye sana gelmezse ve yalnız kalırsa diye yaparsın bunu...

tabii kuyruğu dik tutmak gereken yerler ve durumlar da var,çevremiz hep arkadaş,dost kaynamıyor.. dimdik ve sağlam olduğumuzu göstermemiz gerekiyor çok zaman...işte öyle zamanlar sonrası şişen içimizi kendimize boşaltır da rahatlarız yine... sağlam dostuzdur vesselam...

neyse efenim, insanın kendine kendini hatırlatma zamanlarına ihtiyacı vardır... ne kadar değerli,ne kadar önemli olduğunu,-herkes gibi- biricik olduğunu, kendimizi kendimiz olabildiğimiz ve kendimizi cesurca ortaya koyabildiğimiz için sevdiğimizi...-ve birilerinin sevmesi için değil-başta gerçekten kendimizi sevmemiz gerektiğini... ve ve ve bunun gibi şeyleri...

böyle zamanlarda bazı eski yazılarımı da okurum...şaşırır,sevinirim... durum budur yani...

Pazartesi, Mart 19, 2007

bitter çikolata...

kakao oranı yüksek olanlarını öyle zararsızmışlar gibi tüketiyorum ki, endişelenmeye başladım aslında.. dil altı hapı gibi çekmecemde duruyor..
şeker tadı da az hissediliyor ya, yiyince içim bayılmıyor ya, diğer çikolata türevlerini yediğimde illa su içmem gerekse de bunlardan sonra içmesem de oluyor ya, diğerleri gibi başımı da ağrıtmıyor ya... tıkır tıkır tüketiyorum...
şeker tadı hissedilmiyor diye kalorisi de azmış gibi mi algılıyorum nedir, aman diyorum nasılsa serotonin salgılatıyor... ohh canıma değsin...
müşteriye mi kızdın bi kırt, çok mu sevindirik oldun bi kırt, canın mı çekti iki kırt, sistemi mi taktın kafaya birkaç kırt...
yaşasın kakao oranı yüksek çikolatalar!!

Cuma, Mart 16, 2007

sevgilim taxim..

karmaşasını mı seviyorum, kalabalığı içinde görünmeden dolaşabilmeyi mi..
çokluğun içindeki tekliği.. hamur olmadan,yoğrulmadan kaynaşabilmeyi mi...
peki ya, başka yerlerin sun(a)madığı özgürlüğü nereden geliyor..
hem, ne istanbul hanımefendisi, ne bıçkın delikanlı...
her adımlayanın ruh haline bürünebilen, hissetmek istediğinizi sunabilen bir..bir.. bir..yer... herhangi "bir yer" değil tabii...
semtler insanın dostu olur mu... olmaz olur mu asıl..
kadıköy, moda, çengelköy..yeniköy, beşiktaş, taxim... hepsi başka başka zamanların,duyguların paylaşımcısı...
hmm bir de x vardı sahi, kullandığım...
taksim,suların toplanarak şehre dağıtıldığı,taksim edildiği yermiş ya hani.. işte x sanki yolların kesişimini ve yollara ayrılışı gösteriyor.. ondan x ile yazmayı seviyorum taxim'i...taximimi..

bu foto mart ayının ortasında çekildi... hayret kaldırmamışlar dedim ve çektim, ama neden kaldırsınlar ki...

ps: sevmedim bu yazımı,istediğim gibi olmadı... ama yazdım da şimdi bu kadar, silmiyim dedim...

Pazar, Mart 11, 2007

mısır ve çağan ırmak

bu cumartesi-pazar bankanın eğitimi vardı, yani pek haftasonu gibi değildi... eğitim esentepe'deydi, cumartesi eğitimden sonra metroyla *taxim'e kaçtım.. yürüdüm, dolandım,kendimi yalnız hissettim..
tuhaf birşey şu yalnızlık, arayıp takılabileceğim birkaç arkadaşım geldi aklıma ama istemedim çağırmak...

dolanırken,daha doğrusu taxim'in başında haşlanmış mısır satan arabalardan gördüm.. nasıl ya?? mart ayındayız ve haşlanmış mısır.. yaz mısırını bilirim, güz mısırını bilirim de mart mısırını bilmiyordum... alsam mı,yesem mi diye kendimle cebelleştim,çünkü mısırın her türlüsünü severim, haşlanmışı birinci sıradadır.. patlamışına dayanamam... ikisinin de kokularına bayılırım.. ve soslusunu da çok severim... ama yemedim haşlanmış mısırı, belki daha vakti gelmedi diye...

biraz acıktığımdan hala'da kıymalı gözleme yedim,yetti de...

atlas sineması'nda koku'yu izlemeye girdim sonra... ve bekleme salonundayken çağan ırmak'a çok benzeyen birini gördüm.. gitsem konuşsam mı gibi bir dalga esti,vazgeçtim... salonda yerime oturdum, baktım ki o ve arkadaşları da girdi..şaşırdım.. fragmanlar başladığı sırada emin oldum, evet o çağan ırmak'tı, çünkü ulak'ın fragmanı bittikten sonra kapıya doğru yönelmişlerdi...
işte o sırada gidip konuşmam gerektiği düşüncesi baskı yapmaya başladı...ve...
yerimden fırladım.. kapının çıkışında onları yakaladım..
-çağan bey...(durup döndü) merhaba, rahatsız etmek istemedim ilk başta..
-rica ederim..
-ımm aslında siz olduğunuzdan emin olamamıştım,ama ulak'ın tanıtımını görünce tamam dedim.. böyle nefessiz konuşuyorum ama...hmmm şey.. ben, babam ve oğlum'u izlediğimden beri biryerlerde sizi görmeyi ve konuşmayı..yani aslında sadece birkaç şey söylemeyi çok istemiştim...vaktinizi de almak istemiyorum çok ama...
-önemli değil, dinliyorum..
-hatta bir yerlerde de yazmıştım bu düşüncemi...hmm, hani ömür boyu arkadaş olmak isteyeceğiniz birilerini tanırsınız ve varlıkları bile mutlu eder ya... işte babam ve oğlum'u izlediğimde hayat boyu arkadaşım olsa bu film dedim,tam anlatabildim mi emin değilim ama..neyse... ve size saygım arttı ve dedim ki işte, biryerlerde rastlamalıyım ki teşekkür edebilmeliyim...kısmet bugüneymiş...
-teşekkür ederim,çok memnun oldum...
-ulak'ı da merak ediyorum açıkçası..ama acizane ve haddim olmayarak birşey söylemek istiyorum...yani henüz,yeni, az önce tanıtımı görünce oluştu bu düşüncem... filmi görmedik sonuçta...
-rahat olun söyleyin...
-başlangıçtaki yazı karakterleri yüzüklerin efendisi'ndeki yazı stilini hatırlatıyor..tanıtımdaki görüntülerin ve atmosferin etkisi de... sonra ulak yazarken de arap alfabesine bir gönderme var sanki.. ne biliyim..keşke şey olsaymış..hmm... bilemedim aslında..neyse söylemedim sayabiliriz..
-önemli değil,söylediniz de sayabiliriz... iki durumda da teşekkür ederim...
-ben teşekkür ederim...

"koku" başlamadan önceki birkaç dakikada bu konuşmalar yaşandı, ama simülatif olarak... yani onların kapıdan çıkışları sonrasında yerimden ani bir kalkış yapmakla,boşverip oturmak arasındaki seçimi oturmak kazandı..maalesef..hayatın sunduğu, bu küçük, güzel tesadüfü böyle harcadım...



*taksim'e özel ve tek olarak x kullanmayı seviyorum.. taksi ya da faks yazarken bile kullanmamama rağmen... belki bir başka başlıkta daha ayrıntılı yazarım sebebimi...

Perşembe, Mart 08, 2007

eşya iradesi..

birşeyin lazım olmadığı tüm zamanlar ulaşılabilir ve fakat lazım olduğunda, ihtiyaç duyduğunuzda bulunamaz ya da eksik olması tuhaf değil mi... bizimle oyun mu oynuyorlar nedir..
çok basit misal, sürekli çantanızda bulunan -pek kullanılmayan, lazım olursa diye taşınan-birşey var, sonra çantanızı değiştirip bir başkasını kullanıyorsunuz..ve o gün bir bakmışsınız o şeyi çanta değişimi sırasında diğerinde unutmuşsunuz ve de lazım olmuş... yaa...
(insanları da "şey" kapsamına alabiliriz tabii...)

Perşembe, Mart 01, 2007

anneyle küsüşmek..

hiçbir zaman kırmak ve üzmek istemeyeceğiniz kişilerin başında gelse de,en çok tartışıp ters düştüğünüz kişidir anne...sizi en çok anlamasını beklemenizden belki ve en çok nazınızın ona geçebileceğini düşündüğünüzden, hoyratça laflar da edebildiğiniz kişidir yine...
2 haftadır konuşmuyoruz...nasıl,ne zaman sonlanacak bilmiyorum...
konu ne olursa olsun ben mıyışırım..mıyışırdım yani... şimdi yapamıyorum ama birşeyler engelliyor...
hiçbir zaman istediğim,hayalini kurduğum bir anne-kız ilişkisi yaşamadık belki ama böylesi de yakışmıyor...
offf ne tutuyor ki beni.. ne engelliyor... simülatif teorileri kafamdan savuşturmaya çalışıyorum bir de.. böyle küslük zamanlarında daha çok gelir ya insanın aklına,kalp sıkıştırıcı ya şöyle olursa, ya böyle olsa şeyleri..
eşya,şeyin çoğulu demiş miydim daha önce..demişimdir kesin..ya, böyle işte...

Pazartesi, Şubat 26, 2007

taksi..cikcikcik..

sarılar ya kendilerini minik civciv kıvamında falan mı sanıyor bunlardan bazıları bilmiyorum..-bazı demek için toplama oranlandığında az olan kısmını kasdetmek gerekir gerçi ya neyse..
hayır yani normal bir taşıtsın,diğerlerinden rahatça ayırtedilebilen bir rengin de var, neden görünmez olduğunu ya da görünemeyecek olduğunu zannediyorsun ki...
misal yaya olaraktan karşıdan karşıya geçeceksin dimi, doğal olarak uygun zamanı bekliyorsun ya da ne bileyim minibüse bineceksin yol kenarında duruyorsun... yavaşlayıp yanaşır gibi yaparak korna çalmalar, selektör yapmalar.. resmen taciz... geçen taksilerin %98'i bunu yapıyor yaw... kıyafetten mi,cinsiyetten mi acaba desen, alakası bile yok...
hayır asıl gıcık olanı,lazım olduklarında da bunlara kendini gösteremez,göstersen de durdurup binemezsin kolay kolay... çil yavrusu gibi kaçışırlar...
ne olduklarını bir çözseler,rahatlayacağız ama...
neyse...

Pazar, Şubat 18, 2007

pazar pazar esenler...

tadına doyulmayan ve tarif edilemeyen duygu..:
duşu açıyorsunuz...
suyu ılık derecesine getiriyorsunuz.. su orta şiddette akıyor olmalı...
başınızı arkaya doğru eğip, duş ahizesini alın ve saç kesişimine doğru tutuyorsunuz..
suyun arkaya doğru, kulaklarınızın üzerinden kalıp halinde akması lazım...
denizde dibe dalış sırasında duyduğunuz sese ve duyguya benzer şeyler hissetmeniz lazım...
başka bir dünyaya geçiş gibi...kopup gitmek gibi... masal gibi...
...................

aşure..
muharrem ayı'nın 10.günü itibariyle pişirilmeye başlanıyor hani.. gerçi tatlıcılarda falan bulunabiliyor diğer zamanlarda da,ama ben sevmiyorum dışarı aşurelerini...
zati tatlı yiyeceksem, aklıma bile gelmez, aşure istemek bir tatlıcıdan...
bizim ailenin aşurelerini severim... kıvamını, tadını, kokusunu.. bir de piştiği gün ılık ılık yemek büyük keyiftir... sütlü tatlılar da evde pişmişse, ılık severim ya,onun gibi... içinde çok fazla incir, kuru kayısı olunca da hoşlaşmıyorum.. gül suyu da çok olmayacak,şekeri de baymayacak.. fasulyesi,nohutu ağızda eriyecek.. üzerinde tarçını bol olacak.. ceviz, fındık olmazsa eksik kalır...
yani annemin aşuresi gibi olmalı ki yiyeyim...
..................

toplum öğretmenliği ana bilim dalı...
halim,selim, sakin sakin yolda yürürken,ofiste çalışırken tansiyonunuzu arttıran,sinirinizi zıplatan olaylar var ya... onlar için işte bu toplum öğretmenliği..
uzaktan eğitim metoduyla yapılabilir.. cd'ler hazırlayacaksın böyle -herkes neden cd kullanabilir oldu ki birden.. kitapçık hazırlayacaksın, kaset-bu konuya tekrar döneceğim- yapacaksın, sokağa çıkma yasağı günü gibi, bunlarsız sokağa çıkarmama günü yapacaksın... trafik polisi gibi,toplum polisleri olacak, ekipmanda eksik varsa ceza yazacak..alışmışız ya cezası olmayan şeyleri sallamıyoruz...ha yok hemen ceza yazmayacak,önce teste tabi tutacak baktı geçer not alıyor cezasız yollayacak..e tabii buradaki toplum polisinin de, toplum polisliği niteliklerine haiz olduğunu kabul ediyoruz...
sonra üşenmeyeceksin anlatacaksın, vazife herşeyden önce gelir...
sinirini zıplatan birşey mi gördün, toplantıya yetişmen gerektiğini falan unutup duracaksın, güzel güzel anlatacaksın... sokağa birşey atma, mantıklı, sağduyulu davran, stokçu zihniyeti bırak.. evet evet stokçu zihniyet var.. ve maddi şeyleri değil, zaman ve duygu gibi sayılamaz şeyleri de stokluyorlar.. bir nevi ben üstünlüğü ve güvensizlik duygusunun yansıması... ben yapamıyorsam, o da yapmasın psikolojisi.. varsa yani...
örneklerim aklıma gelse de yazsam, lakin gelmiyor şimdik... ortak kullanıma ait şeyleri-tükenmez mi düşündüklerinden nedir-sömürme içgüdüsü.. bu da varsa yani...
yahu biribirimizin yaşamını kolaylaştırmayı istesek, hadi kolaylıyamıyoruz diyelim zorlaştırmasaydık bari, nolurdu rabbim...
........................

kaset...
hala var kaset, satılıyor..kim alıyordur,görmedim hiç...satılıyorsa alıcısı vardır ama...
neyse konu karışık kaset... hani kendi kendimize boş kaset alıp -45,60 ve 90'lık vardı..tey tey teeey- radyodan, ordan burdan karışık şarkılarla doldurduğumuz kasetler... hey gidi hey... kendi kendimize vokal yapıp doldurduklarımızı saymıyorum tabii... koca koca walkmanler,gitgide kibarlaştılar..sora cd çıktı işte, biliyoruz gerisini..
...................

etbeni...
"ben ettim sen etme"nin tersi,düzü falan değil..alakası yok hatta...
benin etten olanı...
hani ilerde lazım olursa,"amanın senin de sırtında et beni varmış, yoksa kardeş miyiz" durumları falan için gerekirse diye söylüyorum... aldıracağım da kendisini, çünkü rahatsız ederliği arttı.. omzumdakini de...
rahat rahat sırtımı kaşıyamıyorum yaw, elime takılcak falan diye..ıyyyyy... korkuyorum, tedirgin oluyorum.. yani dicen ki, ufacık benden ne istiyorsun, da o benden ne istiyor ya... hatta, yuh bu yaşına kadar bişi olmadı da şimdi mi aklına geldi de dersin...
valla hiç ummazdım kendimden, vücut bütünlüğümü bozacağımı -hatta dövme yaptıramıyorum bu takıntı yüzünden- hele bir parçamı eksilteceğimi falan..
ama üzgünüm...
..............

bitti...

Cuma, Şubat 16, 2007

başlık yok..

aman canım, gün geçsin, heyecan olsun, gönlümüz neşelensin diyerek giriştiğimiz "aktivite"lerin üzerinden zaman geçtikçe,nedense, önemsemediğimiz o olaylara bağlı duygularımızın bizi didiklediğini hissederiz.. neden ki... belki de öyle değil..belki.. anlık bir görüş bu.. her an değişebilir.. mümkün.. her zamanki gibi...
çözümlemekten,çözümlenmekten, "kendimi" anlatmaktan sıkılmamış mıydım... sıkılmazsın sıkılmazsııın... yazmak isteyip de, yazacak "birşeyim" olmadığı zamanlarımdan biri sadece... e iyi...

Pazar, Şubat 04, 2007

dünya vatandaşı...

nowheria,nowheristan ya da hiçbiryeristan diye bir ülke duydum... toprağı olmayan ama birleşmiş milletler'in ülke kriterlerine uyan, türk-yunan karışımı lübnan'da yaşayan michel elefteriades diye birinin kurduğu ülke..

bu abinin röpörtajından şöyle de bir parça var..
"hayali bir ülke. hem hiçbir yer hem de her yer. nowheristan’da doğdunuz ülkeyi, kökenlerinizi, kültürünüzü unutup sadece siz oluyorsunuz. hiçbir yere bağlı değilsiniz, atalarınızın yaşayışından, onların kavgalarından ve ilişki ağlarından sıyrılıyorsunuz. örneğin bir ermeni ya da türk yıllar önce yaşanmış bir olayın yükünü üstlenmek zorunda değil. bir ermeni, büyükannesi türklerle problem yaşadığı için türkleri sevmemek zorunda mı? bunu reddeder ve nowheristanlı olur. nereden geldiğinizin, kim olduğunuzun, alışkanlıklarınızın hiçbir önemi yoktur nowheristan’da. bu ütopik ülkeyi 2003’te kurdum."

hepimiz k-pax 'liyiz...olleeeyy...gibi bi hissiyat uyandırmıyor değil...

tarih oluşturmak...

haberleri takip etmediğim zaman ne mutlu bir insanım diyorum...
günlerdir kafamın içinde birilerine cevap veriyomuşcasına dönen cümleleri,sıralı sırasız yazıp boşaltmak istedim.. kafam rahata ermeyecek yoksa..

kendi gibi olmayan,düşünmeyen, "diğerleri" diye tanımlanan ve sonrasında mazlum, çaresiz, tartaklanan insan haline dönüşen kişi veya kişileri, hepimiz biriz görüşü altında benimseyelim derken, gerçekleştirilen oluşumun yanlışlığına inandığını söyleyenlere, tam da karşı oldukları davranış şekliyle karşılık veren insanların hepberaber oluşturdukları ironik bir görüntü.. hrant dink cinayeti sonrasında yapılan tartışmaların oluşturduğu...
tek nefeste uzun bir cümle oldu, yayarak şöyle söyleyeyim.. "hepimiz ermeniyiz" şeklinde güruh oluşturmanın yanlış olduğunu düşünüyorum dediğiniz anda, neden diye sormadan..kendi gibi düşünmeyenleri cahil, yobaz, fanatik milliyetçi, faşist gibi hazır şablonlarla etiketlemeye meyilli insanların, aslında içinde yürüdükleri o düşüncenin temeline ters hareket etmelerinin ironikomik halinden dem vuruyorum...
hani önyargıları kenara koyun,önce hepimiz insanız,hem bir kişi düşüncelerinden ötürü "yargılanmamalı" demiyor musunuz,(aslen) demiyor muyuz...yani o kalabalığın içinde yürüsün yürümesin çoğunluk bunu savunmuyor mu...o halde, birlik olalım derken yeni cepheler oluşturabilecek hareketlerden önce daha öngörülü olunması gerektiğine inanıyorum diyorum ben de...
her kap ölçüsünce doldurulabilir, inat yaparsanız taşar, zayi olur...
"hepimiz biriz" ya da"hepimiz hrant dinkiz" söyleminin içinde bulunduğumuz toplum yapısına daha uygun bir kıyafet olduğunu düşünüyorum... hele "tarih yazarken" daha dikkatli olunmalı diyorum.. her insan diğerlerini de kendi gibi sanar ya hani, iyi niyetten maraz doğmayacağını düşünürsün..ama maalesef öyle olmuyor, saflığın suistimaline çoklarca kere şahit olduktan sonra temkinli davranmak gerekir bence...
uluslararası ilişkiler ya da toplum psikolojisi konusunda ilmi bilgim yok,kişisel görü ve düşüncelerimi söylüyorum... keşke herşey iyi niyetli insan ilişkileriyle yürüseydi,ama güç dengesizliği üzerinde yürüyen bir dünya "düzeni" var...ve hiçbir toplum homojen değil...
'anlatmak istenen bu kadar açıkken başka taraflara çekmek saçmalıktır' minvalinden cümleler ediliyor... tarih sayfalarından örnekler veriliyor, birbirine arka çıkan toplumlar üzerinden... aynı tarih sayfalarında "bu kadar açık" iyi niyeti olan ancak daha sonra bir başkasının-ülkelerin- menfaati için çarptırılan örnekler de yok mu... yani sizin niyetinize değil,siz olmayanların niyetine bakar yaptıklarınızın tarih içindeki yorumu... kaldı ki,üzgünüm ama verilen örneklerin de bu cinayet sonrası oluşan hareketle örtüştüğünü düşünmüyorum...
tepkilerin ya da sonuçların benzer/aynı olması, sebeplerin aynı olmasını gerektirmez... yine açayım.. "hepimiz ermeniyiz" oluşumu bir sonuçtur,ancak bunu hazırlayan sebepler,tarihte "hepimiz hederötüz" olarak şekil bulmuş diğer hareketlerin sebepleriyle aynı değildir... çevre şartları da aynı değildir...buradaki benimseyiş değil,pozitif ayrımcılık halindedir...ve ben tarihte örnekleri var diye, saptırılabilecek olmasından ötürü yanlış olduğunu düşündüğüm bir oluşuma hmmm doğru o zaman diyemem...

içinde bulunulan, düşüncelerinden ötürü devlet önünde yargılanmış bir kişinin hedef haline gelerek elim bir şekilde öldürülmesi olayıdır... şimdiki haline baktığımızda ise türk-ermeni davasının uzantısı haline gelmiştir ve sanıyorum ki, tarihin ileriki sayfalarında, türkler aleyhine kullanılabilecek bir konuma bile getirilebilir.. paranoyakça mı bu düşünce, aksine uluslararası diyalogları temel alarak baktığımızda gerçekçi geliyor bana...hani tarihten verilen örnekler var ya,o minval üzerinden kurulabilecek cümleyi bile görebiliyorum..
"türk tarihi boyunca iktidara gelmiş hükümetlerinin kabul etmediği ve sözde ermeni soykırımı olarak adlandırdığı olay, hrant dink cinayeti sonrasında asıl gerçeği gözler önüne serdi...türk halkının çoğunluğunun da ermenilerin zulme uğradığını ve ezildiğini düşündüğünü,yollara dökülen kalabalık ve hepimiz ermeniyiz sloganları gösterdi.... ezilen halkı benimsemek yönündeki bu hareket tarihteki diğer örneklerinin yanında yer almaktadır"

inanın bu zor birşey değil... tarih yaşandığı değil yazıldığı şekliyle hayat bulur...
işte benim vicdanımı sızlatan, asıl olayın sapmasıdır... elif şafak davasıyla ilgili ettiğim birkaç kelam sırasında, bilmemkaç nolu yasanın düzenlenmesi gerekir gerekmez bunu tartışmıyorum demiştim...herkesi aklı selim sanmak ya da olabilirliğine inanmak gibi bir yanılgıyla etmiş olmalıyım bu sözleri...
ama linç ve yok etme "kültürüne" bu kadar sahip çıkmış bir toplum içindeyken, insanlar gerçekten ne düşünmüş ve söylemiş de neden yargılanmış diye araştırma yapmaksızın hedef alınabiliyorsa,daha sonra beraat edecek bile olsa neyle suçladığınıza dikkat etmeniz gerekir... yoksa kişiliğiyle, düşünceleriyle değil, etiketleriyle var olur toplum karşısında..
lütfen artık doğru yere bakılsın ve kanun düzenlemesi yapılsın... hrant dink'i geri getirmez ama düşünen kafalarımızda yeni eksilmeleri önler umarım... bu olaydan elde edilebilecek bir kar varsa budur, türk-ermeni ilişkilerinin düze çıkma beklentisi ise bu cinayetle sağlanabilecek birşey değildir..bence...
herşey insanca ve haklarımızla yaşayabilmek adına olsun...

Çarşamba, Ocak 31, 2007

bilgi...

bilgiyi "reddediş"im ne zamandan beridir var bilmiyorum, net bir zamanı olduğunu sanmıyorum zati... ama yaşadığım hissiyatı hatırlıyorum.. ihtiyacım olmadığı ve hiç kullanmayacağım ve de ilgilenmediğim halde, "bilgili" insan olmak gerek dürtüsüyle kendime yüklemeler yaptığım zamanlar vardı...
sonra bir gün, ummadığım bir buhran anında, kendim için, istediğim için sahip olduğum bilgileri elimde gerektiği gibi taşıyamadığımı düşündüm... ve benim olmasıyla mutluluk veren bu donatılar için bile böyle düşünüyorsam, sırtımda boş yer taşıdığım diğer "yük"lere ne gerek vardı ki...
belki, bilginin insanlar arasında güç konusu olması ve ezmek için kullanılıyor olmasından ötürüydü bu yaptıklarım... belli ki ben de, ya ezilmemek ya da gerektiğinde ezmek için yapıyordum bunu.. ve reddettiğim aslen buydu sanırım..
taşımaktan sıkılmayacağı bilgiyi yüklenmeliydi insan, gerektiği için, bir gün lazım olur diye değil.. aynı evimizde atmaya bi türlü kıyamadığımız, birgün lazım olur dediğimiz ve de hiç lazım olmayan eşyalarla, hiçbir zaman lazım olmayacağını bilsek de evimizde bulunmasından mutluluk duyduğumuz diğerleri gibi... (mutluluk duyduklarımız canımızı acıtan bir zaman dilimini hatırlatıyor olsalar bile...)
evet, işte buydu.. bildiklerim sevdiklerimdi..
yaşasındı, kendimi nasıl seviyorsam öyle olmalıydım...

Pazartesi, Ocak 29, 2007

hava ayaz mı ayaz...

geceyi arkadaşlarında geçirmiş, vakitlice ayrılmak gerek düşüncesiyle öğleni geçerken çıkmıştı evden.. berrak,kuru ve soğuk havanın eşlik ettiği aslen kısa bir yoldu yürüdüğü.. gecenin yorgunluğuna rağmen hissettiği dinçlikle,dimağı da açılmış düşüncelerle hasbıhal ediyordu..
sonra bir an durdurdu bu kelimeleri,kafasından geçen düşüncelerine edebi tanımlar yapmak niye gerekiyordu ki... ve bunları başkasının aklından geçen şeyler gibi anlatmak doğru muydu peki..
tüm bu yan düşünceler ortaya çıkmadan önce kafasına takılansa, hayatının yolu gerçekten adımlamak istediği miydi... anda,bu yolun neresindeydi ve artık o yolu değiştirmek istiyorsa bunu yapabilecek enerjisi, isteği, kararlılığı var mıydı.. yeni yol nerelere götürecekti ki.. gerçi ne farkederdi, şu an yürüdüğünün de nereye varacağını bilmiyordu...
her ne kadar plansız programsız, kendisi oluşturmaktan ziyade oluşanlara verdiği karşılıklarla yaşayan biri olsa da, kafasının içinde,gizli köşelerde gezinen naif planları yok değildi.. yoksa bunlara hayal mi diyordu insanlar... tüm insanların,birşeyi gerçekten ortak tanımlaması mümkün müydü...
neyse neyse konu yine bu değildi... hayatının içinde dönegiden çemberler vardı... kiminin odak noktası kendisiydi, kimindeyse çemberin herhangi bir noktası.. ve sanki o,herhangi bir nokta olduğu yerlerde daha çok vakit harcıyordu,odak noktası olmak isteyerek... merkezde olmadığını farkettiği her seferinde ise kıymık batmış gibi canı acıyordu.. üflüyor,ovalıyordu cümlelerle.. hayır,canın acımıyor,buna gerek de yok, gerçekçi ol..gerçekçi?? bunlar gerçek değildi yani öyle mi..ortamlar,zamanlar, kişiler... gerçekliğine nasıl karar veriyorduk, hangi süreçlerden sonra gerçek olana dönüşüyordu yaşadıklarımız... gerçek olana inanılmıyordu aslında, inandığımız zaman gerçek oluyordu şeyler...öyle ya,herşeyin aslı astarı nasıl bilinebilirdi ki, algımız ve kabulümüz seviyesinde ve dolayısıyla değişkendi herşey... ve inanılan birşeyin bir süre sonra öyle olmadığının görülmesiyle yaşanabilecek incinme olasılığı yüzünden, hiçbirşeyin gerçek olmadığı kabulüyle yaklaşıyordu herşeye... ve madem geçiciydiler, plan yapmaya üzerinde kafa patlatmaya değer miydi...
mantıklı cümlelerle avutulmuş,ama donuk bir suratla boş boş bakındı etrafa...
lezzetli bir soğuk vardı... öyle ki,eve değil sahil kenarına gidip bankta denizi izleyebilirdi bu boş suratla...dakikalarca...
yolu giderek kısalmış, eve yaklaşmıştı artık...
alternatif planı uyguladı ve uyudu...

Cuma, Ocak 26, 2007

trojan..troya..truva..

bahsimize konu olanı, ne olduklarını bilmediğim bi cinsin uzun burunlarını bilgisayarımıza uzatıp sümkürdükleri şeyler..
iki gün önce sağolasıca tarayıcım çok güzel bişi bulmuş gibi bağrınmaya başladı.. yok et,parçala onu, öldür gibi emirlerime rağmen o sümük hala orada duruyo... tedirginim...

neyse..trojan deyince aklıma hep bitanecik brianımın söylediği, commercial for levi parçası gelir..
şarkının yazılış sebebi, aslen kime hitap edildiğiyle ilgili rivayetler var...neyse ne.. şöyle bir özelliği var ama, sabah dilinize dolandığında akşam kadar parça parça da olsa sölüyorsunuz...buyrun buradan alalım sizi...

...

you're the one who's always choking trojan
you're the one who's always bruised and broken
sleep may be the enemy
but so's another line
it's a remedy
you should take more time

you're the one who's always choking trojan
you're the one who's showers always golden
spunk & bestiality well it's an assisi lie
it's ahead of me
you should close your fly

i understand the fascination
the dream that comes alive at night
but if you don't change your situation
then you'll die, you'll die, don't die, don't die
please don't die

you're the one who's always choking trojan
you're the one who's always bruised and broken
drunk on immorality
valium and cherry wine
coke and ecstasy
you're gonna blow your mind

i understand the fascination
i've even been there once or twice or more
but if you don't change your situation
then you'll die, you'll die, don't die, don't die
please don't die
...

Cumartesi, Ocak 20, 2007

sabah sabah...

zar zor uyanmışsın.. ne giyicem telaşınla hazırlanmış, bayır aşağı-çok şükür ki- koşturarak servisine binmişsin.. servis+trafik= uyku demek artık... hele haftanın son günlerinde biner binmez uyku moduna geçiyor insan.. neyse... arada bir, gözü aça kapaya, neredeyiz kontrolüyle, sağdan sola falan dönüşler yapılarak en az yarım saatlik uyku çekersin..

bazen de sabah yarım saat fazla uyumak adına,servise binmeden motor+minibüs+müzik üçlemesiyle yol alınır ki, arada bir ve keyfiyetten olduğu için olsa gerek zevk bile verir...

...karşıdan karşıya geçen adama yol vermek için yavaşlayan servisin yanından hızla gelen motosiklet adamı havaya savurduktan sonra üzerindekileri-iki kişi- kaldırıma fırlatır... kaldırımdaki adamlar ayaklanır,biri başını elleri arasına almış,diğeri eli ağzında şaşkın, korkmuş sağa sola döner durur... perişanlar, günleri, ayları, yılları o anla yaşanacak...

üçüncü adam.. yolda yatan.. kanlanmış olan... hareketsiz... iki dakika sonra işine varacaktı belki ama artık iki dakika sonrası yok onun..

kafamdan geçen simülatif bi yaşam değil bu...

ama belki ben,bu sabah yarım saat daha fazla uyuyacaktım... keyifle beşiktaş motoruna binecek, yolda arabalarla dans ederek yürürken......... ya kazayı yapan bensem...
ya sevdiklerim.. herşeyin normal olduğunu sandığım bi anda bi telefon geliyo...... yok yok düşünme bunları diyip kafamı sallayarak uzaklaştırmaya çalışıyorum düşünceleri...

boğazım düğümlenerek geçirdim sabahı, normal bir cuma sabahı gibi değil... çok doldum, dualar ettim-sevdiklerimi, ailemi,kazadan beladan....- ağlamamak için sürekli bastırdım... ondan belki,bütün günü sünger bi beyinle geçirdim...

uyuyim en iyisi, sabah diş doktoruna gitcem...

Pazartesi, Ocak 15, 2007

beynelmilel..

vizyondaki aynı isimli türk filminden meraka sardım bu kez.. beynelmiNel değil miydi o, film için kelime oyunu, harf değişimi falan mı yapmışlardı, diye...
ama yoo değilmiş, doğruymuş beynelmilel yazılışı.. beyn=arasında, milel=milletin çoğulu yani milletlerarası.. hani herkesçe bilenen şeyler için kullanılır ya, meğer yanlış söylüyormuşuz...
böleyken böle...(herşeyin düzgün ya bu eğri kalmasaymış tabii)

sigara..

biliyoruz evet, zararlı birşey.. içilmemesi,içilen yerde dahi durulmaması gerek..
ve fakat, çok sık tüketmesem de, arada ve özellikle hiç olmadık zamanlarda-içmemin imkansız olduğu zamanlar- feci şekilde canım çekiyor... şimdi olduğu gibi(evdeyim ve gece yarısı..gece yarısı olmasaydı da,canım çooook istemezse sırf sigara için ayarlama yapmam* zati)..
evdekiler, arada bir bile içtiğimi bilmiyor.. çünkü bilsinler istemiyorum, çünkü bildiklerinde beni tiryaki*** sanacaklar,çünkü endişelerine endişe katılacak vs vs... neyse zati,böyle olması da sorun değil benim için...

sigara hiç içmediğim eski zamanlarda-evet tek bir tane bile içmediğim, hatta arkadaşlarımın belalı sigara avcısı** olduğum zamanlar vardı- rüyamda sigara içtiğimi görürdüm ve o nasıl güzel, nasıl tatlı birşeydi.. resmen tatlıydı, çikolatanın ucunu yakmışım içiyorum sanki.. içmeye başladığım sıralarda hep bu tadı aradım.. hatta aromalı olanları da denedim, vanilya, çikolata bilmem ne... yok, hiçbirisinde yok o tat.. adı üstünde rüyaydı işte...
o tadı bulamasam da, arada bir ve gerçekten canım çektiği için içtiğim sigara keyif veriyor... sigara içmiyorum aslında,kullanıyorum sadece diyelim..****

(ayrıca çok içince başım ağrıyo,sevmiyorum o yüzden.. bi de üstüste deriiiin nefes alırsam başım dönüyo,ki bu tip-keyif veren ama sakıncalı da olan- şeylerde kontrolü kaybetmeyi sevmediğim için, o anda söndürürüm...kapa)

*ayarlama yapmak: yapmak istenen birşey için çevre şartlarını kılıfına uydurmak ve normal,olağan birşey imajı vererek yapma çalışması
***tiryaki: düzenli ve fazlaca sigara tüketen
**sigara avcısı: sigarasını yakmak üzere kutudan çıkarmış arkadaşın sigarısını naifçe alıp ortadan ikiye kıran kişi-salak diyebiliriz bana,evet..
****: otlakçı olmamak için kendi paketimi taşıyorum yahu,o kadar...

Perşembe, Ocak 11, 2007

lost abla...

meşhuuuur dizi lost'ta kate olarak kendini gösteren taş abla evangeline lilly' nin orda burda çıkan haberinde* "koyu" hristiyan olması sebebiyle çıplak sahnelerde oynamadığı bilgisine rasladım.. eyvallah no problem.. bana ironikomik gelen hadise, popüler kültüre karşıymış ve evinde tv bile yokmuş teyzenin.. iyi de nası ya, tv dizisinde oyna ama popüler kültür,tv yasak, bıdıbıdı de.. biz de kendi çapımızda popüler kültür bıdısı yapıyoruz ama istikrarlı olmaya da çalışıyoruz, tamam mı büyükanneeee..
yok hayır,ne alakası var, kıskanmak bize yakışmaz...

* haberin doğru olduğunu varsaydık,pi de 3,14 alındı..

Cuma, Ocak 05, 2007

fevkaladenin fevki...

takıldım geçen hafta..fevkalade kelimesini çözümleme girişimim böle başladı.. fevkalade, olağan-üstü...
"fevk" üst demekti zati.. peki,alade kelimesini nereden ayıracaktım, kökü neydi.."alelade" ile nasıl bir bağlantı vardı.. her iki kelimenin içinde geçen ve ala(üstüne,üzerine) bağlacı ile ses benzerliği olan kısım gerçekten "ala" kelimesi miydi, yoksa arapça kelimelerin başlarında kullanılan article-tanımlık- ön eki miydi...
fevk= üst(kısım)
ala(ikinci a'da uzatma var)=üzerine
el(eklendiği kelimenin baş harfine göre uyum gösterir)=tanımlaç(latin dillerindeki gibi)

bu durumda:
aradaki kelime "ala" olsaydı; fevk+ala+(el?)de olacaktı,ki "de" diye bir kelime(isim) yoktu..
o halde fevk+el+ade idi, yani "ade" kelimesini bulmalıydım..
ve türkçe ile bağlantılı düşündüğümde zor olmadı, "ade" aslında bildiğimiz "adet" idi, görenek anlamındaki.. arapça'da sondaki t'nin okunmadığı durumlardan biriydi... fevkalade(t); bilinenin(olağanın)üstü..
bu durumda alelade(ala+el-ade şeklinde ve e düşüyor) ise, görenek üzere olan,bilindik demekti...

evet evet böyle olmalıydı..yanlış olabilirdi,ama ben kelimelerle uğraşmıştım,araştırmıştım ya...
yaşasındı...harikaydı..kendimi seviyordumdu...

şimdiki araştırmamız bir deyim üzerine,"kapıdan girerken ayağını sürerek girmek".. mağaza benzeri biryere girdikten sonra, arkamızdan bir dolu insan sökün ederek gelmişse böyle bir söz edilir..ama acaba neye istinaden...hmm...??

Salı, Ocak 02, 2007

karmaşık..

cennet ve cehennemin sadece bir imge olduğu ve öldükten sonrası için kullanılsa da, aslen her ikisini de bu dünyada yaşadığımızı söyleyen görüş zaman zaman aklıma gelir...
her ne kadar ben,her ikisinin de var olduğuna ve ölüm sonrasında-arafta takılıp kalmazsak- birine gideceğimize inansam da, ölmeden önce yani hayattayken de vicdani ve mental bir takım ızdırapların bunları yaşattığını düşünürüm..neyse..

saddam'ın idam edilmesi(bayram arefesi) sonrasında gazetede gördüğüm bush hükümetinin elebaşlarını kapsayan foto karmaşaya soktu beni.. hangisi zebaniydi,hangisi şeytan bulamadım..
idam edilen saddam da,çok kişiye acı çektirmiş ve yine birçoğunun nefretini kazanmıştı,hatta idamı sonrasında çifte bayram yaşayanlar-şii gruplar- vardı... öte yandan, saddam'ın ölüm haberini almam sonrasında yaşadığım ve tanımlayamadığım, "üzüntü" diyebileceğim duyguyu da anlayamıyordum... "yandaşlık" dürtüsü müydü...?!
ama ölen-idam edilen demiyorum- o fotoğraftakilerden biri olsaydı(ismi lazım değil bush) tüm dünyanın bayram edeceğine eminim..(kına tükenirdi)
neyse,ne diyordum... işte dedim ki, nerede yaşıyoruz... iyi ve kötünün-neye göre kıyaslıyorduk- hakkında hüküm verilemeyecek kadar birbirine karıştığı bu yer,neresiydi.. cennet olamayacak kadar çirkin, cehennem olamayacak kadar sakin...
dünyanın tanımı bu muydu...
evet insana has duygular, haller vardır... ama hepsi "insani" değildir... çünkü varlığını sorgulayabilme ve bunun farkında olabilme yetisine sahip bir canlının, her duygu ve düşüncesini uygulayacak kadar primitif olmadığı, kendine- nefs ve irade bütünü- hakim olabildiği düşünülür... kim düşünür, ben...
neyse..karmaşık olarak başlıklandırdığımız düşüncelerimiz bu kadar olmasa da,daha fazlasını söze dökemeyeceğiz şimdi diyerek uğurluyoruz kendimizi...

Cuma, Aralık 29, 2006

hundred percent jesus...

evvelden beri pek sevdiğim,ancak hiçbir yerde bulamadığım-indırıbıl anlamda- şarkıyı buldum.. yani arkadaşım buldurdu.. feci sevindim, havalara uçtum falan...
"you're the one i love the most" kısmını i'm the one i love the most niyetiyle dinleyip, niyetle kalmayıp o şekilde dillendirmekten aldığımız keyif de bi ayrı... he bi de, sözlere çok takılmamak lazım canım..
dırırı dırırı dırırırı rırı rırııı.. handrıd pörsenn ciyzııs, handrıd pörsent cisıs tu miiie..
(keyifliyim,bugün cuma.. sonrası tatil, bayram, yeni yıl..heyyoo..)

Çarşamba, Aralık 27, 2006

kimin işi daha zor..

çözemedim..çok ciddi bir sorun.. etraf çıtır kaynıyor,bu durumda erkeklerin işi zor yani.. peki kadınların işi... sevgilisi olanların mı daha zor, olmayanların mı, onu da bulamadım..
neden herşey daha kolay olamıyor insan ilişkilerinde... defteri kebirden ekber defterlerde tutulan hesaplar olmasaydı.. zati,yaşamın gerektirerek getirdiklerinin dışında böyle kaygılarla uğraşıp yorulmayaydık.. ya bak cidden sölüyorum, dalga geçerek yazmaya başladım,ama ciddileşti gidişat.. valla yoruldum ya... pılımı pırtımı da bırakıp gitcem yine- mekanen değil mecazen....

Pazar, Aralık 24, 2006

"okuyorum"

kitap okumayı "tanıtma" ve özendirme kampanyasıyla, istiklal'de kitapçı vitrininde kitap okuyan tiyatrocu ile tanışmıştık..bigumigu'da da haber olmuştu hatta...
şimdilerde beyoğlu belediyesi'nin düzenlediği okuyorum festivali çerçevesinde; istiklal caddesi üzerinde galata kulesi formundaki fanuslarda ünlüler ve ünlü olmayanlar kitap okuyacakmış..
cumartesi istiklal'in girişinde ve ykb önünde rasladıydım da, nedir bu böle masal evi kıvamındaki kulecik falan dediydim...
insan düşünüyor tabii...kimi, ne derece etkiler diye...bilemedim...

hoppalaaa..

öyle durumlar olur ki,dumur olur, hoppalaaa dersiniz... dimi..

kuafördeyim,elele dergisini almışım, atlaya atlaya bakıyorum,okuyorum falan..
bildiğimiz üzere bu tip dergilerin oldukça yüksek sayfa yüzdesi reklamlara ayrılmıştır ve çok yaratıcısından, fotoğraf çekimiyle etkileyenine kadar bir dolu reklam görürsünüz... tekrar ediyorum dergi elele... herhangi bir mağazanın kataloğu ya da okul dergisi falan değil..(neden okul dergisi değil dedim, okulda bu tip aksiyonlarda sayfaya reklam için mahallemizin bakkalına gittiğimiz bile olurdu ya o açıdan) neyse...
huzurlarınızda lal butik-abiye giyim..ha burada ne o butiğe, ne de resimdeki ablaya birşey söylüyor değiliz...
görüntü, elele dergisi aralık sayısından cep telimle alınmıştır demiş miydim...

Salı, Aralık 19, 2006

Pazartesi, Aralık 18, 2006

cümlelerin gramajı..

farkettim de; düşüdüklerimin ağırlığı hafifleyip, yazacağım şeyler azaldığında, cümlelerim uzuyor..

Pazar, Aralık 17, 2006

12.kat

sabah, öğle, akşam..aç ve/veya tok karnına,uykudan önce/sonra... muntazaman asansör bekliyoruz..inmek ya da çıkmak için.. çift ve tek katlar olarak ayrılmış,toplam 4 asansör ve bina da 16 kat olunca, oluşan kuyruklardaki sarmalların bizatihi parçası olarak hayatın anlamlarına doğru yola çıkabiliyoruz..
zati son 1 senedir sabahları kalkarken sorguluyorum... "nereye gidiyorum ben, neden gidiyorum, hani yapmak istemediğim hiçbirşeyi yapmazdım ben, para mı sebep.. evet.. olsun yat tekrar yatağına, kalkma, gitme..ler içiiinden caaanım, koşarak koşarak git servise git " pozisyonlarındayım, ki bu benim suyumun kaynadığına işaret eder...

hayattaki kararlılığım, ne istediğini bilmekten ziyade,ne istemediğini bilmek üzerine kurulu galiba... ve istemediğimi bildiğim bir ortamda,bir işte çalışıyorum... kendimi çok mu önemsediğimden böyle hissediyorum.. yani; yok hayır ben buna layık olamam, hayatımı böyle geçiremem(heba edemem de denilir halk arasında), daha farklı bir iş yapıyor olmalıyım diye düşünmek, içinde bulunduğumuz durumları hak etmeyecek kadar üstün ve iyi olduğumuzdan mı... peki öyle değil miyiz zati... neyse ne... ama yok hayır,cidden ben buradan emekli falan olmamalıyım...
allahtan "delilik" gibi bir nimete sahibim az da olsa... gerektiğinde kendimi ve çevremi eğlendirebiliyorum.. daha doğrusu bi çeşit illüzyon yeteneği bu; rutin hayatın parametreleri üzerine....

bizim bu 12.katta iki tane toplantı odası var.. amacına hizmet ettiği zamanlarda sıkıcılar, ama boşken, hele sabahın erken ya da akşamın gün batımı saatleriyse, benim kendime kıyak çekmemi sağlayan "mabed" hallerine bürünürler...
sabahları kitap,dergi falan okurum.. akşamları daha özeldir.. günün yorgunluğu üstüne harika bir mucize gibi gelir bana... her nekadar manzaram çevredeki diğer yüksek binalarla bölünüyor olsa da, aşık olduğum sarı renk ve tonlarının mavilerle dans ederek gökte oluşturduğu masalsı tuval ya da odaya hakim oluveren hardal ışık beni mutluluk dalgalarıyla boğar...

masama geri dönerken gözüme takılan acil çıkış yönlendirmesi ve koşan adam figürü, her defasında bunun bir işaret olduğunu düşündürse de,halen, maalesef oradayım...

Perşembe, Aralık 14, 2006

baş ağrısı...

bu sabah beşiktaş'ta bankta uyuyan adamı görünce, birden aklımdan geçti şu cümle..
" başağrısı aslında lükstür"
açıklama cümlesi yazmayacağım çok fazla...
aç olanları,açıkta olanları,baldırı çıplakları düşündüm... sonra tersi olanları...
ve başağrısını...

bir de ilk göz ağrısı var...ya da var mı gerçekten böyle birşey...düşüneyim..

Pazartesi, Aralık 11, 2006

susmanın saygınlığı...

gerçekten var mı böyle birşey.. "boşver ya çocukla çocuk olma" gibi cümlelerin sebebi bu mu... sinirlenilmemesi için söyleniyor olamaz bu "yatıştırma" cümleleri.. çünkü, damarına basan, kanına dokunan, düşüncelerini mıncıklayan, düşüncesizce söylenen sözler karşısında, konuşsan da bir,sussan da; sinirlenmek bakımından... hatta konuşsan belki daha bir yatışacaksın, düşüncelerine akıtılan zehrin, panzehiri olacak edeceğin sözler.. ama yok, erdemlilik adına,çiğ olmama adına susarsın, susturulursun...
iradeye hakimiyet ve kontrol, bir güç ifadesi olarak yücelik katar bir de... ve tüm bunları kaybetmemek adına sustuğunda, varlığını sorgularsın.. ben gerçekten bu muyum, yoksa mış gibi mi yapıyorum diye... sorgulaman bir cevaptır belki,diyebilirsin.. ama ben emin değilim öyle olduğundan...

bak aklıma birşey daha geldi.. cevap ver(me)mek anlamındaki susmanın dışında, sormamak, sorgulamamak için susmak da büyüklükten sayılır.. oysa bazen büyüyen sadece içimdeki karadeliklerdir...

her ikisi için de, özündeki şey kabullenmek sanırım... ama işte, çocukluğundan beri sorarak ve konuşarak büyüdüysen; anlayamıyorsun, büyüklük için susmayı ve sormamayı... bazen küçülüp, bazen büyüdüğümden boyum çok uzamadı galiba...

biriciklerimden birisi..

çokokeremim, keremkaramelim..aşkım, bitanem, adamım benim..
10122003'ten beri hayatıma anlam katan iki küçük şeyden küçük olanı oldun..
sen büyü..ben kocamış teyze olayım, ama yine iki arkadaş olalım olur mu...
şimdilerde nasıl güveniyorsun bana; bilmiyorsun tabii teyzenin de bilmedikleri, teyzenin de yapamayacakları var.. ama bunların farkına vardığında da, güvenin devam etsin olur mu.. birşey,biz inandığımız sürece bizim için gerçektir hayatım...
ve ailen, herzaman, herşeyden kıymetli olsun...
bunları nasıl olup da okuyabileceğini düşünüyorum.. evet, ben bir yolunu bulurum..
çünkü, evet istersek yapabiliriz...
sevgimle...

Çarşamba, Aralık 06, 2006

gizli düşünceler..

bazen utanıyorum.. yani şu anlamda, diğer insanlara bakarken ya da gözlemlerken aklımdan geçenlerden, aklımdan geçmek için tam da kapıya gelenlerden, utanıyorum.. sen kimsin ki diyorum kendime..sen kimsin ki, birbirine romantik romantik sarılmış çiftlerin yüzlerini, giyinişlerini, tavırlarını falan inceleyip; "hah tam da birbirinizi bulmuşsunuz, hatta nasıl olmuş da siz de çift olmuşsunuz" nasıl diyebiliyorum... ve bunu söylediğim anda nasıl nefret ediyorum kendimden.. hadi bu yarı bilinçli birşey, çünkü yaptığımın yanlış olduğunu düşündüğümden, bu hallerimi farkettiğim anda abidik gubidik şeyler düşünerek kafamı dağıtmaya çalışıyorum... yarı suçluyum..kabul...

ama gayet bilinçsiz ve gayri ihtiyari olarak, bir başkasını "üzdüğümü" düşünerek de feci şekilde üzülüyorum, utanıyorum... dün mesela, motordayım, yorulmuşum, elimde paketler, etrafıma bakmaya bile mecalim yokken.. neden gözüm sağ çaprazımdaki adama kaydı.. neden,gözüm kaydıktan sonra, alnında saç sandığım şeye tekrar bakma ihtiyacı hissettim... alnındakinin saç değil, bir çıkıntı olduğunu gördüğüm ve adamla gözgöze geldiğim an, yer yarılsaydı.. yok yer dursaydı, ben denizin, yerin, mağmanın dibine inseydim ve orda kalsaydım... olmadı.. unicorn'un boynuzu gibi diye bilinçaltımdan benzetme bile yaptım..
ve sonra, sanki etrafımdaki herşeye, inceleyici ve şaşıran gözlerle bakıyormuşum gibi yapıp; yanımdaki kadının çantasına, karşımda oturan çocuğun ellerine, gerekli gereksiz her yere bakındım.. güya,adamı kandırmaya çalışıyorum, bakın ben herşeye böyle eblek eblek bakar şaşırırım, mesajını veriyorum ismi olmayan iletişimler diyarından... salak.. sadece salaksın halbuki... çünkü adam biliyor, normal görünmediğini ve belki alıştı bile insanların ona bakmasına...
ama sen...ama sen bakmamalıydın... hele normal olduğunu düşünen insanlar dünyası içindeyken, kimseye ama kimseye normal olmadığını hissettirmemelisin...
peki çiğlik mi; şaşırılabilecek şeylere bile normalmiş,umursanmıyormuş gibi tepki vermemek ve şaşırmak,üzüldüğünü belli etmek...bilmiyorum... tarif edemiyorum,susmalıyım...
.

Çarşamba, Kasım 29, 2006

ali dedem..

..ismini böyle alelade bir internet sitesinde yazmak, seni değersizleştirmek olur mu bilmiyorum... ama çok konuşasım geldi...
sen gitmeseydin de, hala bizimle olsaydın..
yine de yapmak istediğim sohbetleri yapamayacak, o heybetli kucağına sarılamayacak, birçok şeyde kendimi tutacaktım belki.. ya da ayda iki kez görecektim belki seni, evler beş dakika uzaklığında olsa bile...
..ama yine de olsaydın,gitmeseydin...
yolda yürürken karşılaşsaydık mesela, bayram sabahlarımızda........sen de olsaydın..
..biliyor musun, senin torunun olduğum için, dünyadan bir ali k. geçtiği için çok gururluyum... sana layık bir torun olduğum konusunda şüpheliyim ama...
galiba bendeki kendine güven geni senden geliyor...
senin fark yaratan kişiliğinden, o sağlam duruşundan...
..bana, bize bu aileyi hediye ettiğin için çok teşekkür ederim(önce allaha,sonra sana)...
senin için,senle ilgili cümlelerim bu kadar değil, ama yazamıyorum daha fazla... gitmeseydin, bu kadarını da söyleyemezdim zati... ama senden sonra, daha fazla gösteriyorum düşüncelerimi sevdiklerime...
...özlüyorum seni dedecim...

hey taksiii...

bütün işlerim gitti aksi..heeey hey taksi... böle güzel,anlamlı bir şarkımız bile vardı taksiler(taksiciler) hakkında...
aslında çok daha sağlam, komik, değişik taksi hikayelerim(iz) vardır ama, onları hatırlayacağım diye düşünürsem,yenileri olsun diye beklersem kesin bunu unuturum.. yazmam lazım o yüzden...
arkadaşlarımla takıldık,sonra evlere dağılıyoruz, ben bir arkadaşımla taksiyi paylaştım.. hani onu bırakıp devam edeceğim..neyse..
taksicimiz kaba olmayan, kibar da olmayan, d segmentinden (eheheh) ve çalan radyoya bakılırsa kesin karadenizli bi "abimiz".. 'ne tarafa gidicez hanfendi' şeklindeki başlangıç cümlesi ve yol boyunca devamını getirmediğimiz için biten bir iki muhabbet girişimi dışında, samimiyet de kurmadık...
ha,bazen çok içimden gelir,muhabbet eder konuşurum,ama bu sefer istemedi canım... hatta birkaç cümle kurdum kafamdan,vazgeçtim sonra..
arkadaşımı da bıraktık, laylay gidiyoruz falan, bir araba ışıkta bunun önüne geçti, abinin damarı kabardı,diğer arabaya paralel gidip camını açarak gayet "medenice", neden şeridi bozduğunu falan söylerken, öteki eeeaah deyip bir küfür salladı ve döndü gitti... radyodaki kemençeler eşliğinde abim şöförüm başladı "dertlenmeye"...

-yaw en çok neye sinir oluyorum biliyo musun hanfendi( kibar adam).. araba boşken denk gelmiyo bunlar..
-aman bırakın yahu, boşverin.. hem iyi ki boşken denk gelmiyo bela olacak bir de... (pozitif düşünce kazanır...oeh yeaaah)
-yok zati evdekilerin kulağı çınlamıştır içimden geçirdiklerimle...
-..(gıpp!)...
-boş denk gelecek kiii....çıkartıcam emaneti..
-yok yok..demeyin öyle.. çamurla uğraşınca bulaşıverir bir de.. (imgelemin sırası ya, yapacam illa)
-o çamuru alıp.... duvara yapıştırıcam..
-...(hızını alamıyo,sus en iyisi)....
-(eller kollar da işin içine girer veee) çok afedersin hanfendi...p...venk..o..çocuğu bunlar, bi boşken denk gelsin bak ..ıçlarındann........... duvara yapıştırcam........ çamurları....
-..(hönk??!!..gıpppp!!! pıssss...)
-....
-kaymakamlığın ordan mı gidicez hanfendi (hanfendi mi kaldı leeeeyn)... bilirim buraları, çocukluğumuz burda geçti..
-ımm..yaaa...(iyi ki baştan da muhabbet etmemişim)
-....siz nerelisiniz...
-şile malatya karışık işte...
-bi karadenizlilik var zati dedim ben...
-(aman ne hoş..nokta atışım geliyoor)..siz?..rize?
-evet!?
-hah geldik ben ineyim..hayırlı işleer..(çok şükür yarabbiiiim..yeri de öpsem mi)

Cuma, Kasım 24, 2006

dün benim doğumgünüm..

ne sarhoştum, ne yasta..
bar taburelerini sevmem, sırtım hasta...
..
genelde doğumgünlerimde ağlamaklı, depresif falan olurum, ama dün öyle değildi..
daha doğrusu şöyle olurdum ben; bir çok arkadaşım, sevdiğim doğum günümü kutlar, güzel sözler söylerler, ben mutlu olurdum,hatta gözlerim dolardı falan.. ama hemen ertesinde de, bir hüzün kaplardı beni.. sahip olamadıklarıma, bu-o- yaşıma kadar hayalini kurduğum, gerçekleştirmek istediğim ama hala daha olmayan şeylere ve de sahip olduğumu düşündüğüm ama birgün kaybedeceklerime.. ağlamak,ağlamak isterdim ...

hafta başında bi ara aklıma gelmişti, aa 23kasım bu perşembe diye, sonra unutmuştum...

dün sabahtan akşama kadar tuhaftı,neden bilmiyorum.. tuhaf neşemle sabah 06:05'te başladım güne, kuzenimden ve can arkadaşımdan gelen mesajla..
iş masama geldim..annemin her sabah yapıp paketlediği tostumu açtığımda, annemin doğum günü notuyla yüreğimle ağladım, yüzümle güldüm kocaman..makul bir saatte aradım annemi "iyi ki doğurmuşsun beni,herşey için teşekkür ederim" dedim.....sonra yeğenlerimin telefonda "iiiiki dooodun teeeezeee.." şeklindeki şarkılarıyla gözlerim doldu, asıl siz iyi ki doğdunuz dedim...buradaki arkadaşlarım neşeme neşe kattı..

bu neşe garip bişi.. sen üretiyorsun... eahheha dediğin anda dalgalar halinde yayılıyor... gün boyu bir dolu telefon aldım, mutlu oldum..ortaokuldan beri doğumgünlerimizi kutlamayı atlamadığımız arkadaşım aradığında, "bundan sonra değişiklik yapalım, benim doğumgünümde ben, senin doğumgününde sen ara" dedim, gülüştük..

bu sene jüpiter de çok olumlu etkilerde buluncakmış bana,harika geçecekmiş bu sene... etrafımdaki jüpiterlerimi düşündüm, gülümsedim..
sonraa...çoğusu, akşam ne yapıyorsun diye sordu.. bilmiyorum dedim.. bilmiyordum ki, planım yoktu ki..benim doğum günlerimde planım olmazdı ki hiç..kimse de, hadi gel bişiler yapalım demedi ki.. ayrıca akşam maç vardı, trafik yine öldürücü olacaktı muhtemelen..
eve gittim..annemleri kandırıp,ablamlara gitmek için uğraştım ama olmadı, zati irem beni yarın(bugün) kalmaya bekliyordu..
annemin harika yemeklerini yedim, gün boyu olanları anlattım annemlere..pek yapmam böle şeyleri-anlatacaklarımla ilgilendiklerini düşünmediğimden belki-.. ama neşeli olduğumda da,tadımdan yenmez...bi pozitiflik, bi iyilik, bi çene düşüklüğü..

yatmama yakın, annemle babama "siz öpmediniz beni ama ben sizi öpeyim" dedim.. babam,pasta alacağını ama son anda unuttuğunu söyledi.. gerek yoktu ki pastaya falan.."amaan pastayı napalım,boşver, bak böööle güzel bi kucaklama hepsinden güzel" gibi benden beklenmeyecek açıklıkta bi laf ettim.. babam da dokundurgaçlı bi hisle "ama kızım sana da yaklaşılmıyo ki" dedi...doğruydu belki, belki yanlış,bilmiyorum ama reddettim tabii, ne alakası var canım, hiç de bile, diye...

yattığımda neşe maskem yastığın yanına kaydı.. gözlerim doldu... derin bir iç çekişle, yumuldum yorgana iyice, bir damla düştü sadece, sonra uyku maskem geçti yüzüme...
.

Pazartesi, Kasım 20, 2006

an..ve simülatif yaşamlar...

her an geçiyor..bazen saniyenin bilmemkaçtabiri kadar, bazen saatlerce, bazen bir ömür sürüyor..
niceliğiyle niteliği ters işliyor sanki... gözüne değdiği an gözünüzün, kalbinizin boğazınızı yumrukladığı an saniyeler sürse de, her hatırladığınızda, saatlerce kopartır sizi gerçek dünya zaman ölçülerinden...
işte böyle anlar, insanların eş zamanlı diğer yaşamlarını oluşturur.. gerçek dünyadan bağımsız, maddesi olmayan ama düşünsel olarak bütün halinde..
ben onlara simülatif yaşamlar diyorum... bu yaşamlar ya hiç yaşanmamışlardan, ya biraz yaşanmış ve biraz yaşansaydı keşke denilenlerden ya da tamamen yaşanmamışlardan oluşur.. en büyülü yanı, bir taraftan siz üsküdar-beşiktaş motorunda yol alırken, bir taraftan da işyerinde gıcık olduğunuz birine ağzının payını verebiliyor, hep tanışmak istediğiniz ama bunu bir türlü yapamadığınız kişiyle sohbet edebiliyor olursunuz...
simülatif yaşamlarımı anlatmadan olmaz..ama şimdi değil...

Pazartesi, Kasım 13, 2006

phoenixia autoshow'dan bildiriyor..


fuarın son gününde gidebilme fırsatım oldu.. şöyle bir çırpıda,edebi anlatıma girmeden izlenimlerimi yazayım.. şanslı bir şekilde doğuş otomotiv'in bulunduğu tarafın kapısından giriş yaptım.. audi'ler harikaydı.. kapı kilidi engeli ile burada tanıştım.. kime,neye göre karar veriliyor bilmiyorum ama o kilitler zaman zaman açılıyor,fuarın ileriki standlarında da bolca gördük..neyse.. yine de seviyoruz audi'yi..
ayrıca "dokunulmazlık" konusunu alfa aşmıştı.. consept araçlarını(8ccompetizione) camekan altına alarak..
tabii ayrıcalık-dokunulmazlık herzaman fiziksel engellerle sağlanmıyor..
misal ferrari standında sadece "davetli" olanlar araçlara temasta bulunabiliyordu..
evet maserati ve porche'de de bir değişik hava vardı ancak,ulaşılmazlık pelerinleri sıyrılabiliyordu..
neyse efendim audi'den sonra volkswagen standına geçmiştim ki, aman allahım,halka inmek işte budur dedim.. kapılar da açık, istediğin gibi kurcalıyorsun da...hatta vw gt'nin yağını bile kontrol ettim..:) orta sınıf olmaktan kaynaklı herhal diyordum ki, mercedes'te dağıldım.. herkese açık deri koltuklu dinlenme standları, araçların kadife boyasına dokunabilmenin ötesinde, "motor kapağını bi açabilir miyiz" sorusuna tabii efendimli cevaplar..ohh suyundan da...
gönlümün sultanı jaguar'ın asil,vakur ve samimi halini maalesef çektiğim fotolar anlatamıyor.. çok pahalı da değil hani,gelecek 100yıl hedeflerim içinde yer alabiliyor.. 100 yıl uzun mu..yok canım jaguar'ın yanında zıpır impreza'yı da alacağım da ondan..subaru standındaki simülasyonu kullanasım çok geldi, içimdeki çocuğu bağırttırarak "kullanabilir miyiz acaba" deyiverdim, "10 dakika sonra ancak" cevabı sonrasında..vaktim çok kıymetli benim edası ile derhal uzaklaştım.. bu arada dodge'un heyhüla zırhlı araçvari insan yapısını ararken viper çarptı bana.. aramızda lafı mı olur,çarpan sen ol,üzülme canım dedim...
hiç uğramadan geçtiğim standlar da oldu..
en "komik" araç fiat'ın conseptiydi(oltre).. hammer bozması estetik ve cazibe yoksunu,mide bulantısı şey.. bir de çok kıymetliymiş gibi çevresinde 2 bodyguard duruyor.."hemşerim dogunmakh yasah" kıvamında çevre insanlarını bertaraf ediyorlar..



böyle fuar alanlarında birşeyler atıştırayım diye düşünmemeye çalışsam da,midemden gelen seslere sağır kalamadım... ama sinir oluyorum ben ya... kendimi yolunmuş,haşlanmış tavuk gibi hissediyorum.. kıçıkırık hamburger menüsü 12ytl..oha denmez mi..denir..menüden vazgeçip bir tek hamburger yenir..ama hambugeri de bişeye benzese bari diye hayıflanılır.. neden ama neden böyle alanlarda dışarısıyla aynı standartta ve fiyatta olmak yerine düşük standartta ve yüksek fiyatta olurlar..neden.. sürümden kazanırsınız fena mı... insana neden değer verilmiyor şeker kardeşim.. ha dicen ki,otomobil fuarına gitmeyi biliyosun concon gibi, o zaman terlersin de öyle işte...kısa ve net cevap veriyorum..ne alakası var!(ilk a'larda yumuşatma,k'da gırtlaktan okuma ile)

cnr fuar alanına gelince..yuh diyorum.. istanbul'un en önemli merkezlerinden biri..otoparkı, çevre düzenlemesi..felaket.. gün karardıktan sonra ayağınızı nereye bastığınızı bilmeden,el yordamıyla aracınıza gidebilmek,her memlekette sahip olunamayacak bir şans..off...

phoenixia autoshow-istanbul..

Cumartesi, Kasım 11, 2006

lavabo tuvalet değildir..

formaliteden uzak bir kafedeyiz.. kalk çayını kendin koy kıvamında falan yani..
ilk kez gittiğim bir yer hakkında da nasıl böyle tanım yapabiliyorum ya,neyse.. evet ne diyorduk, neyse.. (bu noktalı yazıma da bayılıyorum,ama bazen unutup iş yerinde ciddi yazışmalarda da kullanasım oluyor, neyse.. )
çayımı içtim... bi tane daha isteyeceğim, çocuğu yanıma çağırmadan tezgaha gittim... başka bardağa gerek yok, benim bardağım değişmesin mantığındayım bir taraftan da.. ama bardağın dibinde eski, soğumuş çay artığım var...soruyorum..
-çay var mıydı..
-var var tabii..
-hmm peki lavabo var mı..
(çocuk taburesinden doğruldu)
-göstereyim, şurdan...
-yok yoook..tuvalet demiyorum, lavabo..(yani ben tuvalete tuvalet diyorum tabii,hatta yarım saat önce tuvalet nerde diye de sordumdu..neyse..)bardağın içini dökmek için...
-haa..isterseniz yeni bardak da verebilirim...
-yok yok gerek yok..(taktım bi kere onda içeceğim)
-hmm tamam..peki...bu arada lavaboyu da tarif edeyim isterseniz...
-hmm yok teşekkür ederim...

bu da böle bi anımızdı işte..neyse...
(şakir abiiii..neyseler 5 olduu...)

*lavare(it.):yıkamak

Çarşamba, Kasım 08, 2006

hangi dahi diye sormaksızın...

http://www.dahianlamindakideayriyazilir.com

Pazartesi, Kasım 06, 2006

ev sıcaklığı..

belki taze demlenmiş çayın yaydığı koku... ya da temiz havlulara yüzünüzü gömdüğünüz zaman hissettiğiniz garip hoş duygu... fırından yeni çıkmış kurabiyenin vanilyasını söylemedik mi..
peki kışın soğuktan hissizleşmiş halinizle hayalini kurduğunuz;
battaniye, sıcak birşeyler ve televizyon...
ya da yazın sıcağında serilmek istediğiniz;
yatağınızın pamuksu şefkati...
o bildik hava,belki tütsülü,belki lavantalı, belki sade... ya da kapıyı açan birinin olması belki..
bir süre uzak kaldıktan sonra döndüğünüzde, kapıyı duvarı öpme isteği uyandırtan ne peki...
sevmeyen var mı evini... evin temsil ettiği şeyi...

Cumartesi, Kasım 04, 2006

tek ve özet cümle..

"hadi bakalım" demişti biricik.. "buradaki durumu tek ve özet bir cümleyle ifade et bakalım..."
o anda kafamın içinde fırtınalar döndü.. ispatlayabilmeliydim kendimi... eğer bu benden, benim yapabileceğimi düşündüğü, bir beklentiyse yapabiliyor da olmalıydım.. çok düşündüm... kıvrandım resmen..ve sonra ...

-konuyu biraz dağıtıp,sonra toplamaya çalışarak diyeceğim ki..her ne kadar hadsizliğim olsa da birçok zaman ..bir hikmeti, olguyu anlayıp,üzerinde açıklama yapacak kudret ve bilgide değilim.. yapsam yapsam, bir konu üzerinde; zaman zaman kendimle de tezata düşen yorumlarda-sallamalarda- bulunabilirim... bilgimdeki yetersizlikten öte, herşeyin olabilirliğine olan inancımdır bunun sebebi.. kendimi bilmez-ki hala daha bildiğim şüpheli- zamanlarımda yaptığım kesin tespitler, hayatın akışı içinde o kadar da kesin olmadıklarını gösterdiler... bir olayın,durumun-hatta kavram denilen şeyin- bir tek açıklaması olmadığını gördüm... ve gördüğüm "bazı şeyler"in yanılsama olduğuna ve de gerçek olmadığına inandım... sonra bu"bazı şeyler"üzerinde yaptığım tespitler, tecrübe halini aldı... yaşantımda bulunanların ve olan bitenlerin geçiciliğini kabullendim... ve hernekadar bu kabullenişte olsam da,üzüntü ve sevinçlere de sahibim hala...
gördüklerime inanmaktansa, inandığımı görmeye çalışınca biraz daha katlanılır oluyor hayat ama....
işte bundan ötürü tek bir cümle kurmak zor benim için...

dedim..:)
hayatın beni zorlayan bazı zamanlarında okurum yazdığım bu cümleleri-diğerlerini de okuduğum gibi-.. unuttuklarımı hatırlatsın diye...

öyle...

Pazar, Ekim 29, 2006

nuh'un botanik kayığı..



bitkiler de canlı değil miydi...
yaaa...

reddi yaşam..

intihar değil bu... bir nevi montajlama,makaslama durumu... kestim.. hooop.. çıkıverdi hayatımdan.. ohhh ne rahatım valla...
...olamaz mıydı...??

Cumartesi, Ekim 28, 2006

şebnem ferah..

pek bir sevdiğimdir...
laf ederler hep, yerme,eleştirme cümlesi gibi; şebnem ferah'ı kadınlar dinliyor sadece diye.. teoman için de aynısını söylüyorlar..
genelleme ve tespitlere uymama oyunumu bu konuda oynamıyorum ama...
e hadi bakalım...

kız kaçıran..

biz küçükken, fişek gibi birşey vardı.. erkekler ucunu yakardı biz kaçardık.. biz kaçtığımızdan kovalamazdı tabi,ama biz öyle sanırdık ya... küçüktük dedim ama ya....erkekler amacına ulaşırdı, ona bak asıl...
-gülme..
--gülmüyorum
-hayır gülüyorsun,hınzır,bilmiş..cümleler dolusu ama suskun...
--tamam gülmüyorum artık...

aklıma geldi öyle..kaçırmak,korkutmak falan deyince...
-kim dedi..
dedin dedin,duydum ben...
-ama neden dediğimi bilmiyorsun...
saçmaladın şimdi...bilmez olur muyum..ama bizbize değiliz o kadar da.. yazmadım hepsini işte...
-peki..korkutmadım ama ben kimseyi..
bilemeyiz... hem korktuğundan mı kaçar sanırsın insan hep..
-peki ya neden..neden..
bazen sadece kaçmak ister...
-bunu anlamam,anlayışla da karşılamam mı lazım...
sana kalmış...sen kaçmıyor musun hiç..
-evet..ama..aynı değil..böyle değil...
şeklini mi tartışıyoruz...
-yoo hayır ama..evet..yani...uslup,tarz...ne bileyim..hem yok bu kaçmak da değil ki..
öyle diyorsan...
-sadece sebep arıyorum yine..o kadar..
aramamayı öğrenene kadar...
.....
.
.

Çarşamba, Ekim 25, 2006

who loves me...

....but nobody loves me... then nobody loves me..
and nobody loves me.. why nobody loves me... so nobody loves me.. now nobody loves me.. the fact nobody loves me... how nobody loves me.. finally nobody loves me..
nobody loves me.. nobody loves me.. nobody loves me.. nobody loves me... nobody loves me.. nobody loves me..
...except me...

Pazartesi, Ekim 16, 2006

geçmişten fısıltılar..

.
..
...
(yemekten döndüm başladım yazmaya.. canım durmak istemiyor, mantıklı,mantıksız devam etmek istiyorum aslında,ama iş var.. iş bitince muhtemelen düşünceler de uçup gidecek..yine de bunu draft olarak düşüneceğim)
.
..
içim kabarıyor... şebnem ferah'ın şarkısındaki gibi içimde yükselen bi deniz var, sanki... yutkunuyorum aşağı doğru gidiyor... gel-git gibi...yenilenmek için yeni bir adım atmak.. zordur...yolda yürürken sürekli arkana bakıyorsan ya da gözlerin attığın adımlarla birlikte yerde yürüyorsa,ilerlemiş oluyor musun.. yenilenmiş, yeni bir hayata başlamış mı oluyorsun...
ama belki de olması gereken bu, ilk adımların basıp geçtiğin topraklarla alakalı olacak.. bir süre sonra -zaman herşeye ilaç dedikleri bu mu- ileride atacağın adımları düşüneceksin ya da o sırada attıklarının sağlam ve yerinde olmasını... hayat hakkında çıkarımlar yapmaktan vazgeçeceksin... ama yine de kafan,beynin senden bağımsız hareket edecek.. yaşadığın, gördüğün, yaşamına giren herşeyin sebebi; bir zaman önce onları düşünmüş, eleştirmiş, anlamamış olman değil mi...
imkansız ama nasıl olur, dediklerinin, fazlasıyla mümkün olduğunu yaşayarak görüp, hiçbirşeye şaşırmamaya çalışmanın sebebi..hı?

kendini şartlandırmayla, kendine öğretmeye çalışarak, hiçbirşeyi uygulayamadığını, acılar çektirerek sana öğreten hayata rağmen, tekrar ve aynen, aynı "hataları" yapıyor olman.. ne denebilir, ne diyebilirsin...dememen de gerekir,en azından bunu öğrendin...
tespitler yapmak,çıkarımlarda bulunmak tehlikelidir hayatta... eğer iyi niyetli biriysen ve yanlış düşünüyorsan, öğretir çünkü hayat sana doğrusunu.. kötüysen sallamaz bile seni.. evet bu yüzdendir en olmadık şeylerin iyilerin başına gelmesi... hayat yoğurur onları, bilsinler ister, çiğ kalmasın, eksik olmasınlar ister.. kemale ulaştırmak için çabalar hayat bizi... evet, kendimi de kattım bu gruba... ne de olsa tespit yaptım yine... yanlışsa öğreneceğim nasılsa bir şekilde... öğrendiğimi sanacağım ya da yine yeniden devam edecek...

her öğrenişte, her yükselişte bir önceki adımda gördüklerinin çoğunlukla yanılsama olduğunu anlayarak büyüyeceksin.. delicesine ağladığın, ciğerinin kanadığını hissettiğin bir durum sonrasında her şeyin bir "şaka" olduğunu görüp, ağlarken hissedip söylediklerini tekrar düşüneceksin.. ve acılarını.. sevinçlerini.. ne kadarı doğruydu ki... zamanın anlardan oluşması bundan sebep belki.. andan daha gerçek birşey olmamasından..
geçmişe dönüp bakmak kadar gereksiz, geleceği irdelemek kadar saçma başka ne var,çok sık ve doğallıkla yaptığımız "yaşam şartlarımız" içinde... resmen yaşam şartı yapıyoruz bunları, yanlışlığını bile bile... olanlar,olmuş bitmişlerin şartları geçmişte kalmış, bizim onlar olurken hissedip düşündüklerimiz değişmişken, nasıl yapabiliriz ki bunları...
metamorfoz halinde bir hayvan olduğunu düşünsene... dönüşmüşsen, değişmişsen eğer anlayamazsın ki ondan önceki halini... aynen dönüşmeden önce bilemeyeceğin gibi sonranı... insanken balık, balıkken insan gibi düşünmekten ne farkı var saçmalık açısından.. düşünmeye çalış, empati kur,ama doğruluğuna çok da inanma....
.
..
.
filmlerde özendiğime benzer şeyler yaşıyorum hayatımda... aşk, kavga, acı,sevgi... izlerken olduğu kadar keyif vermiyor yaşarken,vermeli aslında dediğim halde.. daha çok gerilim/ korku filmi sanki.. gitme dediğim yerlere gidiyor, geçme dediğim kapılardan geçiyor, deme dediğim sözleri söylüyorum sanki... gidişat aynı, içinden çıkılmaz kabuslara benzer filmler gibi...tek ümidim bitecek olması.. film icabı nasılsa ya...
döngü nerede başladı bilmiyorum... kırılma noktası nerede... kim, nerede, ne zaman, nasıl, niçin... niçin..ben? ve niçin sen.. niçin siz... aramızdaki kan bağından ötürü ,çevremde olup hayatıma bulaştırdığım insanlardan daha çok kattım sizi de bu döngüye... siz hayatıma katıldınız,ama benimkiyle beraber sizin de yazgınızı etkilemiş olma durumum, ihtimalim... özür dilesem birşey değişir mi... yaşamam lazımmış, yaşamanız lazımmış desem, ilaç olur mu... hadi size oldu diyelim, bana yarar mı? vicdanım diner mi..
..
...
.
inceliklere takılmış, beyni içinde kendiyle konuşan, hesaplaşan insanlar bir arada yaşamazlar.. yaşayamazlar mı bilmem, ama her "ince"nin başına bir ince sızı gibi de olsa bir andaval düşer... ilkten böyle düşünür insan,özellikle kırgınlıkları sonrasında.. sonra görür ki, kendi de andaval olmuştur bir başkasının yanı başında... az önce söylemiştim ya, hayat yoğura yoğura öğretir, bazen de, ayının yavrusunu sevişi gibi...vs..vs..vs.......
..
.
(günlük hayatın saçmalıkları ve şükredilenleri...
..kopukluklar..
...gitme isteği..)
.
...
.
26eylül2005-maslak sayıklamaları
self terapi

Cumartesi, Ekim 14, 2006

kolaj..

rüzgar... sürpriz..hain.. düşüş.. uçarı... bulut.. hafif.. ölüm... serseri... nerede... gün doğumu... değneğin iki ucu... kırık.. saçma... kavga... sessiz... dalga... .iktir.. bekle-me... içten... yol.. yağmur.. suç.. sigara... bakış.. önem-siz.. neden.. gel böyle.. salak... bilet.. yaz... arkadaş.. boşluk.. dur... vur dibine... sersem.. kaçış.. uzak.. hayal.. sen.. ama... hakkaten... hayır... zekice... lazım.. deniz mavisi.. hilal... bence... nefret... asi... kapat...
sus-ma...

Perşembe, Ekim 12, 2006

insan insanın katilidir...

Yok insan insanın kurdudur bakışıyla yaklaşmayın sakın.. biraz daha duygusal birşey benim bahsettiğim…
Hücre hücre yok oluşlara sebep veren, hayatımıza soktuğumuz insanlar.. sanılmasın ki, bahse konu olanlar, nefret edilen ve sevilmeyen kişiler… tam tersi çok sevdikleriniz parçalar sizi, kıymık kıymık koparır canınızı sizden… bir süre sonra canımızın yanmasından korkar oluruz …ve sırf bu acıyı hissetmeyelim diye kime ait ne varsa o acıyı bize çektiren sileriz…
Ahh bu şarkı demek yerine…hiç bilmiyorum, kim söylüyor ki bunu deme derecesinde unuttururuz kendimize.. anları..anıları…
geçmişe sünger çekmek diye bir deyim vardır hani, her sünger sonrası sildiğimiz, silikleştirdiğimiz kendimizdir bu yüzden.. tuhaf ve aksi bir şekilde güçleniriz de aslında.. daha etkilenmez,daha yıkılmaz oluruz… ama parça parça da eksiliriz..
pembe panter çizgi filmi karesi şeklinde canlandırın kafanızda.. görünmezlik suyunu içmiş, ayaklarından itibaren görünmez olmaya başlıyor…lıkır lıkır lıkır… sünger sünger sünger… geride hiçbirşey kalmamış sonra….
Peki neden tüm bunlar.. çünkü o(nlar) gitmek istemiştir hayatımızdan..
bazen de biz gideriz.. biz öldürürüz başkalarını… her birimiz bir başkasının katili olarak dolaşırız ortalıkta elimizi kolumuzu sallayarak..
Ama… kokular var mesela..kendine özgü hafızası* olan… yıllardır koklamadığınız bir kokuyu, yolda sersem sepelek yürürken duyuverirsiniz bir an… ve o anda kayıp gidersiniz şimdiki zamandan geçmiş zamana doğru… ama gittiğiniz yerdeki görüntü silinmişlerdense, anlamazsınız da gözlerinizin neden dolduğunu…

Eternal sunshine of the spottless mind geldi aklıma.. şarkısı da güzeldi….

*Koku hafızası… artık yok.. ama ben silmedim.. ekşi sözlük “sağolsun”, o da yazılarımı öldürdü……

Pazar, Ekim 08, 2006

ne düşünüyorsun...

gözlerin dalmış, derinlerde görünürken sen, ne düşünüyorsun diye sorduklarında.."hmmm..hiç" diye cevap vermek tuhaf gelir ilk anda... o anda ne düşündüğünü saklamak değildir amaç.. gerçekten hiçbirşeydir düşündüğün.. düşündüğün şeye isim ya da kalıp bulamazsın daha doğrusu, hem herşeyden bir parçadır, hem hiçbirşey...

samimiyet ve içtenlikle de "hiç" dersin... bu cevabın samimiyetini kaldıramayacağını-bu cevaba inanmayacağını- düşündüğün biriyse ama karşındaki, uydurusun birşeyler.. ya daha önceleri kafanı kurcalamış bir konuyu atarsın ortaya ya da duruma uygun yaratıcılığını kullanırsın...

hani sordun ya en başta..şimdi diyorum ki sana.. hiçbirşey düşünmüyorum... başım bomboş değil ama,dolu da değil... çok şey söylemek,yazmak isteyip,hiçbirşey yazamamak.. kelimelerle cambazlık yapamamak, düşüncelerle dans da,kavga da edememek..
bir durağanlık halidir gidiyor..ve ben rahatsızım bu durumdan... uymuyor ruhuma.. hiç olmadı kendi kuyruğumu yakalama oyunu oynardım, şimdilerde o da yok...

sundurmada.. üzerimde battaniye.. günbatımı.. önüm yeşil çayır.. rüzgar hafif ifil...gözler yarı kapalı.. derin düşüncedeymiş gibi uzaklara dalgın... bir yoldan geleceği bekler gibi...
bekliyorum bakalım...vardır bir hikmeti ala ya da bir bela... soru geliyor... "ne düşünüyorsun"...
-hiç...

Perşembe, Eylül 21, 2006

bu bir elif şafak yazısıdır...

ben hep mi böyleyim, yoksa zaman zaman mı bilmiyorum ama cümleye nereden başlasam bilemiyorum... olanların anlamsızlığı, mantıksızlığı üzerine öylece kalakalır, ne hareket edebilir, ne bir söz söyleyebilirsiniz ya.. hadi bi gayret bağırıp çağırayım, mantıksızlıksa alın size mantıksızlık gibisinden ilkel yöntemlere başvurayım dersiniz.. ya da ilahi adalete güvenip,sığınarak sükut edersiniz...

olayları, zamanından,içeriğinden, oluş durumlarından bağımsız değerlendirmeye alışmış insanlar güruhu olarak, yakın tarihimizde asılıp kesilmiş insan sayısının bu kadar az olmasını yadırgıyorum bir de...(!)..
hele ne fikri,ne bilgisi olmadan konuşanları, hemencik bir kalabalık haline dönüşen insanları görünce şaşırıyorum.. tek ortak noktaları galeyana gelmek,ki sanırım bu da "birlik" halinde bir topluluk olmak için yeterli oluyor...

ama yok.. kendimi tutamayacağım...böyle dolaylı ve edepli anlatımları daha fazla sürdüremeyeceğim sanırım...
kardeşim.. elif şafak kimdir bilir misiniz..tabiri caizse "yaşam duruşu" nasıl bir insandır, fikriniz var mı.. anlatmaya çalıştığı yazılarında nelerden bahsetmiştir.. bilen var mı...özellikle şu 301.maddeden yargılayacaklar ve yargılanması gerektiği yönünde alkış tutanlar arasında...

özellikle medyada, ettiği sözlerin yanlış anlaşılmasından ötürü günlerce kendini açıklamaya, aklamaya çalışan insanlar görmeye alıştık ya, bu da öyle mi geliyor insanlara...
nasıl bir ülke, nasıl bir dünyadır bu.. etebur hayvanların,açlıkları sırasındaki, gözlerini kan bürümüş saldırganlıklarından daha vahşice bu davranış şekli bizlere nereden geçmiştir...
aklı selim, sağduyulu ve azcık olsun nefsinden arınmış kimse kalmadı mı... hala var olduğuna inanmak istiyorum..

ben bu kanun maddesinin varlığını, kaldırılması gerekliliğini, düşünce özgürlüğünü tartışmıyorum.. bu kanun maddesince yargılanması gerektiği düşünülen(ve bugün davası başlayan) kişinin bu kanun kapsamına nasıl alınabildiğini sorguluyorum...
sözler kişilerin yaşam bağlamlarınca değerlendirilmeli diyorum.. apo'nun "ne mutlu türküm diyene" demesi ne kadar inandırıcı gelir bizlere... soruyorum size... peki, diyelim ki, apo gibi bir insanı romanına konu yapmış bir yazarın, onu anlatırken "gerçek bir hümanist ve türk dostu" demesi saçma gelmez mi...

ne anlatmaya çalışıyorum ben, bi an onu sorguladım... efendiler diyorum..kendinize geliniz diyorum...
..
.
.

elifim şafağım...
birisi;duyulsa da,duyulmasa da, karabasandan kurtulmak için bir çığlık atmak istedi sadece..
ne türkçe'ye senin kadar hakim, ne de hakim olsa bile senin kadar güzel ifade edebilecek biri..
sevgiyle...

Pazartesi, Eylül 18, 2006

serçe adımlar..

serçelere her baktığımda babanem gelir aklıma..allah rahmetini bol versin,rahat ettirsin...canım benim... serçe derdi bana... bendeki "serçeliği" gördüğünden değildi.. ufak tefekliğimdendi ziyade..
bazı insanlar serçe gibi yaşar hayatı.. pırpır, zıpzıp... tuhaf bir telaş, bir heyecan..alice'in diyarındaki aceleci tip gibi, hep biryere yetişmesi gereken... ya da bir yerde, durması gerektiğinden fazla dursa, gece yarısı külkedisine dönüşen sindirella olacak sanki..
getirsene gözünün önüne bir serçeyi...
çok basit birşeyi yapacakken, yüreği yerinden çıkacak sanırsın.. yerdeki bir kırıntıyı almaya çalışırken misal... kırıntıyı yemek değil, o heyecanı yaşamaktır ya keyfi veren..
oradan bir dala zıplamak, daha dal yaylanmasına yeni başlamışken..pırrrr... bir cam kenarına... çok uzak menzillere gidemez, ama olduğu yerde de duramaz ya...
sonra serçeyi alıp avcunuza sevemezsiniz.. miniciktir ama sığışamaz bir avuca... iki avuca..
iki kişinin sevgililiğe geçiş süreci,sevgili olmalarından daha heyecanlı ve keyifli değil midir... yürekler de serçedir, o yüzden...
ya kedi... bazıları da kedidir... çok zaman kadınlar... ah kediler...
ben gibiler..bir kedi,bir serçe... biri varken diğeri çıkmaz pek dışarı.. kendi içinde bir koşturmaca, yakalamaca gibisinden... ya da kimbilir daha neler neler...
mesela.."once upon a time" papatya olanından beyaz ve ince...
.

Cuma, Eylül 08, 2006

adı şimdilerde israil...

bazen önemli konularda birşeyler söyleme ihtiyacı duyduğumda, konunun önemine değer sözcükler kullanamama endişesiyle sessiz kalırım.. sessizliğim uzadıkça da rahatsızlığım artar... yargıladığım hatta kınadığım bir konuysa bu, kendimi suç ortağı gibi hissederim hatta... ve sanıyorum ki, yaşadığımız zaman diliminde, hepimizin suç ortağı olduğu tek ortak konu bu... sessizlik ve seyircilik... seyrettiğimiz şeyi alkışlamıyoruz ama oturduğumuz yerden sövmek dışında da birşey yap(a)mıyoruz... ortak ses oluşturamadığımız gibi (katıldığınız eylem portakallar pörsümesin eylemiyken birden karpuzlar dışarı eylemine dönüşebildiğinden) , kendi sesimizi de saklıyoruz... milenyum dendi, bilgi çağı dendi, yüceltme amaçlı tanımlar yapıldı.. ama ayıp yıllarından başka birşey değil yaşadığımız...

ses mi hızlıdır, ışık mı..fizikçiler tartışsın isterse... ama biz yanıbaşımızda patlayan bombaları göremiyorsak, çocukların çığlıklarını duyamıyorsak..ne sestir,ne ışıktır etkili olan... o bomba tam kucağımıza düşmediği sürece çığlığın ne anlama geldiğini bilmeyiz... hep uzaktır bomba düşen yerler.. ölenler... uzaktadır savaşlar... problemler... uzaklaştırma konusundaki becerimiz ise takdire şayandır zati... kapımızı kapadık mı, başımızı çevirdik mi ötede kalmıştır herşey...

içinde yaşadığım zaman dilimi boyunca seyirci kaldığım tüm insanlık ayıpları adına, çığlığına cevap verilmesini bekleyen tüm insanlardan,gelecek nesillerden özür dilesem neye yarar...

lanet olsun desem,tüm bunları sahneleyen ve bizi seyirci yapan tepedekilere...
okulda, iş yerinde, trafikte, mahallede, her an aynı havayı teneffüs etme durumunda kaldığımız insanlığı bozulmuşlara....o da yetmez, insandaki kibir ve hükmetme duygusuna...
yok hayır..lanet demeyeceğim... fazlasıyla varolan bedliği, kötülüğü artırmaya niyetim yok... tüm bu nefretlik uyandıranların dışında kalanların birlik, bütünlük bilinciyle yaşamasını.. saf sevmenin baskın olmasını... bir diğerine güvenmenin rahatlığıyla yaşayabilmeyi... dileyeceğim...

suskunluğum uzadıkça artan suçluluk hissimi hafifletti mi yazdıklarım... nokta kadar etkisi olmadı aslında...
ama...tüm benzer bilinçlerin toplandığı ortak bir havuz vardır belki... birleşip pozitif gücü oluşturcaklardır ve dünyaya kötülüğü yayan negatif gücü bertaraf edecektir... belki... belki insanlar uyanacaktır bir gün....

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

çalışmak..

sevmediği halde sırf para kazanmak için çalışan insanların çoğu, aslında orada çalışmıyor olsalar başka bi .ok yapamayacak ve kendilerine sosyal bir ortam oluşturamayacak kadar hayata pasif insanlardır.... hatta sevmedikleri halde çalışıyor olmalarının paradan önceki gizli sebebi, çevrelerinde birilerinin olmasını sağlamaktır..
-kanat çırpmayı bırakıp kendini rüzgara bırakan phoenix

Cumartesi, Temmuz 15, 2006

düğümlenmek..


kalbi ağrımak.. kalbin avuçlanması.. burnunun direği sızlamak.. ne güzel tabirlerdir, hissedileni anlatmak için...ama bu değil boğazımı düğümleyen...
keskin ve derin bir öksürükle boğazıma, mideme oturmuş olan o bilinmezi kusmak dışarı atmak istiyorum...
aslında rest çekmek istiyorum dünyaya, hayata... rest nedir bildiğimden mi sanki.. bir isyanı, bir düello çağrısını anımsattığı için kullanmak istiyorum... don kişotvari savaşmak için bile olsa...
anasını satayım,iskambil kağıtlarıyla aram da olmadı ki hiç, tabirleri bileyim ve yeni bir benzetme yapayım, hayatla oynadığım oyunda hissettiğim yenilgi için..
ama gerekirse senle rus ruleti de oynarım hayat...duydun mu...yenmek amaç değil, meydan okumak için sadece.. karşında ben varım demek için...tüm kovanlar boşa dönmüş(silah bilgim de yok işte..) herkes sırasını savmış ve son kalan ben olsam dahi elim titremeden çekerim tetiği...

ne güzel söylerler halbuki..hayatla mücadele etmeyin,yaşadığınız karşılaştığınız her olayı kabullenin,bağrınıza basın diye... ama ya,tarih tekerrür ediyor..insan tekamül edemiyor bir türlü...dön başa,dön başa..."hayat bu..hayatın gerçeği bu..." birşeyi değiştirme gücü ve isteği olamayanların söylediği, benim de zaman zaman kullandığım ifadeler... olması gereken kabulleniş bu değil..çünkü bu kabulleniş değil.. kılıf bu sadece, zayıflığımıza, yapamazlığımıza, vazgeçmişliğimize bulduğumuz kılıf...geçen bi arkadaşıma, "inanır mısın,insanlara itimadım,inancım kalmadı"..dedim.. ben..yani benim... çünkü... "insan kendini sürekli kendisiyle aldatıyorsa..kendine inanamazsa..kime inanır..."
... "ben bile bunu yapıp düşünüyorken" ile başlayan cümlelerin sayısı arttıkça, yaşadıklarının, aslında yaşadığını sandığın şeye dönüşmesi doğallaşır...herşey suni,herşey yalan gelir...tüm bu kendimi tüketmişliğimle, nereden buluyorsam hala bu hoyratlığı.. gördüklerime, duyduklarıma isyan edip, açıyorum bayrağımı...

Cuma, Mayıs 26, 2006

şöhret..


hani televizyondaki magazin programlarında ünlülerin tuhaf hallerini, açıklamalarını, hareketlerini görürüz de, anlam veremeyiz.. ne gerek var böyle konuşmalara deriz misal... özellikle de, şu anda olmasa bile, zamanında neredeyse hergün adından bahsedilen, içtiği su, yediği yemek olay olan şöhretlerin, o şaaşalı dönemleri sonrasında yapıp-ettiklerini görünce... kardeşim hiç yakışıyor mu sana, ucuz hareketler ve sözlerlerle gündem olmaya çalışmak deriz... ama şöhret olmak ya da popüler olmak diyelim bağımlılık yapıcı birşey... ve herkesin her an gözbebeği iken birden akıllara bile gelmeyen biri olmayı hazmedebilir mi bu bağımlılık şarabından içmiş kişi..
kendi özel yaşantılarımızda da öyle değil midir... birilerinin biriciği, gözbebeği, bir tanesi olmaya, özel hissetmeye alışmış ve kanıksamışken... o kişinin, hiçkimsenin hiçbirşeyi olmak acıtmaz mı canı...yalan "şöhretler" peşinde koşmaz mı insan...ya da hiçbirşeyliğe düşmemek uğruna, herşey olmaktan da vazgeçmez mi...

Çarşamba, Mayıs 17, 2006

ölümsüzlük..





Bir film ya da çizgi film karakteri olsaydım keşke diye geçti mi içinizden hiç..





öyle kurşunlar atıldıkça ölmemek, arabaların, binaların tepelerinden atlayıp uçmak için değil ama sadece… dostunuzun/düşmanınızın sayısını bilemeyeceğiniz kadar çok olması, gerçek ölümsüzlük formülünün bizzat kendisi olmak için… ben az önce böyle birşeyi isteyebileceğimi farkettim.. gerçi kulağa geldiği kadar güzel birşey olmayabilir, ne de olsa karakterler keskinliği ölçüsünde akılda kalıcı olur.. keskinlikler ise değişime kapalıdır… değişmeyecek, hep aynı kalacak ama ölümsüz olacaksın… kötü bir kahramansan kötülüğü, iyi isen iyiliği yaşayacaksın sonsuzlukta.. vampirle görüşme’de çocuk kahramanın ve hatta onun vampir olmasına neden olan diğer vampirin isyan sebebi… her ne kadar oradaki isyanın temeli “küçük” kızın fiziksel değişimleri yaşayamadığı yönünde olsa da, mantıklar benziyor.. tüm yaşantın sana biçilen kaftan kadar olacak… “normal” insan olmanın yükseliş ve düşüşlerinden, tat ve acılarından uzak… bağımsızlığına çok düşkün değilsen kabullenebilinir sanki, ama ya özgürlük.. bir ağaçsan misal, ağaç olarak yaşayacaksın, koşmadan, gülmeden,arkadaşlarınla eğlenmeden ama sonsuza kadar…(yerim öle sonsuzluğu)
Peki, filmlerden gerçek yaşama dönelim.. teorikte sahip olduğumuz o değişim, gelişim özgürlüğünü ne kadar yaşayabiliyoruz ki… yarattığımız bir film/çizgi film kahramanı da yoksa eğer, ağaç formatındaki insanlar değil miyiz, üstelik sonsuza kadar da yaşayacak değiliz..
neyse işte..öyle..estiler yine..:)

Perşembe, Mart 02, 2006

biricikler...

çocuğun büyümesi istenmediği için anne babasının ufak çocuğudur insan hep... geçen gün iremi düşündüm de,okula gidecek 2 sene sonra.. yani benim minik kuşum, tatlı meleğim okulla başlayan hayat hengamesinin içine girecek... girmese halbuki hep böyle kalsa, "teeze sen şimdi benim arkadaşımmışsın.."sen şimdi hastaymışsın,ben doktormuşum.." lu cümleler kursa, sırf şımarıklığından saçma sapan birşey için ağlamaklık yapsa, boyundan büyük laflar etse..etse ama hiç büyümese...
ne tuhaf hissedecek kimbilir, okuldaki ilk günlerinde,senelerinde... ilk başta hoşuna gidcek, değişiklik olacak... sonra, yarışmalar, koşturmacalar... benim biriciğime çelme atacak belki birisi, hiç bilmediği bir "dövüş"ün önce seyircisi sonra oyuncusu olacak.... biz ona sevmeyi,paylaşmayı öğretirken şaşıracak olan bitenlere... ya da şaşırmayıp ayak mı uyduracak,miniciğim... güçlü olmak,kendini yedirmemek uğruna yiyecek mi başkalarını... bile,isteye can mı yakacak...
gitmeseniz okula..hep böyle kalsanız.. gerçi siz ne olursanız olun benim iremim ve keremim olcaksınız..yazmışım 03/02/2006'da...öyle bir ruh halim varmış demek...
irem ilk koşturmaca için ilk adımını attı.. "seyreltik okul provası" şeklinde,anaokuluna gidiyor..dün başladı, haftanın birkaç günü gidecek... hoşuna da gitmiş keratanın...değişik arkadaşlar, oyunlar vs... neyse iyi olsun, mutlu olsun da...
tuhaf bişi, zor bişi çocuk sahibi olmak..sağlam yürek ister sanırım..her anlamda sağlamlık hatta...